Hz. Muhammed’in Merhameti

Peygamberimiz (s.a.v.) çok merhametli bir insandı. Çünkü,

َ6 ْلع ِ ًَة ل َّ رَ ْz َ َ اك اِلا َْسْلن ار َا`َ َوم

“O alemlere rahmet olarak gönderilmiştir” (Enbiya 21/107)

Bir gün torunu Hasan’ı öpmüştü. Bunu gören Akra’ b. Habis, “Benim on çocuğum var hiç birini öpmedim” demiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.)

, ْ ْ َحم ْ لاَ يُر ْ َحم لاَ يَر َ ْن م

“Merhamet etmeyene merhamet edilmez” buyurmuştur.

Sahabeden Enes (r.a.),

اO رَُسولِ ِ ْن ِ َالِ م ِ ي َ بِالْع ْ َحم ا ار ا َحًد َ ْ ُتَ اي َا رََ م

“Çoluk çocuğuna Peygamberden daha merhametli bir kimse görmedim” demiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) mü’minlere karşı da çok merhametli idi. Yüce Allah onu, Kur’an’da,

 ِ يم رَح dف رَ ُؤ 6َ ِ ن ِ … بِ ْالمُ ْؤم

“Mü’minlere karşı çok merhametli ve şefkatlidir” diye tanıtmıştır.

Peygamberimizin kendisi çok merhametli olduğu gibi diğer insanların da merhametli olmalarını istemiş ve

ُ ُ ْ َحم َر ُ النَّ َ اس لاَي ْ َحم لاَ يَر َ ْن م

“İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez” buyurmuştur.

İnsanlara iyilik etmek, merhametin ürünüdür, insanların kusurunu bağışlamak merhametin sonucudur. İnsanları sevmek de merhametten kaynaklanır. İnsan,“öfkelenebilecek” kabiliyette yaratılmıştır. Ancak insan eğitim ve terbiye ile öfkesine sahip çıkmasını öğrenebilir. Öfkeye sahip çıkmayı öğrenmenin en iyi yolu Hz. Muhammed (s.a.v.)’ı örnek almaktır. Kısaca değindiğimiz bu altı ilke, fert ve toplumlar için hayatî öneme haiz kurallardır.

“Adalet”; siyasî, içtimâî ve iktisâdî adaletin, hukuk devletinin, kişi, aile ve toplum haklarına uymanın;

“İhsan”; sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın, çalışma ve kalkınmanın;

“Takva”; kötülüklerden ve kirliliklerden korunmanın, temiz toplum olmanın, fazilet ve ahlakın,

“İstikamet”; özde, sözde ve bütün işlerde dürüst olmanın;

“Hilm”; hoşgörülü olmanın, insan hak ve hürriyetlerine, yaşama hakkına, fikir ve düşüncelerine saygılı olmanın,

“Merhamet”; birlik ve beraberliğin, huzur ve barışın temininde baş tacı edilmesi gereken ilkelerdir. Bu ilkelerden hiç bir fert ve toplum müstağni olamaz. Bu itibarla Hz. Muhammed (s.a.v.), bütün insanlar için en güzel bir örnektir.

Hz. Muhammed’in İhsanı

Bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed (s.a.v.) muhsin bir insan idi. “İhsan” kavramının üç anlamı vardır:

a) Bir şeyi iyi ve güzel yapmak,
b) İyi, doğru, güzel ve yararlı fiiller işlemek,
c) İyilik etmek, ikramda ve ihsanda bulunmak ve iyi davranmak.

Peygamberimiz (s.a.v.) “ihsanı”

; َ َ اك نَُّه يَر ِ فا َ اه ُ َ تر ت ُك ْن َ ْن َ Uَ ْ ِ فا َ اه ُ َ تر َنَّ َك َ اO َ كا َُد َ ْب تع ا ْن َ َ ا ْلاِ ْح َس ُ ان َ

“İhsan, Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O, seni görüyordur” şeklinde tarif etmiştir.

İhsanı üç kısımda ele alabiliriz:

a) Allah’a karşı ihsan. Bu üç şekilde gerçekleşir: 

l) İman etmek.

2) Allah’ın emirlerine uymak (şükür, itaat ve salih amel)

3) Yasaklarından kaçınmak.

b) İnsanlara karşı ihsan. Bu da üç şekilde gerçekleşir.

1) Ana-babaya karşı ihsan: Onlara öf bile dememek, onları azarlamamak, onlara güzel söz söylemek, onlara karşı merhametli ve mütevazi olmak, onlara dua etmek.

2) Eşlerin birbirlerine karşı ihsanı: Haklara riâyet etmek, hainlik etmemek ve karşılıklı saygı ve sevgi göstermek.

3) Diğer insanlara karşı ihsan: İnsanlara maddi manevi menfaat sağlamak, onların haklarına riayet etmek, ihtiyaçlarını gidermek, öğüt vermek, iyiliğe ve hayra teşvik etmek, onları kötülük ve haramlardan men etmek, onlara doğru yolu göstermek, güzel söz söylemek, güler yüzlü davranmak, iyi ve kötü günlerinde yanlarında olmak, ırzlarına, mallarına ve canlarına tecavüzde bulunmamak.

c) İnsanın nefsine karşı ihsanı. Bu da üç şekilde gerçekleşir:

1) Şartlarına uygun iman etmek,

2) Salih ameller işlemek,

3) Haram ve yasaklardan kaçınmak, kendisine dünya ve ahirette zarar veren davranışları terk etmek.

Bir insanın “muhsin” vasfını kazanabilmesi için; Mü’-min, Müslüman, müstakim, muttaki, sabırlı, ihlaslı ve salih bir insan olması, salih ameller, hayır ve hasenat işlemesi gerekir. Peygamberimiz (s.a.v.), bütün bu hasletlere sahipti. Onu örnek almak isteyen kimsenin de muhsin vasfını kazanması şarttır.

 

Hz. Muhammed’in Adaleti

Peygamberimizin hayatında insan davranışları açısından en önemli ilkelerden biriside adalettir. Peygamberimiz (s.a.v.) her işinde adil bir insan idi. Bu Ona Allah’ın bir emri idi.

“Adalet”; ifrat ve tefrit arasında orta yolu takip etmek, dinen haram kılınan şeylerden kaçınıp hak yol üzere dosdoğru olmak, büyük günahlardan sakınmak, küçük günahlarda ısrar etmemek, insana dünya ve ahirette zarar veren söz, fiil ve davranışları terk etmek, kötü olanı ve kötülük yapanı cezalandırmak, iyi olanı ve iyilik yapanı ödüllendirmek, tevhit üzere olmak ve zulmü terk etmektir.

“Adalet” genel olarak üç kısma ayrılır:

  1. Kişi ile Allah arasında olan adalet. Bu; insanın Allah’ın haklarına riâyet etmesi, iman edip ibadet etmesi, haram ve yasaklardan kaçınıp emirlerini yerine getirmesidir.
  2. Kişi ile nefsi arasında olan adalet. Bu; insanın; nefsini, onu helâk edecek şeylerden men etmesi, arzularına uymaması, nefsinin haklarına riâyet etmesidir.
  3. Kişi ile diğer insanlar arasında olan adalet. Bu; kişinin, insanların haklarına saygı göstermesi, hainlik etmemesi, her hususta insaflı olması, zulmü ve kötülüğü terk etmesidir.

Bunun için;

1) Sözde adil olunmalıdır. Sözde adalet doğru sözlü olmak, hakkı ve doğruyu konuşmaktır. Yüce Allah,

َى … ْ ب ا قر ُ ْ َ ك َ ان َ ذ لُ َ وا ولَو ِ ف ْاعد َ ْ ُم ا قْلت َذ ُ ِ َ … وا

“…Yakınlarınız dahi olsa konuştuğunuz zaman adil olun…” (En’âm 6/152)

ِ ًيدا سد َ ً ْلا وُقولُ َ وا قو ُ َّ وا اتُق َ وا اOَ َن ِ َ ين I ام َا الَّذ يَ` َ ا اُّP

“Ey mü’minler, Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin” (Ahzâb 33/70)

Peygamberimiz (s.a.v.)

, َ ْس ُك ْت ي ِ ا ا ْول َُقْل َ خًْfَ فالْي ِ ِر َ ْمِ ْ الاIخ َو والْي اOَ ُن بِ ِ ِ َ ْن َ ك َ ان يُ ْؤم م

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse ya hayır konuşsun ya da sussun”

 صَدَقdة ََة َ ّب ِ الطي َِلَمُة َّ الْك َ

“Güzel söz sadakadır” buyurmuştur .

2) Şahitlik adil olunmalıdır. Bu, dosdoğru şahitlik yapmaktır. Yüce Allah

, ْ ِ ُكم ُْفس ان ْ َ ع Iَ\ ولَو َ O ِ ِ َ اء ِ ْص ِط ُ Mَهَد` َّامِ َ6 بِالْق ُ َ وا قو ُ ُ وا كن َن ِ َ ين I ام َا الَّذ يَ` َ ا اُّP ًfا … ِ فق ًّ َ ا ا ْو َ ي ِ ْن يَ ُك ْن َ غن ِ ِ َ6 ا َ ب و ْالاَ ْقر ْ ِن َ َدي ِ َال ِالْو او َ

“Ey mü’minler! Adaleti titizlikle ayakta tutun. Kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun…” buyurmuştur. (Nisâ 4/135)

3) Yargıda adil olunmalıdır. Bu, haklıya hakkını, haksıza cezasını vermek, emanetleri ehline tevdi etmektir. Yüce Allah,

 ا ْن َ ْ بَ ْ6 َالنَّ ِ اس ُم ا ح َك ْمت َذ َ ِ ا وا َه َ ِ ا ْهل َ ` َانَ ِ ات اِI ت َؤُّد ْ وا الاَم ا ْن ُ َ ْ ُ ُرُكم ْم اO يَأ َّن َ ِ ا … ِ ل َ ْد ْ ُكُموا بِالْع َت

“Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletli hüküm verin…” buyurmuştur. (Nisâ 4/58)

4) Aile hayatında adaletli olunmalıdır. Bu; eşlerin birbirlerine, ana-babaların çocuklarına, çocukların da ana-babalarına karşı saygılı olmaları ve haklarına riâyet etmeleridir.

5) Ölçü ve tartıda adil olunmalıdır. Bu; ticaret kurallarına riayet etmek, insanlara haksızlık yapmamak, onları kandırmamak, eksik ve yanlış tartmamaktır. Peygamberimiz (s.a.v.)

, َّا ن ِ م ْ َس َ َ ا فَلي َ ْن َ غ َّشن م

“Bizi aldatan bizden değildir” buyurmuştur.

6) İş ve davranışlarda adil olunmalıdır. Bu; her işi yerli yerinde ve en iyi bir şeklide yapmak, görevleri ehline tevdi etmektir. Peygamberimiz (s.a.v.)

, ِ الس َاعة ِ ِر َّ َظ َه َ ا فانْت ِ ا ْهل َ ِ َ َ غْf ِ ُ ا ْر ا وِّسَد ْ الاَم َذ ُ ِ ا

“İşleri ehli olmayana verildiği zaman kıyamet saatini gözleyin”,

 ِ ِه َ ْفس ن ِ ِ يهِ مَ ُ ا |ِ ُّب ل َخ ِ لا َّ ُى |ِ َّب حت َ ْ ا َحُد ُكم ُنَ ِ ُ ْؤم َي لا

“Sizden biriniz kendisi için isteyip arzu ettiği şeyi (mü’- min) kardeşi için de sevip arzu etmedikçe (gerçek manada) iman etmiş olamaz”167 buyurmuştur.

Adalet her işin başıdır. Bu sebeple olmalı ki Yüce Allah,

 و ْالاِ ْح َسانِ … َ ِ ل َ ْد ْ بِالْع ُُكم ُر ْم اO يَأ َّن َ ِ ا

“Gerçekten Allah, adaleti , ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder…” (Nahl 16/90)

 ا ْن َ ْ بَ ْ6 َالنَّ ِ اس ُم ا ح َك ْمت َذ َ ِ ا وا َه َ ِ ا ْهل َ ` َانَ ِ ات اَِ ت َؤُّد ْ وا الاَم ا ْن ُ َ ْ ُُكم ُر ْم اO يَأ َّن َ ِ ا … ِ ل َ ْد ْ ُكُموا بِالْع َتح

“Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle emreder…” buyurmuştur. (Nisâ 4/58)

Peygamberimiz (s.a.v.) hayatı boyunca her söz, fiil ve davranışında adil olmuştur. Onu kendisine örnek edinmek isteyen kimse de adil olmak zorundadır.

Re’y ve İctihad

Re’y ve ictihad, en genel anlamıyla, asli iki delil olan Kur’an ve Sünnet’i, sayılan metotları ve benzerlerini kullanarak anlama, yorumlama ve metinle akıl ve toplum arasını buluşturma faaliyetidir.

Sözlükte “şahsi görüş, düşünce ve kanaat” manasına gelen re’y kelimesi fıkıh literatüründe “hakkında açık bir nas yani ayet veya hadis metni bulunmayan fıkhi bir konuda müctehidin belli metotlar uygulayarak ulaştığı şahsi görüş” anlamında kullanılan bir terimdir. İctihad sözlükte “zor ve meşakkatli bir işi gerçekleştirme uğrunda kişinin olanca gayreti göstermesi”, fıkıh ilminde ise “fakihin şer‘i-ameli bir meselenin hükmünü ilgili delillerden çıkarabilmek için olanca gayreti sarf etmesi” anlamına gelir. Bu melekeye sahip olan kimseye müctehid denir. İlk dönemlerde fakih ve müftü de müctehidle eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
Son ve evrensel ilahi din olan İslam’ın, farklı dönem ve bölgelerde insanoğlunun karşılaştığı problemlere genel veya özel çözüm getirebilmesi, insanı iyi, doğru ve güzele yönlendirebilmesi için Kitap ve Sünnet’in anlaşılması, yorumlanması ve sınırlı nasların sınırsız olaylara uzanması demek olan ictihad faaliyetine, hem dini bir vecibe hem de ameli bir zaruret olarak ihtiyaç vardır. Hz. Peygamber döneminden itibaren özellikle ilk birkaç asırda bu faaliyet ictihad, re’y, fıkıh istidlal, kıyas, istinbat gibi değişik isimlerle anılarak çok verimli bir şekilde sürdürülmüş, bunun sonunda hem ferdi ve toplumsal hayat kendi tabii seyrinde gelişerek devam etmiş, problemler çözüme kavuşturulmuş hem de müslüman toplumlarına has zengin bir hukuk kültürü oluşmuştur. İctihad ve re’y faaliyetinin yavaşladığı, donuklaştığı, dar kalıplar içerisine girip taklit ve ezberciliğin yaygınlaştığı ve mevcut sosyal şartlara uygun alternatif çözüm arayışlarına gidilmediği dönemlerde ise aynı ölçüde bir gelişmenin bulunmadığı görülür. Ayet ve hadislerde re’y ve ictihad faaliyetinin teşvik edildiği, Müslüman fert ve toplumlar için ictihadın hayati derecede önem taşıdığı bütün İslam alimlerince de sıklıkla ifade edildiği halde İslam dünyasında hicri IV. yüzyıldan sonra ictihad faaliyetinin gerileyip zayıfladığı ve ictihadın yerini taklidin almaya başladığı bilinmektedir. Bu durumun belli başlı amilleri arasında; siyasi baskı ve çekişmeler, ictihad kültür ve telakkisinin değişmesi, hazır fetvaların çoğalması, mezhepler etrafında meydana gelen kümeleşme, mezhep taassubu, yargı ve eğitim faaliyetinin belirli mezheplerin tekeline verilmesi, klasik literatürde yer alan mezhep görüşlerinin tarihi şartlarından koparılarak ele alınmaya ve dini ahkamın kendisi olarak algılanmaya başlanması gibi sebepler sayılabilir.

Bu sebeplerin bir kısmı, toplumda hukuki istikrar ve güven ortamını kurma, yargı birliğini sağlama, ameli ve pratik ihtiyaca cevap verme gibi toplumsal ve bireysel birtakım haklı sebeplere dayanmakta ve bu yüzden mezhepleşme kaçınılmaz görünmekte ise de, entelektüel seviyede bir ictihad faaliyetinin olmayışı İslam hukukunun vakıa ve toplumsal ihtiyaçla irtibatını zayıflatmış, onu teorik tutarlılıkla yetinmeye mahkûm etmiştir. Bununla birlikte İslam dünyasında geniş ölçekli sosyal ve siyasal değişimin yaşandığı, çözümsüz bırakılan problemlerin iyice çoğaldığı ve İslam kültür ve geleneğinin çok ciddi tehlikelere maruz kaldığı günümüzde ictihadın önemi yeniden hissedilmeye başlanmış, çeşitli kişi, kurum ve kuruluş tarafından bu yönde ümit verici örnekler sergilenmeye başlanmıştır.

Günümüzde müslümanların, gerek dinlerini daha iyi anlayıp dini ahkamı günlük hayatlarına ve canlı problemlerine intibak ettirebilmeleri gerekse kendileriyle ve dinleriyle uyum ve barış içinde yaşayabilmeleri için ictihad ve re’y faaliyetine eskiye göre daha çok ihtiyaçları vardır. Bunu yaparken de sağlam bir Kur’an ve hadis bilgisinin yanı sıra ilgili ayetler ve hadisler etrafında oluşan geleneksel fıkıh kültürünü, ayet ve hadislerin bütününü, genel ilke ve amaçlarını, toplumun değişen şart ve ihtiyaçlarını ayrı ayrı iyice kavramış olmaları gerekmektedir. Bu itibarla, günümüzde ictihadı bireysel bir çaba ve başarı olarak nitelendirmek yerine, değişik ilim dallarında uzmanlaşmış kimselerden oluşan bir ictihad şûrasının ortak faaliyeti olarak görmek daha isabetli görünmektedir. Öte yandan, günümüzde ictihad faaliyetinin amacı doğrudan bireye yol göstermek ve onun olaylar karşısındaki tavrını belirlemek değil de ibadetler ve ahval-i şahsiyye alanında fetva-ilmihal çizgisinde, diğer alanlarda ise kanunlaştırma hareketine katkıda bulunma ve alternatif görüş sunma şeklinde bir rol üstlenmek olmalıdır. İctihada kimlerin ehil olduğu ve ictihad faaliyeti sonunda ulaşılacak görüşün doğruluğu hususları kişi ve gruplara göre değişkenlik taşıdığı gibi, nasların açık hükmüne aykırı düşmeyen her bir içtihadın doğru olma ihtimali de teorik olarak eşittir. Bu sebeple de ictihad ürünü görüşlerin doktrin açısından isabet derecesinin tartışılması kadar toplumsal ihtiyaç ve beklentilere uygunluğu da ayrı bir önem taşımaya başlamıştır. Eski dönemlerde de ictihad ve fetvalar arasında benzeri pratik mülahazalarla bazı tercihlerin yapıldığı bilinmektedir. Böyle olunca toplumsal düzen ve hukuki istikrar için sözü edilen prosedürel ve pratik bir geçerlilik ve meşruiyet çizgisine ihtiyaç bulunmaktadır. Bundan hareketle, İslam hukuk doktrinindeki zengin tartışmalar ve görüş farklılıklarının, günümüzde yukarıda sözü edilen asli ve fer‘i deliller ve metotlar işletilerek buna ilave edilebilecek yeni yorum ve ictihadlarla birlikte, modern toplumların hukuki düzenlemeleri için yeni bir ufuk ve alternatif bir çözüm niteliği taşıdığı söylenebilir.

 

Hz. Muhammed’in İnancı

Peygamberimiz (s.a.v.) kamil, hakiki ve muvahhit bir mü’min/Müslüman idi. Son din İslamın ilk iman edeni idi. Kur’an’da, onunla ilgili olarak,

 6َ ِ ِم ْسل ُ اَّوَل ْ الم َ ا ُك َون َ ْنَ ِ لا ْ ُت ِر ام َوُ

“Bana Müslümanların ilki olmam emrolundu” denilmiştir. (Zümer 39/12)

Kur’an’da “hakîki mü’min” kavramı geçmektedir:

 َ ُاتُه ْ I اي ِ م ْه عَلي َ ْت َ ي ِ ا تل َذ ُ ِ وا َ ْ قُل ُُوcم و ِجَل ْت ُ اOَ ُ َ ِر َذ ُ ا ذك ِ ِ َ ين ا ُ َون الَّذ ن ِ نَّ َp ْ المُ ْؤم ِ ا ِ َّ ـp وم ِ ُيم َون َّ الصIل َوة َ ِ َ ين يُق * الَّذ َ ََّكُل َون َو ْ يَت ِ م ّه ِ رَب ا وَعَ\ َ ً ْ اِ َيpن ُم ادْl َز َ ْ ِ م ّه ِ رَب َْد d ات عِ ن َ َج در َ ْ حًّق َُ ا Rم َ ُ َون ن ِ ُ ْ المُ ْؤم ِ َك ُ هم * اولIئ ُ ُق َون ِ ْف ْ يُن َ ُاهم َ َز ْقن ر d يم dق َ ك ِر ِ ْز ور ة َ dَ ِر َ ْغف َو

“Mü’minler ancak Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman (o âyetler), imanlarını artıran ve yalnız Rab’lerine güvenen kimselerdir. Onlar, namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar hakiki müminlerdir…” (Enfal 8/2-4)

Hz. Muhammed (s.a.v.), peygamberlik öncesinde de asla putlara tapmamıştır. Peygamber olarak görevlendirildikten sonra insanları tevhide, gerçek imana davet etmiştir. Peygamberin davet ettiği ve Kur’an’da Allah’ın gerçek mü’min olarak nitelediği manada imana sahip olabilmek için; kesin bir şekilde iman edilmesi, imanda asla şüphe olmaması, Kur’an’ın ve Peygamberin haber verdiği şeylerin bütününe, azapla karşılaşılmadan, yeis haline düşülmeden önce iman edilmesi, imana şirk karıştırılmaması, iman esaslarının kalp ile tasdik edilmesi, ayetlerden yüz çevrilmemesi ve Allah ve Resulünün hükümlerine razı olunması, ayetlerin ve dini hükümlerin alay konusu edilmemesi (Kehf, 18/106) gerekir.