Dinimizde Adalet

“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır (Onları sizden çok kayırır). Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisa, 4/135)

Ayet, adalet ve adaletin sağlanmasında uyulması gereken temel esaslara vurgu yapmaktadır. İnsanlığın ortak değeri olarak nitelendirebileceğimiz adalete, dinimizde de büyük değer verilmiş, bu ayette olduğu gibi değişik vesilelerle adaletin ayakta tutulması emredilmiştir. Adalet, kanun önünde herkesin eşitliği, kültür, bilgi ve statü farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranılmaması demektir. Öz bir ifadeyle adalet, insan niteliğine haiz herkese aynı derecede akraba, aynı derecede de yabancıdır. Onun merkezinde, sadece hak ve hakkaniyet vardır. Yüce dinimiz İslam’ın adalet anlayışı bu ve benzeri ayetlere göre şekillenmiştir. Bu anlamda İslam, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, zengin-fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf ayırımı yapmamış, objektif kriterlere dayalı bir adalet anlayışı getirmiştir.

AMEL

Nitekim yukarıdaki ayette, bir taraftan müminler adaletin tahakkukuna katkıya davet edilirken, diğer taraftan da böylesi bir görevin ifasında göz önünde bulundurulması gereken kırmızı çizgilere dikkat çekilmektedir. Şöyle ki, davacı ile davalının, mağdur ile haksızlık yapanın etnik kökeni, inancı, siyasal düşüncesi, toplumsal statüsü, yakınlığı veya uzaklığı, adaletin gerçekleşmesinde etkin ve belirleyici ölçütler değildir. İslam’ın adalet anlayışında haksızlık yapan, başkalarını mağdur eden, canımızdan çok sevdiğimiz evladımız, anne-babamız dahi olsa, imanımızın gereği adaletin gerçekleşmesine katkı sağlarız. Bu katkı, yakınlarımızın aleyhine olsa da aynı tavrı sergileriz. Söz konusu tutumun, sıradan bir davranış ya da refleks olmayıp imanımızın bir gereği olduğuna gönülden inanırız.
Sevgili Peygamberimiz, birçok hadisinde adaletin ve adil davranmanın önemini dile getirmiştir. Bir hadisinde; “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah’ın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar.” * buyurarak, adil davranmanın Allah katındaki mükafatını ifade etmiştir. Peygamberimiz sadece sözde değil uygulamada da çok güzel örnekler sergilemiştir. Bu örneklerden biri şöyledir: Mekke’nin fethi esnasında, soylu bir kadın hırsızlık yapmış ve cezaya mahkûm olmuştu. Bu kadının affedilmesi için yakınları, Peygamber’in sevdiği bir kişi olan Üsame b. Zeyd’i aracı kıldılar.adalet-terazisi Üsame, Hz. Peygamber ile konuştu ve şu cevabı aldı: “Üsame! Seni Allah’ın koymuş olduğu herhangi bir cezanın uygulanmaması için aracılık yapar görmeyeyim.” Resulullah, sonra bir konuşma yaparak şunları söyledi: “ Şüphesiz sizden önceki milletlerin mahvolmasının başlıca sebeplerinden birisi, içlerinden asil (soylu) bir kişi hırsızlık yaptığında onu (cezadan) affetmeleri, zayıf birisi hırsızlık yaptığında ise, ona ceza uygulamalarıdır. Allah’a yemin olsun ki, eğer hırsızlık yapan Muhammed’in kızı Fâtıma dahi olsa, onu da cezalandırırdım.” ** Hz. Peygamberin bu tavrı, adaletin temininde önemli bir etken olan hukuk/kanun önünde herkesin eşitliği ilkesini göstermesi açısından önem arz etmektedir

Sonuç olarak belirtmek gerekirse; Kur’an-ı Kerim’e göre adaletin ölçüsü hakkaniyettir. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi durumunda bu hükmü tanımayan insanlar için “işte bunlar zalimlerdir” *** denilmiştir. Bu itibarla kişisel menfaat temini, akrabalık, düşmanlık gibi hissi durumlar, taraflardan birinin soylu veya alt tabakadan olması, bedeni veya ruhi bakımdan kusurlu bulunması gibi ahlaki ilkeleri ilgilendirmeyen sebepler bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini ve sonuç olarak adalet ilkesinden sapmayı mazur gösteremez. Zira “Eğer hak onların keyfi arzularına uysaydı göklerin, yerin ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu.” **** buyrularak, adaletin objektif esaslara oturtulmaması durumunda karşı karşıya kalınacak tehlikeye işaret edilmiştir.

*(Müslim, “İmâre”, 18)

**(Buharî, “Hudûd”, 11; Ebû Dâvûd, “Hudûd”, 4)

***(Nur, 24/48-51)

****(Mü’minun, 23/71)

 

Kaynak: kuran.diyanet.gov.tr

Dinde Ayrılığa Düşülmez

Kuranı-Kerim

“Şüphesiz bu (İslam), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin. (İnsanlar) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Hepsi de ancak bize dönecekler.” (Enbiya, 21/92-93)

Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muhammed’e varıncaya kadar bütün nebi ve resullerin tebliğ ettiği dinin genel adı İslam’dır. “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır…” (Al-i İmran, 3/19) ayeti bu gerçeği bize ifade etmektedir. Allah Teala tarafından gönderilen tüm peygamberlerin temel hedefi, tevhid ilkesini önce gönüllere daha sonra da kardeşlik ve birlik şuuruyla içinde yaşadıkları topluma yerleştirmek olmuştur.

er-rahmanMüfessirlerin bazıları izahını yaptığımız ayette geçen “ümmet” kelimesinin “din” anlamına geldiğini söylerken, bir kısmı ise ilahi dinlerin tamamının İslam olduğu inancından hareketle buradaki “ümmet” kelimesini “tek bir din topluluğu” olarak yorumlamışlardır. Bu ayetlerin de yer aldığı Enbiya suresinde farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde Allah’ın dinini tebliğ için gelmiş peygamberlerin bir kısmına değinilmiştir. Bunların tebliğ ettiği dinin, Allah’ın birliğini, eşsiz ve yüce oluşu/tevhid ilkesine dayanan tek bir din, ibadete layık yegane varlığın da kendisi olduğu gerçeği bildirilmiştir. Fakat ayetten de anlaşıldığı gibi, zaman içinde insanlar, dinleri hakkında ihtilafa düşmüş, kendilerine gönderilen elçilere karşı gelmiş ve tevhid akidesinden uzaklaşmışlardır.

Yüce Rabbimiz, bu parçalanmış ve bölünmüşlükten hoşlanmadığına işaret ettikten sonra ayetin devamında; “Hepsi de ancak bize dönecekler” (Bakara,2/156) demektedir. İnsanlık başlangıç itibariyle Allah’tan gelmiş, sonuç olarak da O’na döneceğine göre, bu anlayış içinde tevhid inancını yaşayıp, yaşatmaya çabalaması gerekir. Tevhid ilkesi bir taraftan, Allah’ın birliğini içerirken diğer yandan Allah’a inananların birliğini gerektirir. Yüce Allah biz insanları farklı kavim ve kabileler şeklinde yaratmasının hikmetini, birbirimizle tanışıp kaynaşma/teârüf olarak açıklamış, renk, dil, ırk vb. farklılıkların birer ayet olduğunu belirtmiştir. Nitekim bu husus Kur’an’da şu şekilde ifade edilmiştir: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır…” (Hucurat, 49/13) Bu ayet, yaratılış itibariyle tüm insanların bir anne ve babadan meydana geldiği gerçeğini bizlere ilan etmekte ve üstünlük ölçüsünün takva olduğunu belirtmektedir.

kuranFiziki, sosyal, iktisadi, kültürel vb. açıdan farklılıklara sahip olan insanların bunları birer zenginliğe dönüştürmesi, inanç açısından ise “tevhid” kimliğinde/ilkesinde birleşmesi, Kur’an’ın gerçekleştirilmesini istediği hedeflerdendir. Nitekim yüce Rabbimiz hem; “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin…” (Bakara, 2/208) buyurmakta, hem de Efendimizden diğer din mensuplarına; “De ki: ‘Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahit olun, biz Müslümanlarız.’” (Al-i İmran, 3/64) çağrısını yapmasını istemektedir.

Tevhid dini olan İslam, ortaya koyduğu temel prensiplerle daima birleştirici, bütünleştirici olmayı şiar edinmiş, mensuplarının bir araya gelmesini temin edecek “Kardeşlik” gibi kuvvetli bir vasıtayı ortaya koymuştur. Nitekim Kur’an’da; “Müminler ancak kardeştirler…” (Hucurat, 49/10) buyrulmuş, “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin…” (Al-i İmran, 3/103) ayetiyle de, toplumda huzur ve barışı bozan her türlü tefrika ve bölücülükten sakınmamız gerektiği bildirilmiştir. Biz, yeryüzü evinin sakinleri, bizden önceki hemcinslerimizin gerçekleştiremediğini hayata geçirmek ve Rabbimizin bize yüklediği sorumluluğu yerine getirmek zorundayız. Bu ayetler bize, aralarında birlik kurup, sulh ve barışı, hoşgörü içinde insan onuruna yakışır şekilde yaşamayı gerçekleştirememiş olanları anlatırken, zımnen bizim böyle bir parçalanmanın müsebbibi olmamamız uyarısında bulunmaktadır.

 

Kaynak:kuran.diyanet.gov.tr

Şifa Duaları

Nebiyy-i Ekrem’in Şifa Duaları

Okunuşu: “Ezhibil-be’se rabben’nasi eşfi ve enteş’şafi la şifae illa şifauke şifaen la yugadiru sekame.”

Anlamı: “Bu hastalığı gider ey insanların Rabbi! Şifa ver, çünkü şifa verici sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Öyle şifa ver ki hiç bir hastalık bırakmasın.”

Okunuşu: “Bismillahi turbetu ardina ve riikatu ba’dina yeşfi sakimuna bi-izni rabbina.”

Anlamı: “Allah’ın adıyla duaya başlarım. Bizim yerimizin toprağı ve birimizin tükürüğü vesilesiyle Allah’ın izniyle hastamız şifa bulur.

Okunuşu: “Bismillahi arkıyke min kulli şeyin yu’zike min şerri kulli nefsin ev aynin hasidin, Allahu yeşfike bismillahi arkıyke.”

Anlamı: “Allah’ın ismiyle seni rahatsız eden her şeyden sana okurum. Her nefsin veya hasetçi her gözün şerrinden Allah sana şifa versin. Allah’ın adıyla sana okurum.”

Efendimizin Şifa Duaları

Okunuşu“Ezhib”l be”se Rabbin”nasi esfi ve entes”safi la sifae illa sifauke , sifaen la yügadiru sekama”

Anlamı: “Bu hastalığı gider ey insanların Rabbi! şifa ver, çünkü şifa verici sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Öyle şifa ver ki hiç bir hastalık bırakmasın.”

Okunuşu: “Bismillahil kerim, euzü billahil azimi min şerri külli ırkın na’arin ve min şerri harrin nar.”

Anlamı: “Yüce Allah’ın ismiyle, amansız ağrı ve sızıların hepsinin şerrinden ve cehennemin hararetinin şerrinden Allahü Azimüşşana sığınırım.”

Okunuşu: “Es’alüllahel Azime, Rabbel arşil azimi, ey yeşfike.”

Anlamı: “Arşı azimin Rabbi olan büyük Allah’tan sana şifa vermesini dilerim.”

Okunuşu: “Allahümme Rabbennasi ezhibil be’se veşfi enteş şafi la şifae illa şifauke şifael la yüğadirü sekama.”

Anlamı: “Bu hastalığı gider ey insanların Rabbi! Şifa ver, çünkü şifa verici sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Öyle şifa ver ki hiç bir hastalık bırakmasın.”

Okunuşu: “Bismillahi euzü bi-izzetillahi ve kudretihi min şerri ma ecidü ve uhazirü.”

Anlamı: “Bismillah, başıma gelen bu ağrının şerrinden, zarar ve tehlikesinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım.”

Okunuşu: “Bismillahi yübrike min külli daiy yeşfike ve min şerri hasidin iza hasede ve min şerri külli zi ayn.”

Anlamı: ”Allah’ın adıyla. Allah sana bütün hastalıklardan şifa versin. Haset ettiği zaman hasetçilerin ve bütün nazarı değen kimselerin şerrinden korusun.”

Cebral’in Efendimize Okuduğu Şifa Duaları

Okunuşu: “Bismillâhi erkıyke, vallâhü yeşfiyke min külli dâin ye’tiyke min şerrin-neffâsâti fil’ukadi ve min şerri hasidin iza hased.”

Anlamı: “Allah’ın ismiyle seni muhafaza ederim. Yüce Allah, sana gelen her türlü hastalıktan, düğümleri üfleyenlerin (büyücülerin) şerrinden (vereceği zarardan) ve hasetçinin haset etmek istediği zaman ki, şerrinden seni korusun ve sana şifa versin.”

Okunuşu: “Bismillahi erkıke min külli şey’in yü’zike vallahü yeşfike.”

Anlamı: “Allah’ın ismiyle, sana eziyet veren her şeyden okuyarak sana şifa dilerim. Allahü Teala da sana şifa verir.”

Takva Ölçütü: İnfak

“Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmran, 3/134)

Takva ehli müminlerin özelliklerinin sıralandığı ayetin bir bölümünü teşkil eden bu kısmında yüce Mevlamız, onların kendilerine lütfedilen nimetlerden, olumlu ve olumsuz her türlü şart altında muhtaç insanlara infakta bulunduklarını dile getirmektedir. Şüphesiz her ferdin, bir yönüyle diğer fertlere muhtaç olduğu görülür. Kimi insanın malına, kimi insanın bilgisine, kimi insanın aklına toplumun diğer bireyleri muhtaçtır. Bu yönüyle toplum, bütün uzuvları ile bir bedene benzer. Uzuvlar nasıl bir bir fonksiyonunu tamamlıyorsa, toplum da zengini, fakiri, alimi ve cahili ile birbirini tamamlamaktadır. İnfakın, dinimizde ne derece önemli olduğunu birçok ayet ve hadis dile getirmektedir. Bu konuda birkaç ayet ve hadis şöyledir:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye layıktır.” (Bakara, 2/267)

“ ...Hayır olarak verdiğiniz ne varsa, karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Bakara, 2/272)

“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (Bakara, 2/274)

“…Siz hayra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe’, 34/39)

“Herhangi birinize ölüm gelip de; Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın.” (Münâfikûn, 63/10)

Peygamberimiz de muhtaç kimselere vermeyi önermiş ve kendisinden bu konuda müminleri teşvik edici birçok hadis nakledilmiştir:

“Yarım hurma (tasadduk) etmek suretiyle de olsa, cehennemden korunmaya çalışınız.” (Buharî, “Edeb”, 34)

“Sadece şu iki kişiye gıpta edilir. Bunlardan birincisi, Allah’ın kendisine verdiği malı Hak yolunda harcamayı başaran kimse, diğeri de Allah’ın kendisine ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buharî, “İlim”, 15, “Zekât”, 5)

“Her Allah’ın günü iki melek iner. Bunlardan biri; Allah’ım! Malını verene yenisini ver! diye dua eder. Diğeri de: Allah’ım! Cimrilik edenin malını yok et! diye beddua eder.” (Buharî, “Zekât”, 27)

“Kesenin ağzını sıkma! Allah da senin rızkını daraltır.” (Buharî, “Zekât”, 21) hadislerini örnek olarak zikredebiliriz.

secde etmek

Bu ve benzeri pek çok hadisi ile Peygamberimiz, müminleri sahip oldukları mallardan Allah yolunda harcamaya teşvik etmiştir. O, sadece sözleriyle değil aynı zamanda her hususta olduğu gibi bu konuda yaşam biçimiyle de müminlere örnek olmuştur. Öz olarak ifade etmek gerekirse, Allah’ın Peygamberi hiçbir zaman mal biriktirme sevdasıyla yaşamamış, ömrünü bu yolda harcamamıştır. O’nun evinde bazen açlığını giderecek derecede herhangi bir yiyeceğin dahi bulunmadığı, açlık sebebiyle zaman zaman uyuyamadığını görürüz. Hatta müminlerin annelerinin bu durumdan bazı kere şikayet ettikleri de nakledilmektedir. O dileseydi, saraylarda yaşayabilirdi. İdaresinde bulunan kitle bunu seve seve yapmaya hazır ve muktedirdi.

Ancak o, sade bir insan olarak yaşamayı tercih etti. Hz. Peygamber (s.a.s)’i, Hz. Ebû Bekir’i, Hz. Ömer’i, Hz. Osman’ı, Hz. Ali’yi ve daha nice tarihe örnekliği ile damgasını vuran şahsiyetleri, örnek yapan anlayış bu noktada odaklanmaktaydı. İslam dininde, belli bir yeterliliğe ya da ekonomik güce (nisap) ulaşan Müslüman, sahip olduğu mal varlığından belirli bir kısmını toplumun muhtaç veya hayat standardı düşük kesimlerine aktarmakla yükümlü tutulur. Ömrünü adeta mal biriktirmeye adayan, kendinden başka hiçbir kimseyi düşünmeyen insanların, hayatlarını verimli ve Allah’ın istediği doğrultuda geçirdiklerini söyleyemeyiz. Zira insanları ölümsüzleştiren, eserleri ve işledikleri salih amellerdir.

Dua etmek

Çeşitli açmaz ve imkansızlıklar sebebiyle hayata küsmüş insanların problemlerini bir şekilde çözerek tekrar hayata döndürmek, herhalde en güzel eser ve amellerden birisidir. Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, varlıkta ve darlıkta, Allah için infakta bulunmak, örnek ahlaka sahip müminlerin özelliğidir. Yüce Mevla, her insana şöyle ya da böyle bir nimet vermiştir. İman, ilim, mal, akıl, sevgi, huzur aklımıza gelen başlıca nimetlerdir. Takva ehli mümin, Allah’ın kendisine verdiği ilim nimetini, maddi ve manevi bütün olumsuzluklara rağmen toplumu aydınlatmada kullanır. Onun infakı, ilmini ona muhtaç insanların faydası doğrultusunda kullanması olacaktır.

Müminin sevgisini, şefkatini, içinde bulunduğu huzursuzlukları, bunalımları bir tarafa bırakarak toplumda sevgi ve şefkat mahrumu insanlarla paylaşması da takva ölçütüdür. Bu bağlamda Peygamber (s.a.s)’in, “Güzel söz sadakadır” (Buharî, “Sulh”, 11) hadisi ne kadar da anlamlıdır. Sadaka bugünkü anlaşıldığı gibi sadece mali ya da parasal yardımı içermez. Nice yüklü paraların, malın tamir edemeyeceği kırık kalpleri, dünyası kararmış insanları, bir sevgi ve şefkat sözcüğü hayata döndürebilmektedir. Yüce Rabbimiz bizi bu konumdaki müminlerden eylesin…

 

Kaynak: kuran.diyanet.gov.tr

 

Rızık Rabbimden

“Allah rızkı dilediğine bol verir, (dilediğine de) kısar. Onlar ise dünya hayatı ile sevinmektedirler. Hâlbuki dünya hayatı, ahiretin yanında çok az bir yararlanmadan ibarettir.” (Ra’d, 13/26)

rizik-bugdayHepimizi yoktan var eden yüce Allah, hayatımızı devam ettirebilmemiz için ihtiyacımız olan rızkı da yaratmıştır. “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın” (Hûd, 11/6) buyuran Rabbimiz rızkı dağıtırken, herhangi bir ayırım yapmamaktadır. Rızıklarını temin edemeyen nice varlıkların rızkını verdiğini söyleyen Rahman, bizim rızkımızın da kendisine ait olduğu garantisini açık bir şekilde vermektedir (Ankebût, 29/60). Yine ‘rızık endişesiyle çocuklarınızın canına kıymayın’ uyarısında bulunan Rabbimiz, onların rızkının kendine ait olduğunu hatırlatmaktadır (En’âm, 6/151). Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de rızk konusunda Allah’a mutlaka güvenmemiz gerektiğini şu cümlelerle öğütlemektedir:

“Başlarınız hareket ettiği müddetçe (yani yaşadığınız sürece) rızıktan ümitsiz olmayınız. Çünkü annesi doğurduğunda, çocuğunun üstünde hiçbir elbisesi yoktur. Sonra Allah onu rızıklandırır.” (İbn Mâce, “Zühd” 14)

Rezzak olan Allah bir taraftan rızk konusunda inanan inanmayan herkese teminat verirken, öte yandan bu rızkı kime ne kadar vereceğini ancak kendisinin bildiğini hatırlatmaktadır. Rızkın sahibi dilediğine bol bol vereceğini, dilediğinden de kısacağını söylerken inançlı insanlar için bunda büyük ibretler olduğunu eklemektedir (Rûm, 30/37). Ancak bu noktada şu hususa dikkat etmeliyiz. Rızk konusunda Allah’a olan sonsuz güvenimiz, bizi çalışmadan tembel tembel oturmaya sevk etmemelidir. Burada Allah Resulü’nün bize ışık tutacak bir öğüdünü hatırlatmamız yerinde olacaktır. Şöyle buyuruyor rahmet Peygamberi: “Eğer siz gereği gibi Allah’a güvenip tevekkül etmiş olsaydınız, tıpkı sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp akşam dolu olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizleri de rızıklandırırdı.” (Tirmizî, “Zühd”, 33)

rizik-kusAllah’ın dilediğine bol dilediğine az rızk vermesinin bizim için ibret verici bir- çok yönü vardır. Rızkı bol olanlarımızın verilecek daha çok hesabı olduğu gibi, ele aldığımız ayette de ifade buyrulduğu gibi onları bekleyen bir “şımarma” tehlikesi de söz konusudur. Diğer taraftan sabredemeyip Allah’ın rahmetinden ümitlerini kesme ihtimalinden dolayı da fakir olanlarımızı bekleyen bir tehlike vardır. Her iki durumun birer imtihan olmasının anlamı da budur. Hiç kuşkusuz her iki durumun da ilahi hikmetleri vardır. Diğer yandan rızkın genişliği veya darlığının inançlı veya inançsız olmamızla da doğrudan bir alakası yoktur. Kârun’u hatırlayalım. Geçici dünya hayatını tercih edenler onun göz dolduran zenginliğini gördüklerinde ‘keşke Kârun’a verilen bize de verilmiş olsaydı!’ demişlerdi (Kasas, 28/79) ama aşırı zenginliğin şımarttığı Kârun ilahi gazaba uğradıktan sonra Allah’ın, kullarından dilediğine rızkını bol verdiğini dilediğine de az verdiğini anlayabilmişlerdi (Kasas, 28/82).

Şu halde mümine de kâfire de rızkı veren Allah olduğuna göre bir kısım inkârcıların aşırı zenginlikleri bizleri aldatmamalıdır. “İnkar edenlerin diyar diyar gezip refah içinde dolaşması sakın seni aldatmasın” (Âl-i İmrân, 3/196) buyuran Rabbimiz, elçisinin şahsında hepimizi, zenginliğin aldatıcı ve aynı zamanda göreceli cazibesi karşısında dimdik durmaya davet etmektedir. Her şeyden önce zenginliğin de fakirliğin de ilahi imtihanın birer parçası olduğu inancını asla kaybetmemeliyiz. Sahip olduğumuz rızkı ahiret kazancına dönüştürmeye çalışmalı, onun bizi şımartmasına izin vermemeliyiz. Sahip olamadıklarımızdan ötürü de Rabbimize bağlılığımızı ve O’nun Rahmetine olan güvenimizi yitirmemeliyiz.

Kaynak: kuran.diyanet.gov.tr