Kabeyi Görünce Yapılan Dua

 

Gaziantepli’iydi. Yalnızdı. Kocası öleli epeyce olmuştu. Çocukluğunda köyün hocasından öğrendiği kadarıyla namazını kılıyor, hiçbir vakti kaçırmıyordu. Altmış yaşlarında falan olmalıydı. Rahmetli annesi  çeşme yapıldığı sene doğduğunu söylerdi. Babasını hiç hatırlamıyordu. O küçük  iken ölmüştü. Oğlu yoktu. Altı kızı vardı. Onlar da evlenmişti.  Kocasından kalan beş altı parça tarlayı paylaşabilmek için damatlarının birbirlerine ettikleri, onu çok üzmüştü.

Eşiyle beraber oturduğu yıkık dökük evde artık tek başına yaşıyordu. Herkes kendi işiyle meşgul olduğundan, bayramda seyranda gelip gidenlerin dışında pek arayıp soran olmuyordu. Kızları da hâliyle el yanındaydı. Bu yüzden onların yanında zaten kalamazdı. Onlar da çoluğa çocuğa karışmışlardı. Ne kadar isteseler de pek gelemiyorlardı. Yalnızdı.

Daima ilk şafaktan önce horozlar ötmeye başladığında kalkardı. Zaten en çok hoşlandığı şey, şafak sökmeden kalkıp namaz kılmaktı. Zaten sık sık oruç tuttuğu için sahura kalkardı. Kendi elleriyle kurduğu zeytinler ise en çok hoşlandığı yiyecekti. Cenab-ı Allah’ın, hiç kimsenin sesini duymadığı zamanlarda sesini duyacağını, hiç kimsenin yanında olmadığı zamanlarda yanında olacağını, hiç kimsenin imdadına yetişemeyeceği zamanlarda imdadına yetişeceğini çok iyi biliyor ve O’na güveniyordu.

fiunun bunun işine giderek kendi el emeğiyle kazandığı üç beş kuruştan yıllardır tasarruf ediyor, belki bir gün mübarek yolculuk nasip olur diye, yapabildiği kadarıyla her ay, şehre inenlere beş on dolar ısmarlıyor, bunları yastığının altında biriktiriyordu.

Rüyasında Kâbe’yi görmüştü. Çok uzaklarda gibiydi. Fakat ilginç bir şekilde Kâbe’den çıkan bir ışık huzmesi, dağların taşların üzerinden uzanarak, ta ona kadar ulaşmış ve onu âdeta bulutların üzerinden uçuruyormuş gibi alıp götürürken uyanmıştı. Müthiş heyecanlanmıştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Acaba bu rüyasını birilerine anlatsa mıydı, yoksa anlatmasa mıydı. Kararsızdı.

O gün, işine gittiği adamın hanımı, hac kayıtlarının başladığını ve hacca yazılacaklarını söyleyince, kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. O kadar heyecanlanmıştı ki, ‘ben de sizinle gelip yazılabilir miyim?’ diye sordu, evin hanımına. O da ‘Tabi’ dedi. Onlarla birlikte şehre inip müftülüğe gidip hacca yazıldı.  Nihayet beklenen gün gelip çattı. Havaalanına gittiler. Hayatında ilk defa uçak görüyordu. Fakat bütün bunlar onu hiç ilgilendirmiyordu. Onun kafasında hep Kâbe vardı. Uçak nasıl kalktı nasıl indi, hava limanından nasıl ayrıldılar? Bütün bunlarla pek ilgisi olmadı. Uçakta olsun, otobüsle giderken olsun, hep birlikte söylenen telbiyeye sesini yükseltmeden, fakat bütün içtenliğiyle eşlik ediyordu.

Din görevlisinin, Mekke-i Mükerreme’ye girerken yaptırdığı duaya, yürekten  ‘Amin!’ dedi.  Eşyalarını kalacakları yere koyduktan ve abdest aldıktan sonra Kâbe’ye gitmek üzere çıktılar. Çok heyecanlıydı. Kafasında hep Kâbe’yi görünce yapacağı ilk dua vardı. Çünkü din görevlisi, Kâbe’yi görünce içten yapılacak ilk duanın geri çevrilmeyeceğini söylemişti. Buna öylesine inanmıştı ki, kafasında hep yapacağı o dua vardı. Ne istemeliydi?

Kafileyle birlikte yürüyordu. Yürümek ne kelime, âdeta uçuyordu. Ne aralarından geçtikleri  büyük büyük oteller, ne etrafında iki tarafa akan mahşeri kalabalık onu ilgilendiriyordu. Kafilenin okuduğu telbiyeye büyük bir içtenlikle, sessizce eşlik ediyor ve yürüyordu. Âdeta hedefe kilitlenmiş gibiydi.

Nihayet Harem-i fierif’e girdiler. Bir yığın direğin arasından geçtiler ve o an…Bir anda Kâbe’yi görüverdi. İnanılmaz bir heyecan yaşıyordu. Allah kendisine Kâbe’yi görmeyi nasip etmişti. Yıllardır beklediği, hayalini kurduğu ve özlemini çektiği tablo gerçek olmuştu. İçi içine sığmıyordu. Bunun gerçekleşmiş olduğuna bir türlü inanamıyordu. Beytullah karşısındaydı. O kadar güzeldi ki… Etrafında tavaf yapan insanlarla birlikte gördüğü manzara o kadar hoşuna gitti ki, o anda oradan hiç ayrılmamak geçti içinden. Hep orada bulunmak ve hiç ayrılmamak… Gözlerine hücum eden sevinç göz yaşlarına bir türlü hakim olamıyordu. Ve ağzından o ilk dua cümleleri dökülüverdi: ‘Allah’ım emanetini burada al. Sana burada kavuşayım.’ Hocanın yaptırdığı duaya da ‘Amin’ dedi. Sonra hoca tavafa niyet ettirdi ve tavafa başladılar.

Tavaf yapan kalabalığın arasında kendi dünyasındaydı. Bu kalabalığın içinde, gözü Kâbe’de olduğu hâlde yörüngeye girmiş ve âdeta kendi kontrolü kendi elinden çıkmıştı, kendiliğinden gidiyor gibiydi. Sanki bu yürüyüşünde kendisinin hiçbir etkisi yoktu. Hayatında hiç bu kadar heyecanlanmamıştı. Bulutların üstünde yürüyor gibiydi. Kâbe’nin etrafındaki kaçıncı dönüşündeyken bilmiyoruz, başı dönmeye başladı. Düşecek gibi oldu. Yanındaki kadının koluna tutunarak ayakta durabiliyordu. Hoca durumu fark edince, onu tavaf alanının dışına çıkararak, metafın dışındaki ilk merdivenlere oturttu ona ‘Biraz dinlen, sonra ben gelir, tavafını tamamlattırırım’ dedi ve yanına kafiledeki kadınlardan birini bırakarak ayrıldı.

fiimdi artık bu vaziyette, doya doya Kâbe’ye bakıyordu. Gözünü ondan hiç ayırmıyordu. Yanındaki kadın orada bulunan zemzem kaplarından su doldurup geldi. Zemzemi ona veren kadın, bir an zemzem bardağının elinden düştüğünü gördü. Başı kadının kucağına düşüverdi. Gözleri Kâbe’ye kilitlenmiş kalmıştı…

Yanındaki kadının telâşını görenler, sağlık görevlilerine haber verdiler. Bir sedyeye koyup Harem’in sağlık merkezine götürürlerken yanındaki kadın, son olarak Kâbe’yi gören gözlerini kapattı. Böylece bu göz kapakları, bir daha dünyaya açılmamak üzere kapandı. Gaziantep’in kırmızı topraklarında çalışarak, kendi el emeğiyle kazandığı helâl paralarla Kâbe’ye taşınan bu yorgun beden, bir ambulansa konarak Diyanet Mesfele Üçüncü Bölge bürosunun önüne götürüldü ve cenaze namazına katılmak isteyen kafile arkadaşlarına haber verildi. Mekke-i Mükerreme’de defnedilmek üzere ambulans hareket etti. Yıl 1995.

Dr. Ekrem Keleş

Din işleri Yüksek Kurulu Uzmanı

(Diyanet Aylık Dergi,Ocak 2005)

 

Dua Kelimeleri

Günlük hayatımızda dilimizden düşmeyen, farkında olarak veya olmayarak dua ettiğimiz kelimeler vardır. Bir müminin dünyasında çok büyük anlamlar ifade eden bu kelimelerin yeri nasıl doldurulur. Elbette yerlerine bir şey koymak mümkün değildir bu kelimelerin. Bir yakınımız amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Hep bir ağızdan dua dileklerinde bulunulur. Niyazımız, yakarışımız Allah’adır. Yalnız O’na sığınır ve yalnız O’ndan yardım dileriz. -eş-Şafî adıyla- “Allah, şifalar versin” deriz ve en güzel makamdan yardım dileyerek oradan ayrılırız… Ölümü bir son olarak düşünenler tıbbın, tedavinin tükendiği, çaresizliğin insanı tükettiği yerde ne hissederler acaba? Halbuki avuçları açıp yakarmak ve yalvarmak; sevinci ve üzüntüyü O’nunla paylaşmak ne güzeldir, darlıkta ve genişlikte.

Günlük hayatta sık kullandığımız inşallah, maşallah, sübhanallah, biiznillah gibi kelimeler, iki dünya  arasında nasıl yankı buluyor acaba hiç düşündük mü? Üstad Necip Fazıl;

Dua, dua eller karıncalanmış;

Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış

Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış.

derken “duanız olmasaydı…”yı şerhetti belki de. Müminin hayatının merkezinde olan belki de en önemli kelime inşallah’tır. Allah izin verirse, Allah nasip ederse, O müsaade ederse, yolumuzu açarsa, önümüzü aydınlatırsa, ayaklarımıza güç kuvvet verirse vs. Mutlu bir başlangıçta, bir yolculukta, sevinçli bir haberde, üzüntüleri dindiren teselli cümlelerinin ve daha pek çok olmuş, olacak şeylerin öncesinde ve sonrasında inşallah deriz. Yeni bir işe girmişizdir, “İnşallah hakkınızda hayırlısı olur” denir. Yola çıkarken, “İnşallah sağ salim gidip dönersiniz” denir. Yeni bir atama olduğunda, “Hayırlı hizmetler edersiniz inşallah” denir vs. Kelam-ı İlahi ile de sabittir ki, “İnşallah”sız işe başlamak, yola çıkmak Yaradan’ın kudret, kuvvet ve azametine dayanmamak manasına gelir ki, bu durum müminlerin, her daim görüp gözeten, gizli aşikar her şeyi bilen Rablerine karşı yapacakları hatalardan biri olacaktır. İnsanı ruh dinginliğine ulaştıracak, içini ferahlatacak, manevi boşluğunu dolduracak yüce bir söz inşallah. Allah’ın izni ve inayetine güvenmek, ne kadar yeri dolmaz ve şumüllü bir kavrayıştır. Elbetteki dilimizde vird edindiğimiz sözler bundan ibaret değil. Bundan çok daha fazlası zikredilebilir. Mesele, önce farkında olmadan söylediğimiz kelimelerin farkına varabilmektir. Kelimelerin ruhunu kazanması ise, bizim onu doğru şekilde kullanmamıza bağlıdır.

Kâmil Büyüker

(Diyanet Avrupa Dergi, Ekim 2006)

 

 

Hz. Muhammed ve Sünnetleri

Peygamber Efendimizin sünnetleri;

  1. Alışverişte Pazarlık yapmak
  2. Artık bırakmamak
  3. Misafire ilgi göstermek
  4. Birbirini sevmek
  5. Çocukların başını okşamak
  6. Sevdiğini söylemek
  7. Yastıksız yatmamak
  8. Sohbet etmek
  9. Affetmek
  10. Sessiz ağlamak
  11. Yerde yemek yemek
  12. Ekmeği elle koparmak
  13. Kıyafeti katlamak
  14. Koşmamak
  15. Koku sürmek
  16. Çalışmak
  17. Teşekkür etmek
  18. Yemeklerin ağzını kapatmak
  19. Yünlü güzel elbiseler giymek
  20. Saç uzatmak
  21. Saç kısaltmak
  22. Saç örmek
  23. Çatlak bardaktan su içmemek
  24. Heybetli görünmek
  25. Perşembe günü tırnak kesmek
  26. Beyaz yeşil giyinmek
  27. Kabak yemek
  28. Ölümü hatırlamak
  29. Yeri gelince konuşmak
  30. Süt içmek
  31. Yoldaki engeli kaldırmak
  32. Doymadan kalkmak
  33. Düzenli olmak
  34. Ezanı dinlemek
  35. Yemeği yavaş yemek
  36. Hasta iken hamdetmek
  37. Mideyi 1/3 su. 1/3 yemek. 1/3 hava alacak şekilde boş bırakmak
  38. Sıcak yemeği üflemeden yemek
  39. Paylaşırken çok olanı diğerine vermek
  40. Kötülüğe iyilik ile mukabele etmek
  41. Yolda yürürken konuşmamak,
  42. Ezan okunurken hiçbirşey yapmadan oturmak,ve tekrar etmek
  43. Her işe besmele ile başlamak,
  44. Cuma günü tırnak kesmek,
  45. Her cuma sadaka vermek,
  46. Suyu üç yudumda içmek,
  47. Bir şey yerken üç parmakla yemek,
  48. Orucu su veya hurma ile açmak,
  49. Yatarken sağ tarafa yatmak,
  50. Misafirliğe giderken tatlı götürmek,
  51. Her şeyi giyerken sağdan giymek, çıkarırken soldan çıkarmak,
  52. Kırk gün hiç ara atlatmadan aç karnına siyah kuru üzüm yemek,
  53. Evden her çıkarken taze abdest almak,
  54. Tuvalete ve banyoya sol ayakla girip, sağ ayakla çıkmak,
  55. Cami ve medreselere sağ ayakla girip, sol ayakla çıkmak,
  56. Yolda ayağa takılan herşeyi kenara koymak,
  57. Banyo ve tuvalete tükürmemek,
  58. Tuvaletten çıkınca elleri yıkamak,
  59. Hasta ve yaşlıları ziyaret etmek,
  60. Meyvenin çekirdeğini sol elle çıkarmak,
  61. Yüzme öğrenmek ve ok atmayı bilmek,
  62. İnsanları yüzüne karşı övmemek,
  63. Yemek yerken başkalarının yediğine bakmamak,
  64. Yemek yerken kendi önünden yemek,
  65. Sabah kalkınca üç kere burnunu sümkürmek,
  66. Cuma günleri beyaz elbise giymek,
  67. Ayakkabıları düzüne çevirip giymek,
  68. Sofraya oturmadan elleri yıkamak,
  69. Sofrada yeşillik ve sirke bulundurmak,
  70. Yemek tabağının dibini sıyırmak,
  71. Sofra kırıntısını sağ elin işaret parmağı ile yemek,
  72. Sofraya iyice acıkmadan oturup, doymadan kalkmak,
  73. Toplulukta gizli konuşmamak,
  74. Mezar başlarını okumamak,
  75. Misafire hoşaf suyu ikram etmek,
  76. Kurban bayramında, kurbanın kemiklerini kırmadan toprağa gömmek,
  77. Arabaya binice”3 kere elhamdülillah, 3 kere allahu ekber, 1 kerede la ilahe illallah”demek,
  78. Yemekten sonra tatlı yemek,
  79. Lapıya gelen çocuğa bir şey vermek,
  80. Hergün 100 tane estağfirullah demek,
  81. Öğle uykusu uyumak,
  82. Gülsuyu kullanmak,
  83. Sofraya büyüklerden önce oturmamak,
  84. Kendi önünden yemek, aç gözlülük yapmamak,
  85. Güler yüzlü olmak, kusurları af ile karşılamak,
  86. Sıla-i rahîm yapmak (akraba ziyareti),
  87. İlk verilen sözün tutulmak,
  88. Konuşurken gözbebeğinin içine bakarak konuşmak,
  89. İyiliği en çok emretmek, kötülüğü nahyedmek
  90. Selâm vermek ve yemeği iki öğün yemek,
  91. Tane tane konuşmak, anlaşılmayan şeyi 3 kere anlatmak,
  92. Her gece göze sürme çekmek,
  93. Misvak kullanmak,
  94. Kötülük yapana iyi muamele etmek,
  95. Gusülden sonra iki rekat namaz kılmak,
  96. Tuvalete girerken çıkarken dua etmek,
  97. Cuma gününde et yemek,
  98. Tesbihat okumak
  99. Saç taramak
  100. Sağ elini kaldırıp oturmak
  101. Dizleri üzerine oturmak
  102. Otururken bağdaş kurmak
  103. Yatarken Felak Nas okumak
  104. Dizleri karnına doğru çekip yatmak
  105. Sol eli dizleri üzerine koyup yatmak
  106. Sağ eli yanağının altına koymak
  107. Kıbleye yönelip yatmak
  108. Sağ elle alıp sağ elle vermek
  109. Misafir ağırlamak
  110. Misafire ilgi göstermek
  111. Misafiri uğurlamak
  112. Misafiri tekrar davet etmek
  113. Davete icabet etmek
  114. Birbirine sabretmek
  115. Birbirinin kusurunu örtmek
  116. Sohbet etmek
  117. Arkadaş ziyaretinde bulunmak
  118. Çalışmak
  119. Hal hatır sormak
  120. Sadaka vermek
  121. Dişleri fırçalamak ve beş vakit misvaklamak
  122. Kapıyı üç kere çalmak Kim o denildiğinde ismini söylemek
  123. Kapı açıldığında yan durmak
  124. Aynaya bakınca dua etmek
  125. Kapıdan sağdan girene yol vermek
  126. Birbirini uyarmak
  127. Kur’an-ı Kerim ve tefsir okumak
  128. Ayakkabı giymeden önce silkelemek
  129. Tuvaletten sonra üç kere elleri yıkamak
  130. Tuvaletin kabını su dolu bırakmak
  131. Tuvalette ve banyoda konuşmamak
  132. Birbirine güzel koku ikram etmek
  133. Elleri ve yüzü kurulamamak
  134. Elleri ve yüzü yemekten önce kurulamak
  135. Abdest alırken yüzüğü çevirmek
  136. Malayani (boş) konuşmamak ve dinlememek
  137. Secdeyi sünnet üzere katlamak
  138. Dua ederken elleri yere kapatmak
  139. Gusülden sonra ayakları soğuk su ile yıkamak
  140. Temiz giyinmek
  141. Sabah uyanınca el yıkamak
  142. Yemekte güzel konuşmak
  143. Birbirine iltifat etmek
  144. Birbirine süt ikram etmek
  145. Birbirine yastık ikram etmek
  146. İstişare yapmak
  147. Yardımlaşmak
  148. Sürmek ile dışarı çıkmamak
  149. Gıybet etmemek
  150. Gıybet edince uyarmak
  151. İhlaslı olmak
  152. Gelen misafire yer vermek
  153. Ayaktakine yer vermek
  154. İsraf etmemek Işıkları söndürmek
  155. Kapıyı örtmek
  156. Ahireti çok düşünmek
  157. Hz. Usame’yi sevmek
  158. İlim öğretmek
  159. Kaşları düzeltmek
  160. Yumurtayı yıkamak
  161. Sebze ve eti yıkamak
  162. Akşam bulaşık bırakmamak
  163. Vakıa Suresini okumak
  164. Yerde yemek yemek
  165. Ekmeği elle koparmak
  166. Kıyafeti katlamak
  167. Sahur yapmak
  168. Koşmamak
  169. Yemeğe besmele ile başlamak
  170. Oturarak su içmek ve besmele çekmek
  171. Su içerken kıbleye yönelmek
  172. Suyu üç yudumda içmek
  173. Koku sürmek
  174. İğne iplik taşımak
  175. Silah taşımak
  176. Saçını ortadan ikiye ayırmak
  177. Etli yemek yedikten sonra Kur’an-ı Kerim okumak
  178. Çatlak bardaktan su içmemek
  179. Paylaşırken çok olanı diğerine vermek
  180. Çorbaya sinek düştüğünde iki kanadı batırmak
  181. Yürürken hızlı ve yere bakarak yürümek
  182. Heybetli görünmek
  183. Hoşlanmayınca yüzünü ekşitip sonra sebebini söylemek
  184. Cuma günü gusül abdesti almak
  185. Kötülüğe iyilikle mukabele etmek
  186. Yavaş ve tane konuşmak
  187. Pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak
  188. Musibetle karşılaşınca Allah’ı anmak
  189. İnsanlara önce müjdeleyip sonra korkutmak
  190. Akşam namazında Kafirun ve İhlas okumak
  191. Abdest alırken göz pınarlarını meshetmek
  192. Beyaz ve yeşil giyinmek
  193. Teheccüd kılmak
  194. Tebessüm etmek
  195. Eşikte oturmamak
  196. Teşekkür etmek
  197. Yemek ısıtmak ve sıcak yemek yememek
  198. Tesbih çekmek Dua etmek
  199. Üç kez sarılmak
  200. Selavatlaşmak
  201. Allah CC anılan meclislerde adaba uygun bulunmak
  202. Dua ederken elleri yüzüne kapatmak
  203. Dua ederken elleri havaya kaldırmak
  204. Birbirine Allah CC rızasını hatırlatmak
  205. Sinirlenince ayakta iken oturmak, otururken yatmak, geçmiyorsa abdest almak, yine olmuyorsa namaz kılmak
  206. Kur’an ahlakı üzere yaşamak
  207. İnsanlara güzel ahlakla muamele etmek
  208. Allah CC korkusu ile ağlamak
  209. Allah CC hakkında hüsnü zan etmek
  210. Kahvaltıda yedi zeytin yemek
  211. Teravih kılmak
  212. Namazın sünnetlerini kılmak
  213. Yemeğe abdestli oturmak
  214. Yeri gelince konuşmak
  215. İrşad yapmak Yeri gelince konuşmak
  216. Doymadan kalkmak Mideyi 1/3 su, 1/3 yemek, 1/3 hava ile doldurmak
  217. Yemekten önce su içmek, ortasında ve sonunda içmemek
  218. Düzenli olmak
  219. Cevşen okumak
  220. Güzel düşünmek ve güzel söz söylemek
  221. Yemeği yavaş yavaş yemek
  222. Fatiha’dan sonra amin demek
  223. Abdeste besmele ile başlamak
  224. Abdest üstüne abdest almak
  225. Birbiri hakkında hüsnü zan etmek
  226. İnsanlar arasında üst değişmemek
  227. Kalem defteri yanından ayırmamak
  228. Ayak üstüne ayak atmamak
  229. Hayırlı olan işlerde acele etmek
  230. Açıkta bulunan çalkalayıp içmek
  231. Orucu tuz, zeytin ve hurma ile açmak
  232. Yemekten önce elleri yıkamak
  233. Yemekten sonra ve su içtikten sonra elhamdülillah demek
  234. Yemeğin ortasında dua etmek
  235. Tuvalete girerken ve çıkarken dua etmek
  236. Sağ elle almak vermek
  237. Ayna, tarak ve çakmak taşımak
  238. Yoldan geçene selam vermek ve selam almak
  239. Sıcak yemeği üflemeden yemek
  240. Yemeklerin ağzını kapatmak
  241. Yünlü güzel elbise giymek
  242. Tabaktaki yemeği sünnetlemek
  243. Kabak yemek
  244. Çatalla yemek
  245. İki öğün yemek
  246. Sürme çekmek
  247. Eve girerken tesbih çekmek
  248. Yemeğe tuzla başlamak
  249. Etli yemek
  250. Tuvalete sol ayakla girip sağ ayakla çıkmak
  251. Çok uzun giymemek
  252. Kibirlenmemek, hediyeleşmek
  253. Süt içmek
  254. Yere düşeni üfleyerek yemek
  255. Kerahatle uyumak
  256. Yoldaki engeli kaldırmak Hapşurunca ”Elhamdülillah” demek hapşurana ”Yerhamukullah” karşılığında ” Yehdina ve yehkumullah” demek
  257. Hasta iken hamd etmek
  258. Latife yapmak ve kahkaha ile gülmemek
  259. Alçak gönüllü olmak
  260. Namazı vaktinde kılmak
  261. Boş eve selam vermek

Hz. Nuh

Hz. İdris göğe çekilmeden önce halkı aydınlatmaları için ümmetinden bazı din alimlerini görevlendirmişti. Bu alimler, Arap yarımadasının farklı yörelerindeki insanlara doğru yolu göstermek için, ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Güzel ahlakları ve tatlı sohbetleri sebebiyle, halk tarafından, sevilen ve sayılan bu alimler, vefat ettikten sonra, insanlar onları hayırla anmak ve hatıralarını yaşatmak için heykellerini yapmaya karar verdiler. Bunun üzerine Vedd. Suva, Yegüs, Yeük, Nesr adlı bu çok kıymetli kişilerin heykelleri yapıldı.

Daha önce iman edenler, farz ibadetlerini yapıyor. bunun yanı sıra bu heykellerin etrafında, toplanıyor, onların nasihatlerini hatırlıyor ve gösterdikleri doğru yoldan ayrılmamaya çalışıyorlardı. Önceleri iyi niyetle yapılan bu hareketler, ileri ki zamanlarda, yanlış sonuçlar vermeye başladı. Çünkü bu heykellerin dikiliş gayesini hatırlamayan, bilmeyen insanlar, zamanla bunlara tapmaya başladı. Yeryüzünde Yüce Allah’ı terk edip puta tapınma  adeti de böylece başlamış oluyordu. Artık insanlar Allah’a ibadetten uzaklaşıp, kendi elleriyle yaptıkları, tahtadan, tunçtan, çamurdan heykellere tapıyorlardı.

Bunun üzerine Yüce Allah Hz. Nuh’u kırk yaşındayken peygamberlikle görevlendirdi. Hz. Nuh Mezopotamya’da bugünkü Küfe şehrinin bulunduğu yerde yaşıyordu. Hz. İdris’in torunuydu. Peygamberlik görevini alınca önce halkı tek tek gizliden gizliye davete başladı. Belli bir müddet sonra ise davetini açıktan açığa yapmaya başladı.
– Ey kavmim Allah’a ibadet edin. Ondan başka ilahınız yoktur. İyi yürekli, temiz ve güzel ahlaklı olanlar, bu davete evet demişlerdi. Bunların çoğunluğunu yoksul kimseler oluşturuyordu.

Zengin kibirli zalim kötü huylu kimseler ise putperestlikte ısrar ediyor, üstelik, Nuh Aleyhisselam’a ağır hakaretlerde bulunuyorlardı. Onlar Hz. Nuh’u dinlememek için, kulaklarını tıkıyor, yüzünü görmemek içinde elbiseleriyle başlarını örtüyorlardı. Putperestler, Hz. Nuh’a inananların azda olsa artmaya başladığını görünce bu gidişe engel olmak için, müminlerle alay etmeye onları küçük düşürücü, kötü davranışlarda bulunmaya başladılar. Halbuki Hz. Nuh ve müminler onların kötü davranışlarını sabırla karşılıyorlardı.

– Ben size, gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.

Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Yoksa sizi mahvedecek günün azabından korkuyorum. Putperestler ise ona şöyle karşılık veriyorlardı:

– Ey Nuh sen peygamber olduğunu iddia ediyorsun. Halbuki sende bizim gibi bir insansın. Bir insan nasıl peygamber olur. Üstelik senin yanında olanlar, aşağı tabakadan, fakir ve yoksul insanlar. Eğer davanda haklı olsa idin, bizim gibi akıllı ve zengin insanlarda, sana tabi olurdu. Senin bizden ne gibi üstün bir tarafın var ki sana uyalım.

– Benden önce gelen peygamberler, birer insan olduğu gibi, bende bir insanım.

Çünkü insanlara ancak benim gibi bir insan kılavuzluk yapabilir. Bana inanan kimselerin, fakir olmaları davamın doğruluğunu gölgeleyemez. Yüce Allah insanların soyuna sopuna, zenginliğine fakirliğine bakmaz. Allah insanların dindarlığına kalbindeki Allah korkusuna bakar.
Putperestler; Hz. Nuh’un servet sahibi olmak niyetiyle, böyle davrandığını iddia ettikleri zaman, onlara: “Ben Allah’ın bana verdiği görev karşılığında hiç bir maddi menfaat beklemiyorum. Benim tüm çabam, sizin Dünya ve Ahiret mutluluğunuz içindir” diye cevap veriyordu.

Hz. Nuh’a inanmayan putperestler, başvurdukları bütün metotların, sonuçsuz kaldığını görünce, sinsi taktiklere başvurmayı denediler.

– Ey Nuh sen yanındaki fakirleri yanından kov ve uzaklaştır ki bizler sana itaat edelim. Çünkü biz onlarla bir araya gelemeyiz. Ancak Hz. Nuh onların bu teklifini geri çevirdi.
– Ben onları asla kovamam. Yüce Allah’a inanan herkes birbirinin kardeşidir. Şunu iyi biliniz ki, sizlerin hepinizi şu halinizle, onların bir tekine bile tercih etmem. Yoksa Yüce Allah’ın azabından beni kim kurtarır.

Bu sözler üzerine putperestler iyice kızdılar. Hatta Hz. Nuh’u tehdit ettiler.

– Eğer davandan vazgeçmezsen, seni asla yaşatmayız.

Sinsi planlarının başarısızlıkla sonuçlandığını gören putperestler, müminlere işkence ve zulüme başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah ceza olarak onlara 40 sene yağmur yağdırmadı. Bu yüzden bütün malları bağları bahçeleri, hayvanları telef oldu. Can derdine düşüp müminlerle uğraşmaz oldular. Hz. Nuh putperestlerin, bütün bu olanlardan bir ders alıp belki bundan sonra yola gelebileceklerini düşündü. Ve bu nedenle onları yeniden Allah yoluna davet etti.

– Ey kavmim, başınıza gelen bütün bu belalar, işlediğiniz günahlar ve kusurlar yüzündendir. Allah’a ibadeti terk edip, putlara tapmakla, Yüce Allah’ı gazaplandırdınız.

Eğer daha büyük belalara uğramak istemiyorsanız, hepimizi yaratan Yüce Allah’a iman ediniz. Bütün bu olanlardan ders alıp imana gelecekleri yerde, iyice kuduran putperestler, çok ağır konuşmaya başladılar.

– Yeter artık sabrımızı taşırıyorsun. Bizi tehdit edip duruyorsun. Eğer söylediklerin doğru ise, getir şu belaları yağdır da görelim.


– Ey kavmim azabı ben değil, bütün alemlerin yaratıcısı olan Yüce Allah verir. Başınıza bir felaket geldiğinde, kurtulmak için neyinize güveniyorsunuz?  Kaçıp kurtulacak yeriniz var mı?

Kaçacağınız her yer Allah’ın mülküdür. Eğer Allah azabın gelmesine hükmetmişse, bilin ki ondan kurtuluşunuz olmaz. Hiç bir kuvvet o azabı geri çeviremez.
Hz. Nuh tam 950 yıl kavmi için çırpınıp onların Allah’a iman etmesi için çabalayıp durmuştu. Artık yapabilecek fazla bir şey yoktu. Azabı kendileri istemişti.

– Ya Rabbi yıllardır onları doğru yola davet ettim. Ama beni hiç dinlemediler. beni dinlememek için „ kulaklarını tıkadılar. Fakirleri küçük görüp büyüklük taslayan bu zalim topluluğa yenik düştüm. Aramızdaki hükmü sen ver. Eğer onları sağ bırakırsan puta tapmaya devam edecekleri gibi sana inananları da yoldan çıkaracaklar. Müminleri sen koru ve onlara merhamet et.

Hz. Nuh’un duası üzerine Yüce Allah ona, şöyle buyurdu.

Ey Nuh, sana vahyedecegimiz, şekilde bir gemi yap. Sonra yer ile gök birbirine karışıp, zalimler helak olurken, sakın onlara acıyıp benden bir istekte bulunma. Çünkü onlar bu azabı hak ettiler.

Hz. Nuh, Yüce Allah’ın yardımı ile büyük bir geminin yapımına başladı. Geminin nasıl yapılacağı Cebrail Aleyhisselam tarafından tarif ediliyordu. Hz. Nuh ve  müminlerde o tarife göre hareket ediyorlardı. Onları gören putperestlerde alay etmekten geri kalmıyorlardı.

– Ey Nuh. Ne o yoksa peygamberliği bırakıp da marangozluğumu seçtin?

Günler aylar böyle geçtikten sonra gemi bitmek üzereydi. Yüce Allah, Hz. Nuh’a: Geminin bitiminden sonra, büyük bir tufanın başlayacağını haber vermişti. Ayrıca iman edenlerle, ailelerini ve birde her hayvandan bir çiftin gemiye alınmasını emretmişti. Bütün hazırlıklar bitince müminler, “Bismillah” diyerek gemiye bindiler. Hayvanlarda gemiye yüklenmişti. Kısa sürmedi ki tufanın belirtileri görülmeye başladı. Hz. Nuh’un karısı ile bir oğlu kafirlerle birlik olup gemiye binmemişti. Nuh Aleyhisselam babalık ve peygamberlik şefkati ile belki son anda imana gelirler düşüncesiyle, oğluna seslendi.

– Ey oğulcağızım. Gel bizimle beraber ol. Kafirlerle birlik olma. Bu sırada gökyüzünü kaplayan kara kara bulutlardan bardaklardan boşalırcasına dökülen yağmurlar ile yerlerden kabarıp fışkıran sular birleşerek, önce derecikler, sonrada kocaman nehirler meydana getiriyordu. Nehirlerinde birleşmesiyle oluşan gölcükler ve göllerde gittikçe yükseliyor korkunç bir hızla her tarafı kaplıyordu.

Hz. Nuh’un oğlu babasının teklifini reddedip küfründe ısrar ediyor, bu olayların her zaman olduğu gibi meydana gelen normal mevsim yağışlarından biri gibi görüyordu. Fırtınalar, koca koca dalgalar oluşturuyor, bu dev dalgalarda kafirleri bir bir yutuyordu. Bütün bunlara rağmen onlar hala iman etmiyor, dağlara yüksek yerlere çıkarak bu tufandan, kurtulabileceklerini sanıyorlardı. Bu sırada Hz. Nuh’un oğlu da, dalgalardan kurtulmak için, hızla dağa doğru tırmanıyordu. Kafirlerin çoğu boğulup gitmişti.
Hz. Nuh’un oğluna yalvarışları yakarışları fayda etmemişti. Oğlu ile son bir defa göz göze geldikten sonra, dev bir dalga oğlunu alıp yutmuştu. O da diğer imansızlar gibi boğulup gitmişti. Tevekkül içinde, ilahi adaleti izleyen müminler Nuh’un gemisinde, Hz. Nuh ile birlikte, günlerini hamd ve şükürler içinde geçiriyorlardı.

Gemi ise dağlar büyüklüğündeki dalgalar arasında bir fındık kabuğu gibi dalgalanıp duruyordu. Nihayet müminlerin sabrı sona ermişti. Yüce Allah’ın dilemesiyle yağmurlar durup yerden fışkıran sular çekilmeye başlamıştı. En yüksek dağları dahi kaplayan, azgın dalgalar, tek bir putperest bırakmadıktan sonra, gerisin geriye çekilmiş, dev dalgalar durulmuş, sular ise gittikçe alçalmaya başlamıştı.

Nuh’un gemisi, musul yakınlarında Cudi adındaki küçük bir dağın tepesine oturmuştu. Karalar iyice kuruyup, yaşamaya elverişli hale gelince, Hz. Nuh ile müminler, Yüce Allah’ın izniyle, 10 Muharrem günü gemiden indiler. Şükran borcu olarak oruç tuttular. Gemideki yiyecek ve içeceklerden artan malzemeleri birbirine katarak, “ASURE” adını verdikleri yeni bir yemek yaptılar. Tufandan sonra, 60 yıl daha yaşayan Hz. Nuh 1050 sene yaşadıktan sonra,. vefat etmiştir. Her işinin başında “Bismillah’ sonunda ise “Elhamdülillah diyen, Hz. Nuh her zaman yüce Allah’a çok şükrederdi. Bu yüzden Kuran-ı Kerim’de “Şekur” (Çok şükür eden) sıfatıyla anılmıştır. Yüce Allah daha sonra Hz. Nuh’un zürriyetini bereketlendirdi. Yeryüzüne yayılıp çoğaldılar. Bu yüzden Hz. Nuh’a ikinci Adem denmiştir.

Kaynak: http://peygamberlerinhayati.blogspot.com.tr/2010/10/hz-nuhun-hayati.html 

Şefaat

Ahirette bütün peygamberlerin Allah’ın izniyle şefaat etmeleri haktır ve gerçektir. Şefaat demek, günahı olan müminlerin günahlarının bağışlanması, olmayanların daha yüksek derecelere erişmeleri için peygamberlerin ve Allah katındaki dereceleri yüksek olanların Allah’a yalvarmaları ve dua etmeleri demektir.

Kâfir ve münafıklar için şefaatin hiçbir şekilde söz konusu olmadığı o günde, başta Peygamberimiz olmak üzere diğer peygamberler ve Allah’ın has kulları, “…İzni olmadan onun katýnda kim şefaat edebilir?…” (el-Bakara 2/255), “…Onlar Allah rızâsına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler…” (el-Enbiyâ 21/28) meâlindeki âyetler şefaatin varlığını ortaya koyarlar. Peygamberimiz de “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir” buyurmuştur.

Hz. Peygamber’in bundan başka bir de genel ve kapsamlı bir şefaati vardır. Mahşerde bütün yaratıklar ıstırap ve heyecan içinde hesaplarının görülmesi için bekleşirlerken, o Allah’a dua ederek hesap ve sorgunun bir an önce yapılmasını ister. Buna “şefâat-i uzmâ” (en büyük şefaat) denilir. Peygamberimiz’in bu şefaati, Kur’an’da “makam-ı mahmûd” (övülen makam) adıyla anılır. Müslümanlara düşen görev, şefaate güvenip dinin gereklerini terk etmek değil, şefaate layık olmak için çalışıp çabalamaktır.