Kur’an’da Adı Geçen Peygamberler

İlk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar pek çok peygamber gelip geçmiştir. Gönderilen peygamberlerin sayısı konusunda Kuran’da herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bir hadiste peygamberlerin sayısının 124.000 olduğu, bunlardan 315’ini resullerin teşkil ettiği haber verilmektedir. Fakat bir ayette “Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var…” (el-Mü’min 40/78) buyrulması göz önünde bulundurulursa peygamberlerin sayısı ile ilgili bir rakam belirlemeksizin “Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gönderilmiş olan peygamberlerin hepsine inandım, hepsinin hak ve gerçek olduklarını kabul ettim” demek daha uygundur.

Kur’an’da adı geçen peygamberler şunlardır: Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrâhim, İsmâil, İshâk, Ya‘kub, Yûsuf, Şuayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd, Süleymân, Eyyûb, Zülkifl, Yûnus, İlyâs, Elyesa‘, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ,Muhammed.

Bunlardan başka Kur’an’da üç isim daha zikredilmiştir. Fakat onların peygamber mi, velî mi oldukları konusunda fikir ayrılığı vardır. Bunlar Üzeyir, Lokmân ve Zülkarneyn’dir.

Hz. Muhammed ve Duaları

Peygamber Efendimiz, nasıl dua edileceğini bize öğretmek için dua etmiştir. Bazıları şunlardır:

“Allah’ım, bizi dostlarınla dost, düşmanlarınla düşman olanlardan eyle!” (Tirmizi)

“Allah’ım, fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen amel ve duadan sana sığınırım.” (Müslim)

“Allah’ım, senden, bilip bilmediğim her hayrı ister, her şerden sana sığınırım.” (Taberani)

“Allah’ım, bizi dünya zilletinden ve ahiret azabından muhafaza eyle!” (Müslim)

“Allah’ım, günahımı affet ve rızkıma bereket ver!” (İ. Ahmed)

“Allah’ım, kötü huy, kötü iş, kötü arzu ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.” (Ebu Davud)

“Allah’ım, yaptığım ve yapmadığım şeylerin şerrinden sana sığınırım.” (Nesai)

“Allah’ım, ölüm anındaki sıkıntılara karşı bana yardım et!” (Tirmizi)

“Allah’ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!” (Bezzar)

“Allah’ım, beni çok zikreden ve emrine uyan kullarından eyle!” (Tirmizi)

“Allah’ım, ilmimi arttır!” (Tirmizi)

“Allah’ım, kulak, göz, dil, kalp ve şehvetimin şerrinden sana sığınırım.” (Nesai)

“Allah’ım, nankörlükten ve kabir azabından sana sığınırım.” (Müslim)

“Allah’ım, bana hidayet, takva, tok gözlülük ve zenginlik nasip eyle!” (Müslim)

“Allah’ım, bana sıhhat, iffet, güzel ahlak ver ve kaderine rıza göstermemi nasip et!” (Taberani)

“Allah’ım, gazabından rızana, cezandan affına, azabından rahmetine sığınıyorum.” (Müslim)

“Allah’ım, her zorluğu bana kolaylaştır! Dünya ve ahirette afiyet ver!” (Taberani)

“Allah’ım, kalbimi ve amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hıyanetten koru!” (Hatib)

“Allah’ım, beni ilimle zengin et, hilmle süsle, takva ile şereflendir!” (İ. Neccar)

“Allah’ım, iyiliğimi gizleyen, kötülüğümü yayan hilekar dosttan sana sığınırım.” (İ. Neccar)

“Allah’ım, ölüm anında, şeytanın galebesinden sana sığınırım.” (Nesai)

“Allah’ım, kötü kadınların fitnesinden sana sığınırım.” (Hariiti)

“Allah’ım, zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım.” (Nesai)

“Allah’ım, bize öyle bir şifa ver ki, geride hiç bir hastalık kalmasın!” (Ebu Davud)

“Allah’ım, Cenneti elde edip Cehennemden kurtulmayı senden istiyoruz.” (Hikim)

“Allah’ım, sana dua edilince kabul ettiğin, bir şey istenince verdiğin, musibet ve sıkıntıların kalkması istenince kaldırdığın ismin hürmetine, senden istiyorum.” (İbni Mace)

“Ya Rabbi, ölümü bana kolaylaştır!” (İbni Ebi-d-dünya)

“Bizi açık ve gizli bütün günahlardan koru!” (Taberani)

“Allah’ım, ürpermeyen kalpten ve doymayan nefisten sana sığınırım.” (Müslim)

“Allah’ım, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım.” (Hikim)

“Allah’ım, bize dini musibet verme! Bize acımayanları başımıza musallat etme!” (Tirmizi)

“Allah’ım, bana öyle bir iman ve yakin ver ki, sonu küfür olmasın!” (Tirmizi)

“Allah’ım, denizlerin arasını ayırdığın gibi, beni Cehennem azabından koru!” (Tirmizi)

“Allah’ım, fakirlikte de, zenginlikte de tutumlu olmayı nasip et!” (Buhari)

“Allah’ım, borç altında ezilmekten ve düşmanın galebesinden sana sığınırım.” (Nesai)

Tefekkür-i Mevt

İnsan, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın içinde çalkalanır durur. Daimi bir akış halinde olan hayat ve ölümün hakiki manaları idrak edilmeden, yaradılış sır ve hik­meti ile insanın gerçek mahiyeti de kavranamaz.

Şüphesiz ki, istisnasız her hayat seyyahının başına gelecek olan ölüm, idrak sahibi olan bütün varlıkların çözmeye mecbur bulunduğu bir muammadır.

Enbiya Suresinin 35. Ayetinde:

Her canlı ölümü tadar. Bir imtihan olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz….” buy­rulur.

Mülk Suresinin 2. Ayetinde de:

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölüm ve hayatı yaratmıştır.” buyrulmaktadır.

Dünya, ilahi bir iman dershanesi, ölüm ise, zaruri bir intikal kanu­nudur. Hazret-i Mevlana:

“Dirilmek için ölünüz!” buyurur.

Kalbin dirilişi, ancak nefsaniyetten vazgeçebilmekle mümkündür. Hazret-i Peygamber:

“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayı­nız!” (Tirmizi, Kıyame, 26) buyurur.

Tefekkür-i Mevt, gayr-i iradi olarak ölüm gelmeden ölümü hatırla­maktır. Böylece nefsaniyetten uzaklaşarak iradi bir şekilde Rabbin huzuruna hazırlanmaktır. Bu, imana dayanan bir tefekkür ve şuurdur.

Dünya emelleri, fani ümit ve teselliler, kabir toprağına dökülen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.

Kabristanlar, fani hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk. sevgili, hısım, akraba, dost ve arkadaş adresleri ile doludur. Dünya hayatı, ister sarayda isterse samanlıkta yaşansın, bütün yolların ve kıvrımların mecburi çıkış noktası kabirdir. Ondan kaçıp kurtulunacak ne bir zaman ne de bir mekan vardır.

Her mezar taşı, ölüm dili ve sükutu ile konuşan ateşli bir öğütçüdür Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve cami avlularında me­kan teşkil etmesi, bir nevi fiili tefekkür-i mevt yani ölümü düşünüp dünyayı ona göre tanzim etmek içindir. Ölümün ürkütücü ağırlığını kelime­lerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidarlar sona erer ve erir.

Tefekkür-i mevt

Dünya, aldatıcı bir serap, ahiret ise ölümsüz bir hayattır. Umumiyetle insan, hayatın bin bir cilve ve tezahürleri içinde aynadaki yalanların esiridir. Her an bu yalanlar ile vefasızlığını devam ettiren şu dünya, bir aldanış mekanı değil de nedir?

İnsan ibret  almaz mı ki, her fani varlığın tazelik ve zindeliği zaman değirmeninde daimi bir surette öğütülmektedir! Ahiretsiz yaşanandır dünyada nefsani hayatı besleyen iltifatlar, dünya oyuncakları, büyük is­tikbal adına ne korkunç bir aldanıştır! Gafilane bir hayat; çocuklukta oyun, delikanlılıkta şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden giden­lere hasret ve bin bir türlü çırpınış ve nedametten ibarettir.

Ölüm kişinin hususi kıyametidir. Kıyametimizden evvel uyanalım ki nedamete uğrayanlardan olmayalım. Zira her faninin meçhul bir zaman ve mekanda Azrail’le karşılaşacağı muhakkaktır. Ölümden kaçılacak hiç­ bir mekan yoktur. O halde insan, vakit kaybetmeden “Allah’a ko­şun…” (ZariyAt 51/50) hitabından nasip alarak rahmet-i ilahiyyeyi yegane sığınak ve barınak kabul etmelidir.

Ölümün en net tefekkürü, ölenlerin mor dudaklarında düğümlenen çözülmez sükutun sırrında gizlidir.

Ölümün öğüt vermekteki belagatı karşısında dünyadan gelen ce­vaplar, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.

Dünya emelleri, fani ümit ve teselliler, kabir toprağına dökülen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.

İnsan ne tuhaftır ki, bir-iki günlük misafir olarak bulunduğu bu dünyada kendini aldatır. Her gün cenaze sahnelerini seyrettiği halde ölümü kendine uzak görür. Kendisini, kaybetmesi her an muhtemel olan fani emanetlerin daimi sahibi sanır. Halbuki insan, ruhuna ceset giydirilerek bir kapıdan dünyaya dahil edildiğinde, artık bir ölüm yolcusu demektir. O yolun bir hazırlık mekanına girmiştir de bunu hiç hatırına getirmez. Bir gün gelir, ruh cesetten soyundurulur. Ahiret kapısı olan kabirde di­ğer bir büyük bir yolculuğa uğurlanır.

Zaman şeridinden düşen her anın bizi hakikat sabahına yaklaştır­masını ayet-i kerime ne güzel ifade eder:

“Kime uzun ömür verirsek, biz onun gelişmesini tersine çe­viririz. Hiç (bu manzarayı)           düşünmüyorlar ibretli yolculu­ğu idrak etmiyorlar mı? (Yasin 36/68)

Tefekkür-i mevt

Ayet-i kerimede, insana en güzel şekilde nasihat edilmektedir. Dün­yanın farik vasfı, vefasızlıktır. Verdiğini geriye çabuk alır. Bir gün yüksel­tir, ertesi gün kuyunun zeminine indirir. Gölge gibidir. Onu yakalamak istersen daima kaçar. Sen kaçarsan da peşini bırakmaz. Arkasında ko­şulan şeylere nail olmak için bugün yarın derken ömür biter. Dünyaya gönül verilirse o, huysuz bir acuze olur. Zaman zaman insanı yere çar­par. Vesvese ve dırdırının ardı arkası kesilmez. Tavır ve hareketleri vefa­sızdır. Ona bağlananları çok çabuk feda eder.

Düşünmelidir ki, ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve me­kan, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkan, ne de kıyametin şid­detinden sığınacak bir barınak vardır.

Bir sahabi Rasulullah’a:

“Akıllı insan kimdir ya Rasulallah?” diye sordu:

Hazret-i Peygamber cevaben buyurdu­lar:

-“Zeki insan nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için hazırlığını tamamlamakla meşgul olan kimsedir” (İbn Mace. Zühd. 31)

Yine buyurdular:

“Ölümü çok hatırla, seni dünyada zahid yapar, günahlarına keffaret olur” (İbn Ebi’d-dünya).

Başka bir hadislerinde de şöyle buyurdular:

“İnsana nasihatçi olarak ölüm kafidir”.

Ashab-ı kiram bir kimseyi çok övmüşlerdi de Rasulullah Efendimiz:

“Bu kişi ölümü hatırlar mı?” buyurdu. Ashab-ı kiram:

“Ölümden bahsettiğini hiç duymadım” dediler.

Bunun üzerine Allah Resulü:

“Öyleyse o adam sizin sandığınız gibi değildir”. (İbn Ebi d-dünya) buyurdu.

Bir kul, nefis sultasında dünyayı gaye edinerek yaşarsa, kabir ona karanlık bir dehliz olarak görülür. Ölümün hatırlanması bile hiç ­bir şeyle mukayese edilemeyecek derecede onu muzdarip kılar. Hal böyleyken nefis engelini aşar ve tefekkür-i mevt neticesinde ruhunda meknuz olan melekiyet istikametinde merhaleler kat ederse ölüm, hayal ötesi muazzam ve müteal olan Rabb’e vuslatın mecburi bir şartı olarak görülür. Böylece ekseri insanlarda soğuk ürpertilere sebep olan ölüm onda bir sevgiliye kavuşma heyecanına dönüşür. Böyle ölümler tasavvuf yolunun büyüklerinden Mevlana Celaleddin-i Ru­mi’nin tabiriyle “Şeb-i Arûs” yani düğün gecesidir. Bu öyle bir yoldur ki beşer için en dehşet verici vaka olan ölümü güzelleştirir. “Ölümü güzelleştirmek” için nefis engelini aşıp tövbe, zühd, tevekkül, kanaat, zikir, teveccüh, sabır, murakabe ve rıza gibi kalbi hallerle kemale er­mek zaruridir.

Allah Dostları ve Secdeleri

secde etmek

Efendimiz, secdenin ihtiva etmiş olduğu sırlara zaman za­man işaret etmiştir. “Hiçbir kul yoktur ki Allah için secde et­sin de Allah onu o secde sebebiyle bir derece yükseltmesin ve yine o secde sebebiyle onun bir hatasını silmesin, bu olmaz. buyurmuş, “Ademoğlu, secdeyi emreden ayetlerden birini okuyup da secde ettiğinde, şeytan kendisinden uzaklaşır ve ağlayarak şöyle der: ‘Yazıklar olsun bana! Şu adam, secde ile emrolundu ve bu emre uydu. Böylece cenneti kazandı. Secde emrine isyan ettiğim için bana da ateş vardır.’” Bununla şey­tan, secde eden bir kul karşısında duyduğu nedamet ve inkisarı ifade etmiştir.

Secdenin bu mana ve kıymetinden dolayıdır ki Allah’ın has kullan namazın rükünlerinden biri olan secdeye ayrıca bir has­sasiyet gösterirlerdi. Allah’a en yakın olunan noktanın secde anı olduğunu bilen bu büyükler onu doya doya yaşamaya ve hissetmeye çalışmışlar, dualar ve gözyaşları ile Rabb-i Rahim­lerine içlerini dökmüşlerdir.

Sahabeden Abdullah İbn Ömer bir defasında uzunca na­maz kılan bir genci seyretmişti. Çevresindekilere “Bu genci tanıyanınız var mı?” diye sordu. Bir adam onu tanıdığını söyle­yince Abdullah(radıyallahu anh)“Eğer onu tanımış olsaydım rükû ve secdesini daha da uzatmasını söylerdim. Zira ben Allah Resulü’nün şöyle dediğini işitmiştim: Kul namaz için ayaklan­dığında günahları getirilip başı ve omuzları üzerine konur. Her rüku ve secde edişinde o günahlar dökülürler.”

Resulullah Efendimiz secdede bazen o kadar uzun kalırlardı ki Aişe annemiz kendileri hakkında endişe ederdi. O’nun nak­line göre Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) geceleri on bir rekat namaz kılardı. Bazı rekatlarda, bizden birinin elli ayet okuyaca­ğı süre kadar secdesini uzatır, başını yerden kaldırmazdı.

secde etmek

Yusuf İbn Esbat gençlere şöyle nasihat ederdi: “Gençler! Hastalık gelmeden evvel sıhhatinizin kıymetini bilin. Benim şu an en çok gıpta ettiğim kişi secde ve rüku tam manasıyla ya­pıp namaz kılan kişidir. Zira ihtiyarlık artık arzu ettiğim şekilde namaz kılmama mani oluyor.”

Said itan Cıibeyr dünyadaki tek huzur kaynağının secdedeki hal olduğunu belirtirken, secdeden başka elinden kaçırdığı hiç ­bir dünya metasına üzülmediğini itiraf ediyordu.

Veyse’l-Karani (Üveys el-Karni) kıyam, rüku ve secde ha­linde ibadet eden mahlukata özenerek gecelerini kıyam, rüku ve secde ile geçirirdi. Bazı geceler kıyamda durarak sabahlar; bazı geceler rükuya yoğunlaşır, bazı gecelerin sonunu secde ile getirirdi.

Ebu Muhammed el-Ceriri bir gün Cüneyd-i Bağdadi’yi zi­yaret etmek istedi. Vardığında namaza durmuş olduğunu gö­rünce beklemeye koyuldu. Cüneyd namazını uzunca kılıyordu. Neden sonra selam verince Ebu Muhammed kendisine “Artık yaşlandın. Bedenin eskisi kadar güçlü değil. Namaz kılarken kendini bu kadar zorlamasan!” dedi.

Cüneyd kendisine “Sus!” diye karşılık verdi ve “Biz bu yol­la Allah’ı bulduk. Bu yolda gevşek davranmak bize yakışmaz. Nefse ne yüklersen onu taşır. Namaz, Allah ile kul arasındaki irtibatı sağlar. Secdeye gelince o, Allah’a yakınlaştırır. Bunun içindir ki Hak Teala ‘Rabbine secde et’   buyur­du. Her kim Allah’a yakınlaştıran yolu (kurbiyet yolunu) terk ederse, her an O’ndan uzaklaştıran yola girebilir.” hikmetli cümleleriyle cevap verdi.