Dua ile Kanatlanmak

Allah’a güven, Allah’a inanmakla olur. Kişiyi olgun yapan Allah sevgisidir. Vicdan akıyla, pak yürekle kaynayan Allah sevgisi ve Allah’a iman, yüce bir iman duygusu içinde gelişir.

Bu imanı geliştiren duygular ise, Allah sevgisinde toplanır. Allah sevgisi, yüce imanı; iman ise Allah’a güveni sağlar. Dua, kulu Allah’a bağlayan bir köprüdür. Allah’a yalvarma ve duanın coşkun hisleri içinde insanın vicdanı yıkanır. Temiz bir gönül, ak bir vicdan gölgesinde kul Allah’ına yaklaşır. İşte bu ulu güven dua ile sağlamlaşır. Kulda saklı kutlu duygular, Yaradan’a dua ile ulaştırılır. Bu duygudan mahrum kalan kişiler ruhen kör bir halde yaşar. Manevî gücü filizlenmemiş insanlar yalnız maddî güçleriyle bir başarıya ulaşamazlar. Dua, kişinin Allah’a güveninin manevî tomurcuğudur. Dua, ruhun Allah katına yükselişidir. Dua, manevî hamlelerin parlayan ışığıdır. Gerçek dua, Allah’a yönelişin coşkun bir ruh hâlidir.

Dua kelimesi, “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” manasındaki da’vet ve da’va kelimeleri gibi mastar olup, “küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vaki olan talep ve niyaz” anlamında isim olarak da kullanılır. Ayrıca Allah’a isim olarak sunulacak talepleri sözlü veya yazılı olarak dile getiren metinlere de dua denilir. İslâm literatüründe ise Allah’ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesini, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını dilemesini ifade eder.

Cenabı Allah Kur’anı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar, aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 60) Bu ayeti kerimeye göre, Allah’a dua etmek aynı zamanda ibadettir. Peygamber Efendimiz de bir defasında, “Dua ibadetin ta kendisidir.” (Ebû Davud; Kitabu’d Dua, 1479; Tirmizî, 3247) buyurup, sonra bu ayeti kerimeyi okumuştur. Yine Rasûlü Ekrem, “Dua ibadetin iliği ve özüdür.” ve “Allah’ın fazlı ve kereminden isteyiniz çünkü, istenilmesinden hoşlanır” buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimizin, diğer peygamberlerin meşhur duaları ve tavsiye ettikleri evrad mahiyetli dualar vardır. Hz. Davud (a.s.)’u, Peygamberimiz, insanların en âbidi (yani çok ve ihlaslı ibadet edeni) olarak tavsif ederek, dualarının arasında şu duanın olduğunu buyurmuşlardır: “Allah‘ım! Senden sevgini ve Seni sevenlerin sevgisini ve Senin sevgine beni ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allah‘ım! Senin sevgini nefsimden, ailemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl.” (Tirmizî, Daavat, 74, (3485)

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayete göre Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin kendisine has müstecap bir duası vardır. Onunla Allah‘a dua ede gelmiştir. Fakat ben duamı ahirette ümmetime şefaat etmek için saklıyorum.” 

Allah katında duaları makbul olan sevgili kulları, dostları yani evliyaullah duaya çok önem vermiştir. Çünkü onların fiiliyatları Allah’ın himayesindedir. Çünkü bir kutsî hadiste Allah Teâlâ; “Ben kulumu sevince onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. (Onun bütün azalarını taatimle meşgul ederim; o, Benim rızam dışında görmez, işitmez ve adım atmaz)” buyurmuştur.

Tasavvufta dua genellikle sözle (lisanı kal), bazen da susularak (lisanı hâl) yapılır. Sözle yapılan duanın gönülden ve samimi olması şarttır. Dualarda Allah, ulaşılmak istenen bir sevgili olarak görüldüğünden perdelerden ve hicrandan yakınılır, vuslat ve müşahede talep edilir. Tasavvuf edebiyatında “habib, mahbub, mâşuk, yar, can, cânan” denilince daima Allah anlaşılır. İlâhî aşk ağırlık kazanınca dualar da böyle bir muhtevaya ulaşmıştır. Sûfiler, Allah ile kulları arasında bazısı zulmetten, bir kısmı nurdan birtakım perdelerin bulunduğuna, bu perdelerin O’nun bütün güzellikleriyle temaşa edilmesine engel olduğuna inanır ve dualarında bu perdelerin kalkmasını isterler. Serî us-Sakatî, “Allahım! Bana nasıl azap edersen et, yeter ki perdelenmiş olma zilletine dûçar etme.”  şeklinde dua ederdi. Allah’tan af, mağfiret, cehennemden kurtulma, cennete girmeyi istemek, sûfilerin dualarında yer alırsa da onlar daha çok ilâhî rızaya ermek, Allah’ın sevgisini kazanmak ve O’nu temaşa etme mutluluğuna ermek için dua eder, bazen bu hususu kuvvetle vurgulamak için ilâhî azaba bile katlanmaya hazır olduklarını ifade ederler. Rabia el-Adeviyye’nin, “Allahım! Dünya nimetlerini düşmanlarına, ahiret nimetlerini dostlarına ver, buna Sen kadirsin.” Bayezidi Bistami’nin, “Allahım! Senden sadece Seni istiyorum.” şeklinde yakarması bu tür dualara örnektir. Sûfilerin dualarında naz ve diğergamlık gibi unsurlar da önemli bir yer tutar. Rabia elAdeviyye’nin, “Allahım! Bana azap edersen O’nu sevdim, bana bunu yaptı derim. Ya Rab! Ya namaz kılarken kalp huzuru ver veya kalp huzuru olmadan kıldığım namazları kabul et.” demesi bu tür bir duadır. Bayezidi Bistami’nin, “Ya Rab! Bedenimi cehenneme at ve onu o kadar büyüt ki, cehennemde başkasına yer kalmasın.” demesi de diğergamlık ve şefkat ifade eden dualara örnektir.

  1. yy. velilerinden Şeyh Hamidi Veli (Somuncu Baba) her türlü varlıktan sıyrılarak, Allah’a teslim olup manzum olarak şöyle niyaz etmektedir:

Senden doldu iki cihan

Oldum zuhurundan nihan

Ger bulmayam seni ayan

Ya Rab nola hâlüm benim

 

Dilde kanaat olmaya

Zühd ile taat olmaya

Senden hidayet olmaya

Ya Rab nola hâlüm benim

(Gülseren, Mehmet / Adıgüzel, Yüksel / Cengiz, M Ali, Somuncu Baba, s. 2, Ankara, 1965)

Bu ilâhiyi okuduğumuz zaman Peygamber Efendimizin şu dualarını hatırlıyoruz: “Allah’ım! Seni hamdinle tenzih ederim, Senden başka ilâh yoktur, günahım için affını dilerim, rahmetini talep ederim. Allah’ım! İlmimi artır, bana hidayet verdikten sonra kalbimi saptırma. Katından bana rahmet lütfet. Sen lütfedenlerin en cömerdisin.” (Ebû Davud; Edeb, 108, (5061)) “Allah’ım! Huşu duymaz kalpten Sana sığınırım, kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım, doymak bilmeyen nefisten, faydası olmayan ilimden Sana sığınırım.” (Tirmizî, Daavat. 69. (3478))

Müslümanlar üzerine vacip olan bir dua şekli de salâtı selâmdır. Salât, lügat olarak dua, tebrik, ta’zim manalarına gelir. İslâm dini Resûlullaha salât okumayı, kulluğun ızharında mühim ve müesser bir vasıta kılmıştır. En makbul bir dua olan salât, bütün dualarımızın da makbul olması için başlangıç şartı kabul edilmiştir. Dualarımızın başında, ortasında ve sonunda salâvat okunmalıdır. Resûlüllaha salâtu selâm okumak bizzat Rabbül Aleminin emridir: “Şüphesiz ki, Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salât (ve tekrim) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle de selâm verin.” (Ahzab, 56) Peygamberimiz de, “Kim bana bir kere salât okursa, Allah da ona on salât okur ve on günahını affeder, (mertebesini) on derece yükseltir.” (Nesaî, Sehv, 55) buyuruyor. Delillerini Kur’an ve sünnetten alan tasavvuf büyükleri salâtü selâm okumayı tavsiye etmişler ve Adet hâline getirmişlerdir. Ebû Hureyre (r.a.)’den Nebî (s.a.s.)’in: “Vallahi ben, günde yetmiş defadan çok muhakkak istiğfar ve tevbe ederim.“ Buyurduğunu işittim dediği rivayet olunmuştur. (Sahihi Buhârî Muhtasarı, Tecridi Sarih Terc., 12/335) Her türlü sıkıntı zamanında kusurlarımızdan istiğfar ederek arınmak ve her maksudumuzun husulü için Rabbimize müracaat etmek gerektir.

Musa Tektaş

(Diyanet Avrupa Dergi,Kasım 2004)

Hz. Peygamber’in Dilinden

Dua, bir Müslümanın, Cenab-ı Hak’kın bütün müşkülleri çözmeye kadir olduğuna dair inancının göstergesidir. Bu inanç, insanı iç huzura kavuşturur, ona güven duygusu verir. Hayatın zevkini tattırır. Acı ve üzüntüleri giderir.

İslam’da dua, sadece Allah’a yakarış demek değildir. Dua aynı zamanda yaratıcıya olan
iman ve teslimiyetin bir ifadesidir. Kulluğun özüdür. O, hem imanın pratik bir yansıması olması, hem de amel olarak önemlidir. Bu açıdan dua, insanın Allah nezdindeki değerini de belirlemektedir. Nitekim yüce Allah, “De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan, 77) buyurmaktadır. Hz. Peygamber sözlerinde duanın önemine işaret buyurmuşlar ve kendisi de günlük hayatında sık sık dua etmişlerdir. Bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır “Dua ibadetin özüdür.” (Tirmizi, Deavat,1) Bunun için beş vakit namazın her rekatında okuduğumuz ve Allah’a layık en güzel özgü cümlesi ile başladığımız Fatiha Suresi, en güzel dua ayetlerini içermektedir. Sevgili Peygamberimiz samimiyetle yapılan bir duanın kabul edileceğini şöyle belirtmektedir: ”Şüphesiz ki Allah, çok hayalı ve çok cömerttir. Bir kimse ellerin açıp dua ettiğinde onu boş çevirmekten haya eder.” (Dua,13)

Bu hadis-i şerif, lütuf ve keremi sonsuz olan Rabbimizin kendisine el açıp yalvaran kullarının isteklerine karşılık vereceğini ve onları rahmetinden mahrum bırakmayacağını göstermektedir. Diğer bir hadis-i şerifte ise şu açıklama yer almaktadır: “Herhangi bir Müslüman; bir dua ile Allah’a yalvarırsa bu dua günah işlemek ve akraba ile ilgiyi kesmek için olmadıkça yüce Allah, ona şu üç şeyden birini verir.

-Ya duasını kabul edip istediğini dünyada verir.
-Yahut ona vereceğini ahireti için saklar.
-Veya duasına karşılık ondan dengi bir kötülüğü uzaklaştırır.

Bunun üzerine ashabı kiramdan bazıları:

-“Öyleyse biz çok dua ederiz.” Dediler.

Peygamberimiz de:

– “Allah’ın lütfu ihsanı istediğinizden daha çoktur.” buyurdu.

Sevgili Peygamberimiz duanın Allah katında çok faziletli bir ibadet olduğunu, kendisine dua edip yalvaran kullarını çok sevdiğini bildirmiş ve: “Kabul edileceğine inanarak Allah’a dua ediniz. Biliniz ki; yüce Allah şuursuz ve gaşet içinde bulunan bir kalpten çıkan duayı kabul etmez.” (Tirmizi, Deavat, 11) buyurarak duanın kabul edileceği hususunda tam bir kanaate sahip olmamızı istemiş, şüphe ve tereddüde düşülmemesini vurgulamıştır.
Peygamberimiz, sadece sıkıntıya düştüğümüz ve darda kaldığımız zamanlarda değil, sıkıntısız ve sevinçli zamanlarda da dua etmemizi vurgular. O, bu konuda şöyle buyurur: “Sizin herhangi birinizin duası acele etmediği ve “dua ettim de duam kabul edilmedi” demediği sürece kabul edilir.” (ibn Mace, Dua, 7) “Sıkıntılı ve tasalı zamanlarda duasının Allah tarafından kabul edilmesi kimi sevindirirse o, bolluk ve rahatlıkta çok dua etsin” (Tirmizi, Deavat,11)

Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamberimizin hadis-i şerişerinde dua üzerinde böyle ağırlıklı
olarak durulması, duaya dinimizin verdiği önemi ve müminlerin manevî dünyasındaki yerini göstermektedir. Peygamberimiz, duanın rahmet hazinelerinin kapısını açan bir anahtar olduğunu hadislerinde şöyle belirtmektedir: “Kimin için bir dua kapısı açılırsa, onun için rahmet kapıları açılmıştır.” (Tirmizi, Deavat,101) Bu hadis-i şerifte, dua ile ilâhî rahmet kapısını çalan kimseler için bu kapının açılacağı ve dileklerinin yerine getirileceği müjdelenmektedir. Hayatta arzu ettiğimiz bir işi başarabilmek için, maddî imkanları kullanarak elden gelen gayreti göstermek dinimizin emri olduğu gibi, karşımıza çıkan tehlikelerden korunmak maksadıyla her türlü tedbiri almak da dini görevimizdir. Bunların gerçekleşmesi için her an Allah’ın yardımına muhtaç olduğumuz bir gerçektir. Konu ile ilgili Efendimizin beyanları şöyledir:

“Şüphesiz dua inen belaya da fayda verir. İnmeyene de fayda verir. Ey Allah’ın kulları duaya devam ediniz.” Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere, kaderde yazılı olan ve henüz meydana gelmeyen bir bela ve musibet, dua sebebiyle önlenir. Eğer meydana gelmesi kesinleşmiş ise, dua sayesinde Allah insana sabır ve dayanma gücü verir. Böylece o olayın olumsuz etkileri azalmış ve dolayısıyla meydana getireceği acı ve üzüntü de hafiflemiş olur. Burada şunu da belirtmek gerekir ki, sadece dua ile yetinerek çalışmayı bırakmak son derece yanlıştır. Bu sebeple Müslüman, başarıya ulaşmak için bütün gücü ile çalışacak, bununla beraber kendisine güç ve kuvvet vermesini Yüce Allah’tan isteyecek, tehlikeler karşısında da her türlü tedbiri alacak aynı zamanda bela ve musibetlerden korunmak için Allah’ın himayesine sığınacaktır. Yüce Allah, meydana gelecek olayları takdir ettiği gibi, bunların sebeplerini de takdir etmiştir. Dua da manevî sebeplerden biridir. Karşımıza çıkan herhangi bir tehlikenin, dua ederek Allah’ın yardımı ile önlenmesi de kaderin bir parçasıdır. Cenab-ı Hak, her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Dua da bela ve musibetlerin önlenmesinin sebeplerinden biridir. Bütün olaylar ve bunların maddî ve manevî sebepleri kaderde mevcuttur. Bizim görevimiz sebeplere yapışmak ve sonucu Allah’tan beklemektir.

Bu konuda bizim için en güzel örnek sevgili peygamberimizdir. O, her zaman çalışmayı tavsiye etmiş, tembelliği ve boş oturmayı yermiş, tehlikelere karşıda daima tedbirli olmamızı istemiştir. O, duaların en güzelini yaptığı gibi, en mükemmel tedbirleri de almıştır. Müşriklerin on bin kişilik bir ordu ile Medine üzerine yürüdüğünü haber alan Peygamberimiz, ashabı ile istişare ederek düşmanın şehre girmesini önlemek için Medine’nin çevresine hendek kazmaya karar verdiler. Çok yoğun çalışma ile kısa sürede hendeği kazdılar. Düşman ordusu Medine önlerine gelince hendekle karşılaştı ve içeri giremedi. Dışarıdan şehri kuşattı. Zaman zaman hücuma geçtilerse de, Müslümanlar nöbet bekleyerek bu hücumlara karşı Medine’yi korudular. Peygamberimiz de bizzat sabahlara kadar nöbet bekledi. Düşman yirmi yedi gün boyunca kuşatmayı sürdürdü. Şehirde kıtlık baş gösterdi, Müslümanlar çok sıkıntı çektiler. Yapabilecekleri fazla bir şey yoktu. Onları ancak Allah’ın yardımı kurtarabilirdi. İşte bu sırada Peygamberimiz, düşman ordusunun bozguna uğraması için etkili bir dua yaptı.

Allah’a yalvardı. Çok geçmeden duanın etkisi görüldü. Çünkü Yüce Allah duasını kabul etmişti. Düşman askerlerinin bulunduğu tarafta çok şiddetli bir fırtına çıktı. O kadar şiddetli idi ki, düşmanın neyi varsa alt üst oldu, tutunacak halleri kalmadı. Daha fazla dayanamadılar. Büyük bir korkuya kapıldılar. Fırtına, düşman bırakıp kaçana kadar devam etti. Sabah olunca Medine çevresinde bir tek düşman kalmamış, fırtına da dinmişti. Böylece Müslümanlar büyük bir tehlikeden kurtulmuş oldu.

Bu olayda da görüldüğü gibi, Peygamberimiz düşman tehlikesine karşı hem elden gelen
her türlü tedbiri almış, hem de dua ederek Allah’tan yardım istemiştir. Peygamberimizin yukarıda zikredilen bazı hadislerine göre, insanın ruhunda meydana gelen ruhî sıkıntıların, psikolojik rahatsızlıkların ve kalpteki ümitsizlik hastalığının en tesirli ilacı duadır. Dua, bir Müslümanın, Cenab-ı Hak’kın bütün müşkülleri çözmeye kadir olduğuna dair inancının göstergesidir. Bu inanç, insanı iç huzura kavuşturur, ona güven duygusu verir. Hayatın zevkini tattırır. Acı ve üzüntüleri giderir.

Fiili Dua Nedir?

Dua etmek

Fiili dua; insanın sözlü olarak Allah’tan istediği şeyin zeminini hazırlaması ve Allah’ın koyduğu kanunlara uyması demektir. Söz gelimi, çocuk sahibi olmak isteyen bir kimsenin evlenmesi; sağlık ve afiyet isteyen bir kimsenin yemesine içmesine, sıcağa, soğuğa ve sağlık kurallarına dikkat etmesi; zengin olmak isteyen kimsenin çok çalışması, bir sınavda başarılı olmak isteyen kimsenin sınava iyi hazırlanması, tarlasından, bağından ve bahçesinden bol ürün almak isteyen kimsenin bağına, bahçesine ve tarlasına iyi bakması, gerektiğinde sulaması ve gübrelemesi gerekir. Evlenmeden çocuk sahibi olmayı, sağlık kurallarına uymadan sağlıklı kalmayı, çalışmadan zengin olmayı, iyi hazırlanmadan bir sınavda başarılı olmayı, gerekli emeği harcamadan bol ürün almayı istemek sünnetüllaha aykırıdır.

Yüce Allah, A’raf Suresinin 56. ayetinde umarak ve korkarak dua edilmesini istedikten sonra rahmetinin işlerini en güzel biçimde yapanlara yakın olduğunu bildirerek şöyle buyurmaktadır:

“Korkarak ve umarak O’na dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, işlerini en güzel biçimde yapanlara yakındır. ”
(A’raf, 7/56)

Ayette, Allah’ın rahmetinin “muhsin” olanlara yakın olduğu açıkça beyan edilmektedir. “Muhsin”; iman edip salih amelleri Allah’ı görüyormuş gibi en güzel biçimde yapan kimseye denir. Dolayısıyla bir insan, elinden gelen bütün gayretleri gösterdikten, istediği şeyin zeminini hazırladıktan sonra neticeyi dua ederek Allah’tan istemelidir. Bunun Kur’an’da Açık örneği, Eyyub (a.s.)’ın hastalığından kurtulması için yaptığı dua ve Allah’ın iyileşmesi için ona gösterdiği çözümdür.

Uzun yıllar hastalık çeken Eyyub (a.s.), hastalığının iyileşmesi ve sıkıntısının giderilmesi için Allah’a şöyle dua eder:

“(Ey Peygamberim!) Eyyub’u da hatırla. Hani o Rabbine, ‘Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen merhametlilerin en merhametlisisin’ diye yalvarmıştı.”
(Enbiya, 21/83; bk. Sad, 38/41)

Yüce Allah, Eyyub Peygamberin duası üzerine hastalığının iyileşmesi için;

“Ayağını (yere) vur, işte yıkanacak ve içilecek serin (bir su)”
(Sad, 38/42) buyurur.

Bunun üzerine Eyyub (a.s.) ayağını yere vurur, çıkan sudan içer ve bu su ile yıkanır, neticede iç ve dış bütün hastalıkları iyileşir. (Enbiya, 21/84)

Yüce Allah, bu örneği, ibadet/dua eden kulları için bir öğüt olduğunu bildirmektedir:

“(Bu), ibadet eden / dua eden bütün kullar için bir öğüttür.”
(Enbiya, 21/84)

Derdinden kurtulmak isteyen bir hasta düşünelim; hasta hem iyileşmesi, şifa vermesi için Allah’a dua etmeli, hem de hastalığı için gerekli olan tıbbi çarelere başvurmalı, doktorların tavsiyesine uymalı, ilaç kullanmalı, gerektiğinde ameliyat olmalıdır. Birinci yapılan, sözlü dua; ikinci yapılan ise fiili duadır. Tıbbi çarelere başvurmak ile de yetinilmemeli, “derdi veren Allah dermanı da verir” inancı ile dua edilmelidir.

dua

Eyyub (a.s.), hem sözlü hem de fiili dua yapmıştır. Peygamber Efendimizin; Hendek savaşında sadece sözlü olarak Allah’tan yardım istemekle kalmayıp şehrin etrafına hendek kazması da fiili duadır. Peygamberimiz (s.a.s.); “hendek kazdık, düşman şehre giremez, kendimizi garantiye aldık” demedi, düşman ordusunun bozguna uğraması için yüce Allah’a dua etti, yalvardı. Yüce Allah duasını kabul etti. Düşmanın bulunduğu tarafta çok şiddetli bir fırtına çıktı, düşmanın neyi varsa alt üst oldu, daha fazla dayanamadı, büyük bir korkuya kapıldı ve Medine’yi terk etmek zorunda kaldı. Yüce Allah, peygamberimizin sözlü ve fiili duasını kabul etmiş, Müslümanları düşmandan korumuştu. Peygamberimiz (s.a.s.), Bedir savaşında da gerekli bütün askeri tedbirleri aldıktan sonra yardım etmesi için Allah’a dua etmiş, Allah da bin melekle yardım etmiştir. (Enfal, 8/9-11) Aynı şeyleri, manevi ve uhrevi nimetler için de söyleyebiliriz. Mesela, işlediği günahlarının affını isteyen bir kimsenin, “ey Rabbim! Beni affet, bağışla” diye yalvarması sözlü dua, günahları terk edip Allah’ın emrine yönelmesi, işlediği günahlara bir daha dönmemesi ve salih ameller işlemesi, fiili duadır. Mü’minin, “Allah’ım! Cennetini bana nasip et” demesi sözlü dua, iman edip salih ameller işlemesi, Allah’ın emir ve yasaklarına uyması fiili duadır. Sadece sözlü dua ile yetinmek, fiili duayı terk etmek, insanı istediğine kavuşturmaz.

Mü’min istediği şeyin zeminini hazırlamalı, fiil öncesinde de sonrasında da dua etmelidir. Fiil öncesinde yapılan sözlü dua, başarılı olmak için bir hazırlık ve ruhi bir arınmadır. Fiil sonrasında yapılan sözlü dua ise; o fiilin başarı ile sonuçlanmasını ve harcanan emeğin ve çabanın boşa gitmemesini yüce Allah’tan istemek, fiilini O’nun takdir, irade ve yardımına havale etmektir. Sadece sözlü dua edip fiili duayı terk etmek de, yalnızca fiili dua yani eylemle yetinip, sözlü olarak ilahi yardımı dilemekten uzak durmakta hatalı bir davranıştır. Öte yandan insan, iradesi dışında kalan ve gücünü aşan konularda da Allah’ın yardımını, lütfunu ve ihsanını ister. Allah için her şey mümkündür, O’nun her şeye gücü yeter.

Ayet ve hadislerde bunun örnekleri vardır. Mesela Zekeriya (a.s.), yüce Allah’tan Bir evlat istemiş, eşi çocuk yapacak çağı geçtiği halde Allah, ona çocuk yapma imkanı vermiş ve Yahya’yı dünyaya getirmiştir. Kur’an’da bu husus şöyle ifade edilmektedir:

“Biz onun (Zekeriyya’nın) duasını kabul ile icabet ettik de kendisine Yahya’yı ihsan ettik ve eşini (doğum yapmaya) elverişli hale getirdik…”
(Enbiya, 21/90)

Ayetin devamında Zekeriya (a.s.) ve eşinin umarak ve korkarak Allah’a dua ettiği bildirilmektedir.

Peygamberimizin bildirdiğine göre yağan yağmur sebebiyle bir mağaraya sığınan, yuvarlanan bir taşın mağaranın ağzını kapatması ile içeride kalan üç mümin, yaptıkları en güzel amellerini dile getirerek Allah’a dua etmişler, mağaranın ağzındaki taş, dua ile oradan yuvarlanmış ve kurtulmuşlardır. Dolayısıyla müminler, yaptıkları işlerde başarıya ulaşmaları, işlerinin akim kalmaması için iş öncesinde ve sonrasında dua ettikleri gibi aciz oldukları konularda ve beklenmedik afet ve musibetlere karşı koruması için de Allah’a dua ederler.

Sonuç olarak dua; biri fiil ve hal ile diğeri söz ve kalp ile yapılmak üzere iki kısma ayrılır. Fiil ve hal ile yapılan dua, kişinin ulaşmasını arzu ettiği şeyin oluşmasını gerekli kılan sebeplere başvurmasıdır. Çiftçinin tarlasını sürüp tohumunu ekmesi, bakımını yapıp onu sulaması fiille yapılan bir duadır. Ürünün elde edilmesi için gerekli olan bu sebeplere başvuran çiftçi, “Allah’ım! Üzerime düşen gerekli sebeplere başvurdum. Senden rızık istiyorum” diye dua etmiş demektir. Lisan ve kalp ile yapılan dua ise, kişinin gücünün yetmediği şeyleri, bela ve musibetlerden korumasını, işlerinde kolaylıklar ihsan etmesini Allah’tan istemesi demektir.

 

Kaynak: dua.diyanet.gov.tr