Duayı Terk Ettirme!

Allah Teâlâ’nın rahmeti sonsuzdur, lütfu geniştir; O dilediğine, dilediğini, dilediği kadar veriri, ancak dilemesiyle verir. O neyi murad etmişse, olmuş ve olacak da odur, gerçek ve tek Malik, Hakim, Varis, Kadir ancak ve ancak O sahib-i kâinattır.

Kullarına çokça merhametiyle zaman ve mekânları, gün ve saatlerle vakitleri, kullarının mağfiretine, selâmetine, ebedi saadetlerine vesile kılan Allah… Vadini yerine getirecek, burada verdiği gibi imanın nuru, gönül huzuru, kalp süruru ile kullarını ağırlayacak, cennet sofralarında daimi doyuracak Allah…

Bütün peygamberleri ve hususiyle de, son peygamberi ve son kitabı ile emir ve yasağını açıkça bildiren, kullarını ibadet ve taate, ihlâsa, tövbe ve duaya davet eden, teşvik eden, çağıran Allah…

“Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin! Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” (A’raf, 55)

“(Ya Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şüphe yok ki ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm; öyle ise onlar da benim için (davetime) icabet etsinler; ta ki hak yolu bulsunlar.” (Bakara, 186)

“Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza cevap vereyim)! Şüphesiz benim ibadetimden (yüz çevirip) kibirlenenler, yakında zelil olan kimseler olarak cehenneme gireceklerdir!” (Mümin, 60)

“Allah, arzı size kalınacak bir yer, göğü ise (üstünüze) bir bina (tavan) kılandır. Hem sizi şekillendirdi de suretleriniz güzel yaptı ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. İşte Rabbiniz olan Allah (nimetleri veren)dir. (Ve) işte âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!” (Mümin, 64)

Elçilerini de, zamanı da, bizi de, yoktan var edip hadsiz merhametiyle kuşatan, Zatının kutsiyetiyle, zamanları, mekanları bereketlendirdiği gibi amellerimizi, ömürlerimizi, nefeslerimizi bereketlendiren, kalplerimizle ruhlarımızı kandil kandil aydınlatan; bizleri seven, koruyan, yücelten, devamla ve fazlasıyla nimetlendiren, duayla ellerimizden tutan Allah…

imaileamelHakikatte, her yerde ve her bir anda, sesimizi işiten, bizden, yapıp ettiklerimizden, tutup işlediklerimizden haberdar, günde defalarca kalplerimize nazar edip, kalplerimizi evirip çeviren Allah, kendisine bağlılığımız, sadakatimiz ve samimiyetimiz, niyetimiz nispetinde, amellerimize bire bin, bire binler vereceğini, dualarımıza icabet edeceğini Mukaddes Kitabı ile söylemekte, vicdanlarımız ile kendi kendimize bildirmektedir.

“(Ey Resulüm!) De ki: “Eğer duanız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin?…” (Furkan, 77)

“De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin! Hangisiyle dua etseniz, işte en güzel isimler O’nundur…”

“Ve de ki: “Hamd O Allah’a mahsustur ki, çocuk edinmemiştir; hem mülkte kendisine hiçbir ortak olmamıştır; acizlikten (münezzeh olduğundan) dolayı O’nun için hiçbir yardımcı da olmamıştır. Artık O’nu tekbir getirerek yücelt!” (İsra, 110-111)

Rabbim, bırakma bizi, bizi perişan etme, bizlere merhametinle muamele et; güzel Rabbim, büyük Rabbim, yücelerden yüce Rabbim… duayı unutturma akıllarımıza, duayı bıraktırma dillerimize, duayı terk ettirme yüreklerimize, ellerimize, özlerimize….

Tut ellerimizden… büyüklüğünle, hayrınla, adınla, yadınla…

O Zata sonsuz hamd ü senalar olsun…

Ki, O’nun Zatı bütün kusur ve noksan sıfatlardan müberradır…

 

Duanın Unsurları

Çağımızda şehirlerin kalabalık oluşuna rağmen birçok insan, yalnızlıktan şikayet etmektedir. Fertler arasındaki iletişim zayıflığı, sevgi yetersizliği, komşuluk ve arkadaşlık bağlarının zayıflaması sebebiyle insanlar, birbirlerine yabancılaşmıştır. “Ferdîleşme” olarak adlandırılan bu olgu, bireylerin hayata bakışlarını da olumsuz etkilemektedir. Böylece insan, kalabalıklar içinde yalnızlık çeken bir varlık konumuna düşmektedir. Bu nedenlerle stres, gerilim, sıkıntı ve yalnızlığın sonucu “depresif” hasta sayısı her geçen gün artmaktadır.

Endişe, güvensizlik, trafik sıkışıklığı, ulaşım zorluğu, iş hayatındaki rekabet, gelecek hakkındaki belirsizlik ve geçimsizlik gibi olgu ve kaygılar, kişinin ruh hâlini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tür bunalım ve çıkmaza giren bir kısım insan, olumsuz eylem ve davranışlara, sakinleştirici ve uyuşturucu maddelere yönelmektedir. İşte bu gibi durumlarda insandaki Allah ve âhiret inancı ön plana çıkar; sabır, irade, azim, çalışma, tevekkül ve dua gibi dinî değerler, insanları zorluklara karşı motive eder, psikolojik rahatlama sağlar, yalnızlık hissini ortadan kaldırır, manevî güç verir.

Dua müminler için; manevî bir sığınaktır, yardım, moral ve güç tazeleme kapısıdır. Bu itibarla dua, Müslümanın hayatının ayrılmaz bir parçasıdır, gecesinde ve gündüzünde, evinde ve iş yerinde, gönlü ve dili hep duadadır Müslümanın. Duası kabul olan kullar arasına girebilirse insan, dünya ve âhiret mutluluğuna ermiş demektir.

Mümin, usûl ve âdâbına uygun olarak dua ettiği zaman duası kabul olur ve bunun faydasını ve etkisini dünya ve âhirette görür. Yüce Allah, ayetlerde dua edenin duasını kabul edeceğini bildirmektedir:

Kullarım, sana Ben’den sorarlarsa (onlara söyle): Ben (onlara) yakınım, dua eden, Bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O hâlde onlar da Bana karşılık versin (Benim çağrıma uysunlar), Bana inansınlar ki, doğru yolu bulmuş olalar.” (Bakara, 186) “Yahut dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden) kaldırıyor?” (Neml, 62)

Birinci ayette dua edenin duasının kabul edileceği, ikinci ayette ise darda ve sıkıntıda kalanın sıkıntısının giderileceği bildirilerek Allah’ın dualara icabet ettiğine işaret edilmektedir.

Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” (İbrahim, 39); “O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin! Çünkü Rabbim yakındır, (duaları) kabul edendir.” (Hûd, 61) anlamındaki ayetlerde ise Allah’ın kullarına yakın, duaları işiten ve duaları kabul eden olduğu bildirilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) de;

Allah, hayâ sahibidir, çok kerimdir. Bir insan iki elini kaldırıp kendisine dua ettiği zaman, o kalkan iki eli boş çevirmekten hayâ eder.” (Tirmizî, Deavât,118) anlamındaki hadisi ile Allah’ın duaları kabul edeceğini beyan etmiştir.

Medineli Müslümanlardan Ebû Ümâme adlı sahabîyi mescitte kederli bir şekilde otururken gören Rasûlüllah (s.a.s.), ona; ‘Namaz vakti değil, niçin mescitte oturuyorsun? diye sorar. Sahâbî; “Üzüntülerim ve borçlarım sebebiyle buradayım, ey Allah’ın Rasûlü!” diye cevap verir. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.); “Söylediğin zaman, Allah’ın üzüntünü ve borçlarını gidereceği bir dua öğreteyim mi sana?” der. Sahâbî; “Evet, öğret ey Allah’ın Elçisi!” karşılığını verir. Peygamberimiz (s.a.s.) ona, şu duayı öğretir ve akşam sabah okumasını tavsiye eder: “Allah’ım! Kederden ve hüzünden Sana sığınırım, acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten Sana sığınırım, borç altında ezilmekten ve insanların kahrından Sana sığınırım.” Sahâbî; “Hz. Peygamber’in öğrettiği duayı okudum; Allah da üzüntümü ve borçlarımı giderdi.” demiştir. (Ebû Dâvûd, Vitir, 32)

Sırf sözle yapılan bir dua ile çalışmadan borçlar nasıl ödenecek? Sahâbîye öğretilen duanın cümleleri arasında; “Acizlikten ve tembellikten Allah’a sığınırım diye dua et” sözünün bulunması bir mesajdır. Bu mesaj ile “Ey Ebû Ümâme! Üzüntülerin ve üzüntülerine sebep olan borçların, mescitte de olsa, oturmakla ortadan kalkmaz, acizliği ve tembelliği bırak, çalış, bu konuda Allah’tan yardım iste, harekete geç, borçlarını ödemenin yollarını ara, mescitte oturup beklemekle ne üzüntün, ne de borcun biter.” demek istenmiştir.

Dua bir ibadet ve bir zikir olduğu için dua eden mutlaka ilâhî emre uymuş, itaat etmiş ve sevap kazanmış olur. Dünya ile ilgili isteklerini yüce Allah, kulun yararına göre hemen verebileceği gibi bir müddet sonra da verebilir veya duasının karşılığı âhirete bırakılmış olabilir. Dolayısıyla, dünya hayatına yönelik talepleri karşılanmayan kişi, duam kabul edilmedi dememelidir. Peygamberimiz (s.a.s.); dua edene yüce Allah’ın, isteğini ya dünyada hemen vereceğini veya âhirette vereceğini ya da istediği iyilik kadar kötülüğünün giderileceğini bize haber vermiştir: “Allah’a dua eden herhangi bir insan yoktur ki, duası kabul edilmiş olmasın. Günah işlemediği, yakınları ile ilişkisini kesmediği ve isteğinde acele etmediği sürece, Allah ona ya dünyada istediğini hemen verir veya isteğini âhirete bırakır ya da duası nispetinde günahlarını bağışlar. Sahabe, “Ey Allah’ın Elçisi! Nasıl acele edilir? diye sordular. Hz. Peygamber, “Kulun, Rabbime dua ettim de duama icabet etmedi demesidir.” buyurur. (Tirmizî, Deavât, 133)

Duanın makbul olabilmesi için, bir kısım usûl, âdâp ve kurallara riayet edilmesi gerekir. Bu usûl, âdâp ve kuralları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Duaya eûzü besmele, Allah’a hamd ve Peygambere salât ve selâm ile başlanmalıdır: Dua öncesinde Müslüman, ruhen ve bedenen duaya hazır hâle gelmeli, mümkünse abdest alıp kıbleye dönülmelidir. (İbn Mâce, Dua, 13) Her hayırlı işte olduğu gibi duaya da eûzü ve besmele çekerek başlamalıdır.
  2. Duadan önce tövbe ve istiğfar edilmelidir: Günah işleyen bir kulun duası kabul edilmeye layık değildir. Peygamberimizin şu hadisi çok dikkat çekicidir.

“Allah yolunda seferler yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini semaya kaldırarak, “Ya Rabbi” Ya Rabbi” diye yalvarıyor. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böyle birisinin duası nasıl kabul olur?” (Müslim, Zekât,19)

Bu itibarla mümin duaya başlamadan önce günahlarını itiraf edip, ihlâs ile Allah’a tövbe etmeli ve affını dilemeli, sonra dua yapmalıdır.

  1. Dua ederken mümkünse kıbleye dönülür (Buhârî, Deavât, 24), ellerin içi açılır, parmaklar omuz hizasına kadar, başı geçmeyecek (İbn Hibbân, Ed’ıye, No: 878) ve koltuk altları görünecek şekilde semaya kaldırılır. (Buhârî, Deavât, 22) Dua sonunda eller yüze sürülür. (Tirmizî, Deavât, 1) Dua esnasında gözler semaya dikilmez.
  2. Esma-i Hüsna ile dua edilmelidir: Yüce Allah, Kur’an’da; “En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’na o güzel isimler ile dua edin.” (A’râf, 180) anlamındaki ayeti ile kendisine, güzel isimleriyle dua edilmesini emretmektedir. Hem Kur’an’da hem de hadislerdeki dua örneklerinde bunu görmekteyiz.
  3. Kısık bir sesle ve yalvararak dua edilmelidir: Bağırıp çağırarak, yüksek ses ve riya ile değil; yalvararak ve kısık bir sesle dua edilmesi Allah ve Peygamber’in emridir: “Rabbinize yalvararak ve içten dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” (A’râf, 55) “Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma.” (A’râf, 205)

Sahabeden Ebû Musa el-Eş’arî der ki: Allah Rasûlü ile birlikte bulunduğumuz bir seferde, tepelere çıktıkça, derelere indikçe, yüksek sesle tekbir ve tehlîl getiriyorduk. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Ey İnsanlar! Kendinizi yormayınız. Çünkü sizler sağır ve uzaktaki birine değil, her an sizinle olan, her şeyi duyan Allah’a dua ediyorsunuz.” buyurarak bizi uyardı. (Buhârî, Cihâd,131; Müslim, Zikir, 44, Dua, 44) demiştir.

Beni zikrettiği ve dudaklarını Benim için hareket ettirdiği zaman Ben kulumla beraberim.” (Hâkim, Deavât, I, 496) anlamındaki kutsî hadiste beyan edildiği gibi, biz nerede olursak olalım Allah bizimle beraberdir. Allah bizim kısık sesle bile olsa yaptığımız duaları duyar. Bu itibarla, duada bağırıp çağırmak, süslü olsun ve beğenilsin diye yapmacık hareketlerde bulunmak doğru değildir. Duayı sessizce ve yalvararak yapmak, ihlâsın gereğidir. Yüksek sesle yapılan duaya, riya karışabilir. Bu sebeple Hanefî bilginler, namazda Fatiha sonunda “âmin” kelimesini sessiz söylemenin daha faziletli olduğu ictihadında bulunmuşlardır. Dualar, ibadet şuuruyla, dinî vakar ve ölçülere uygun olarak yapılmalıdır. Mânâ yavanlığı taşıyan, tumturaklı ifadelerle hüner göstermeye girişmek, duanın amacına ve ruhuna aykırıdır. Kur’an ve Sünnet’te yer alan dualar, kapsamlı ve veciz sözler tercih edilmeli, tekellüf, kafiye ve seci yapmaktan kaçınılmalıdır.

  1. Ümit ve korku içinde dua edilmelidir: İnsan, dua ederken, Allah’a karşı saygı ve azabından korku içinde bulunmalı, aynı zamanda istekli ve ümitli olmalıdır. Yüce Allah, “Korkarak ve umarak O’na dua edin. Muhakkak ki, Allah’ın rahmeti, sözü ve işi en iyi bir şekilde yapan müminlere yakındır.” (A’râf, 56) buyurmakta, ümit ve korku içinde dua edenleri övmektedir: Mümin, ilâhî azaptan korku içinde bulunmakla birlikte, yaptığı duayı Allah’ın kabul edeceği inancı ve düşüncesini taşımalıdır. Çünkü yüce Allah Kur’an’da, “Rahmetim her şeyi kaplamıştır.” (A’râf, 156) buyurmuştur.
  2. İhlâs ile ve bilinçli olarak yapılmalıdır: Dil ile dua cümlelerini söylerken, zihin başka düşüncelere dalmamalı, insan, bütün varlığı ile Allah’a yönelmeli, bilerek ve isteyerek, ihlâs ve samimiyetle dua etmelidir. “O diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde dini sadece Allah’a özgü kılarak ihlâsla O’na dua edin / ibadet edin. Her türlü övgü, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (Mümin, 65) “Biliniz ki, Allah gafil bir kalpten gelen duayı kabul etmez.” (Tirmîzî, Deavât, 66) anlamındaki hadis, duanın ihlâslı ve şuurlu yapılması gerektiğini ifade etmektedir.
  3. Kabul olacağına inanılarak dua edilmelidir: Mümin dualarını Allah’ın kabul edeceğine inanarak dua etmelidir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.); “Kabul edileceğine kesin bir şekilde inanarak Allah’a dua edin.” (Tirmîzî, Deavât, 66) tavsiyesinde bulunmuş ve “Dua ettiğiniz zaman, isteğinizi kesin olarak isteyin.” (Buhârî, Deavât, 21) buyurmuştur.
  4. Salih amel ve hayırlı işler vesile edilmelidir: Mümin, duanın kabul olması için işlediği sâlih ve hayırlı amelleri vesile edebilir. Bunun örnekleri hadislerde vardır.
  5. Israrla dua edilmelidir: Mümin, yüce Allah’tan isteğinde ısrarlı olmalı, isteğim yerine gelmedi diye duadan vazgeçmemelidir. “Şüphesiz ki Allah, ısrarla dua edenleri sever.” (Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, er-Ricâ Minallah, No: 1108) anlamındaki hadis buna işaret etmektedir.
  6. Meşru şeyler istenmeli, ölçülü olunmalı, aşırı gidilmemelidir: İşlenmesi ve istenmesi dinimizce günah sayılan konularda dua edilmemelidir. Çünkü bu tür dualar kabule şayan olmaz. Peygamberimiz (s.a.s.), “Kul, günah talep etmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icabet görmeye (kabul edilmeye) devam eder.” (Müslim, Zikir, 25) buyurmuştur. Çünkü dinin haram kıldığı ve yapılması günah olan şeylerin elde edilmesini istemek, Allah’a saygısızlıktır.
  7. Sadece sıkıntılı zamanlarda değil, her zaman dua edilmelidir: Sadece darlıkta, sıkıntıda veya bir korku, kaza ve felâketle karşı karşıya gelindiği zaman değil; varlıklı ve sağlıklı zamanlarda, huzur ve rahatlığın hüküm sürdüğü anlarda da dua edilmelidir. Kişi sıkıntıya, darlığa ve zorluğa karşı sabır ve dua ile ayakta kalmaya çalıştığı gibi, nimetlere kavuşması durumunda da şükredip dua etmelidir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Sıkıntılı ve musibete uğradığı zamanlarda Allah’ın duasını kabul etmesini isteyen kimse, rahat zamanlarında çok dua etsin.” (Tirmizî, Deavât, 9) buyurmuştur.
  8. Sadece Allah’a dua edilmelidir: Dua, sadece Allah’a yapılmalı, araya başka aracılar sokulmamalıdır. Her namazda okuduğumuz Fatiha suresinde, “Sadece Sana ibadet eder, sadece Sen’den yardım dileriz.” diyerek bunu dile getiriyoruz. Yüce Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. (Kâf, 16) Bu sebeple ne istersek, aracısız O’ndan istemeliyiz.
  9. Özellikle mübarek gün ve geceler tercih edilmelidir: Dua, her zaman ve her yerde yapılabilir. Bununla birlikte Arefe günü ve geceleri, Ramazan ayları, cuma ve bayram gün ve geceleri, seher vakitleri, gecenin üçte ikisi, sabah ve akşam vakitleri, ezan ile kamet arasında, secdede ve namaz akabinde yapılan duaların kabul edileceği ile ilgili hadisler vardır. Mesela Kur’an’da akşam ve sabah dua edilmesine işaret edilmektedir. Yine muttakilerin Kur’an’da, seher vakitlerinde Allah’tan bağışlanma diledikleri (Zâriyât, 18) bildirilmektedir.
  10. Dua sonunda “âmin” ve “Ya Rabbi! Duamı kabul et.” denilmeli (İbrahim, 40), Peygamberimize salât ve selâm getirilmeli ve Fatiha suresi okunmalıdır.

Sonuç olarak; dua bir ibadettir. Dua eden insan, Allah’a kulluk etmiş ve isteklerini Allah’a arz etmiş olur. Dua eden mümin sıkıntı ve üzüntülerden kurtulur. Duanın kabul olması için duanın zikrettiğimiz usûl ve âdâbına uyulmalıdır. İsteklerimizi sadece sözlü olarak dile getirmekle yetinmemeli, aynı zamanda arzu ettiğimiz şeyleri elde etmek için çalışmalı ve sebeplere yapışmalıyız. Samimiyetle dua edersek, Rabbimiz dualarımızı kabul buyuracaktır.

Doç. Dr. İsmail Karagöz

Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetçisi

Dua Kelimeleri

Günlük hayatımızda dilimizden düşmeyen, farkında olarak veya olmayarak dua ettiğimiz kelimeler vardır. Bir müminin dünyasında çok büyük anlamlar ifade eden bu kelimelerin yeri nasıl doldurulur. Elbette yerlerine bir şey koymak mümkün değildir bu kelimelerin. Bir yakınımız amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Hep bir ağızdan dua dileklerinde bulunulur. Niyazımız, yakarışımız Allah’adır. Yalnız O’na sığınır ve yalnız O’ndan yardım dileriz. -eş-Şafî adıyla- “Allah, şifalar versin” deriz ve en güzel makamdan yardım dileyerek oradan ayrılırız… Ölümü bir son olarak düşünenler tıbbın, tedavinin tükendiği, çaresizliğin insanı tükettiği yerde ne hissederler acaba? Halbuki avuçları açıp yakarmak ve yalvarmak; sevinci ve üzüntüyü O’nunla paylaşmak ne güzeldir, darlıkta ve genişlikte.

Günlük hayatta sık kullandığımız inşallah, maşallah, sübhanallah, biiznillah gibi kelimeler, iki dünya  arasında nasıl yankı buluyor acaba hiç düşündük mü? Üstad Necip Fazıl;

Dua, dua eller karıncalanmış;

Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış

Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış.

derken “duanız olmasaydı…”yı şerhetti belki de. Müminin hayatının merkezinde olan belki de en önemli kelime inşallah’tır. Allah izin verirse, Allah nasip ederse, O müsaade ederse, yolumuzu açarsa, önümüzü aydınlatırsa, ayaklarımıza güç kuvvet verirse vs. Mutlu bir başlangıçta, bir yolculukta, sevinçli bir haberde, üzüntüleri dindiren teselli cümlelerinin ve daha pek çok olmuş, olacak şeylerin öncesinde ve sonrasında inşallah deriz. Yeni bir işe girmişizdir, “İnşallah hakkınızda hayırlısı olur” denir. Yola çıkarken, “İnşallah sağ salim gidip dönersiniz” denir. Yeni bir atama olduğunda, “Hayırlı hizmetler edersiniz inşallah” denir vs. Kelam-ı İlahi ile de sabittir ki, “İnşallah”sız işe başlamak, yola çıkmak Yaradan’ın kudret, kuvvet ve azametine dayanmamak manasına gelir ki, bu durum müminlerin, her daim görüp gözeten, gizli aşikar her şeyi bilen Rablerine karşı yapacakları hatalardan biri olacaktır. İnsanı ruh dinginliğine ulaştıracak, içini ferahlatacak, manevi boşluğunu dolduracak yüce bir söz inşallah. Allah’ın izni ve inayetine güvenmek, ne kadar yeri dolmaz ve şumüllü bir kavrayıştır. Elbetteki dilimizde vird edindiğimiz sözler bundan ibaret değil. Bundan çok daha fazlası zikredilebilir. Mesele, önce farkında olmadan söylediğimiz kelimelerin farkına varabilmektir. Kelimelerin ruhunu kazanması ise, bizim onu doğru şekilde kullanmamıza bağlıdır.

Kâmil Büyüker

(Diyanet Avrupa Dergi, Ekim 2006)

 

 

Hz. Muhammed ve Sünnetleri

Peygamber Efendimizin sünnetleri;

  1. Alışverişte Pazarlık yapmak
  2. Artık bırakmamak
  3. Misafire ilgi göstermek
  4. Birbirini sevmek
  5. Çocukların başını okşamak
  6. Sevdiğini söylemek
  7. Yastıksız yatmamak
  8. Sohbet etmek
  9. Affetmek
  10. Sessiz ağlamak
  11. Yerde yemek yemek
  12. Ekmeği elle koparmak
  13. Kıyafeti katlamak
  14. Koşmamak
  15. Koku sürmek
  16. Çalışmak
  17. Teşekkür etmek
  18. Yemeklerin ağzını kapatmak
  19. Yünlü güzel elbiseler giymek
  20. Saç uzatmak
  21. Saç kısaltmak
  22. Saç örmek
  23. Çatlak bardaktan su içmemek
  24. Heybetli görünmek
  25. Perşembe günü tırnak kesmek
  26. Beyaz yeşil giyinmek
  27. Kabak yemek
  28. Ölümü hatırlamak
  29. Yeri gelince konuşmak
  30. Süt içmek
  31. Yoldaki engeli kaldırmak
  32. Doymadan kalkmak
  33. Düzenli olmak
  34. Ezanı dinlemek
  35. Yemeği yavaş yemek
  36. Hasta iken hamdetmek
  37. Mideyi 1/3 su. 1/3 yemek. 1/3 hava alacak şekilde boş bırakmak
  38. Sıcak yemeği üflemeden yemek
  39. Paylaşırken çok olanı diğerine vermek
  40. Kötülüğe iyilik ile mukabele etmek
  41. Yolda yürürken konuşmamak,
  42. Ezan okunurken hiçbirşey yapmadan oturmak,ve tekrar etmek
  43. Her işe besmele ile başlamak,
  44. Cuma günü tırnak kesmek,
  45. Her cuma sadaka vermek,
  46. Suyu üç yudumda içmek,
  47. Bir şey yerken üç parmakla yemek,
  48. Orucu su veya hurma ile açmak,
  49. Yatarken sağ tarafa yatmak,
  50. Misafirliğe giderken tatlı götürmek,
  51. Her şeyi giyerken sağdan giymek, çıkarırken soldan çıkarmak,
  52. Kırk gün hiç ara atlatmadan aç karnına siyah kuru üzüm yemek,
  53. Evden her çıkarken taze abdest almak,
  54. Tuvalete ve banyoya sol ayakla girip, sağ ayakla çıkmak,
  55. Cami ve medreselere sağ ayakla girip, sol ayakla çıkmak,
  56. Yolda ayağa takılan herşeyi kenara koymak,
  57. Banyo ve tuvalete tükürmemek,
  58. Tuvaletten çıkınca elleri yıkamak,
  59. Hasta ve yaşlıları ziyaret etmek,
  60. Meyvenin çekirdeğini sol elle çıkarmak,
  61. Yüzme öğrenmek ve ok atmayı bilmek,
  62. İnsanları yüzüne karşı övmemek,
  63. Yemek yerken başkalarının yediğine bakmamak,
  64. Yemek yerken kendi önünden yemek,
  65. Sabah kalkınca üç kere burnunu sümkürmek,
  66. Cuma günleri beyaz elbise giymek,
  67. Ayakkabıları düzüne çevirip giymek,
  68. Sofraya oturmadan elleri yıkamak,
  69. Sofrada yeşillik ve sirke bulundurmak,
  70. Yemek tabağının dibini sıyırmak,
  71. Sofra kırıntısını sağ elin işaret parmağı ile yemek,
  72. Sofraya iyice acıkmadan oturup, doymadan kalkmak,
  73. Toplulukta gizli konuşmamak,
  74. Mezar başlarını okumamak,
  75. Misafire hoşaf suyu ikram etmek,
  76. Kurban bayramında, kurbanın kemiklerini kırmadan toprağa gömmek,
  77. Arabaya binice”3 kere elhamdülillah, 3 kere allahu ekber, 1 kerede la ilahe illallah”demek,
  78. Yemekten sonra tatlı yemek,
  79. Lapıya gelen çocuğa bir şey vermek,
  80. Hergün 100 tane estağfirullah demek,
  81. Öğle uykusu uyumak,
  82. Gülsuyu kullanmak,
  83. Sofraya büyüklerden önce oturmamak,
  84. Kendi önünden yemek, aç gözlülük yapmamak,
  85. Güler yüzlü olmak, kusurları af ile karşılamak,
  86. Sıla-i rahîm yapmak (akraba ziyareti),
  87. İlk verilen sözün tutulmak,
  88. Konuşurken gözbebeğinin içine bakarak konuşmak,
  89. İyiliği en çok emretmek, kötülüğü nahyedmek
  90. Selâm vermek ve yemeği iki öğün yemek,
  91. Tane tane konuşmak, anlaşılmayan şeyi 3 kere anlatmak,
  92. Her gece göze sürme çekmek,
  93. Misvak kullanmak,
  94. Kötülük yapana iyi muamele etmek,
  95. Gusülden sonra iki rekat namaz kılmak,
  96. Tuvalete girerken çıkarken dua etmek,
  97. Cuma gününde et yemek,
  98. Tesbihat okumak
  99. Saç taramak
  100. Sağ elini kaldırıp oturmak
  101. Dizleri üzerine oturmak
  102. Otururken bağdaş kurmak
  103. Yatarken Felak Nas okumak
  104. Dizleri karnına doğru çekip yatmak
  105. Sol eli dizleri üzerine koyup yatmak
  106. Sağ eli yanağının altına koymak
  107. Kıbleye yönelip yatmak
  108. Sağ elle alıp sağ elle vermek
  109. Misafir ağırlamak
  110. Misafire ilgi göstermek
  111. Misafiri uğurlamak
  112. Misafiri tekrar davet etmek
  113. Davete icabet etmek
  114. Birbirine sabretmek
  115. Birbirinin kusurunu örtmek
  116. Sohbet etmek
  117. Arkadaş ziyaretinde bulunmak
  118. Çalışmak
  119. Hal hatır sormak
  120. Sadaka vermek
  121. Dişleri fırçalamak ve beş vakit misvaklamak
  122. Kapıyı üç kere çalmak Kim o denildiğinde ismini söylemek
  123. Kapı açıldığında yan durmak
  124. Aynaya bakınca dua etmek
  125. Kapıdan sağdan girene yol vermek
  126. Birbirini uyarmak
  127. Kur’an-ı Kerim ve tefsir okumak
  128. Ayakkabı giymeden önce silkelemek
  129. Tuvaletten sonra üç kere elleri yıkamak
  130. Tuvaletin kabını su dolu bırakmak
  131. Tuvalette ve banyoda konuşmamak
  132. Birbirine güzel koku ikram etmek
  133. Elleri ve yüzü kurulamamak
  134. Elleri ve yüzü yemekten önce kurulamak
  135. Abdest alırken yüzüğü çevirmek
  136. Malayani (boş) konuşmamak ve dinlememek
  137. Secdeyi sünnet üzere katlamak
  138. Dua ederken elleri yere kapatmak
  139. Gusülden sonra ayakları soğuk su ile yıkamak
  140. Temiz giyinmek
  141. Sabah uyanınca el yıkamak
  142. Yemekte güzel konuşmak
  143. Birbirine iltifat etmek
  144. Birbirine süt ikram etmek
  145. Birbirine yastık ikram etmek
  146. İstişare yapmak
  147. Yardımlaşmak
  148. Sürmek ile dışarı çıkmamak
  149. Gıybet etmemek
  150. Gıybet edince uyarmak
  151. İhlaslı olmak
  152. Gelen misafire yer vermek
  153. Ayaktakine yer vermek
  154. İsraf etmemek Işıkları söndürmek
  155. Kapıyı örtmek
  156. Ahireti çok düşünmek
  157. Hz. Usame’yi sevmek
  158. İlim öğretmek
  159. Kaşları düzeltmek
  160. Yumurtayı yıkamak
  161. Sebze ve eti yıkamak
  162. Akşam bulaşık bırakmamak
  163. Vakıa Suresini okumak
  164. Yerde yemek yemek
  165. Ekmeği elle koparmak
  166. Kıyafeti katlamak
  167. Sahur yapmak
  168. Koşmamak
  169. Yemeğe besmele ile başlamak
  170. Oturarak su içmek ve besmele çekmek
  171. Su içerken kıbleye yönelmek
  172. Suyu üç yudumda içmek
  173. Koku sürmek
  174. İğne iplik taşımak
  175. Silah taşımak
  176. Saçını ortadan ikiye ayırmak
  177. Etli yemek yedikten sonra Kur’an-ı Kerim okumak
  178. Çatlak bardaktan su içmemek
  179. Paylaşırken çok olanı diğerine vermek
  180. Çorbaya sinek düştüğünde iki kanadı batırmak
  181. Yürürken hızlı ve yere bakarak yürümek
  182. Heybetli görünmek
  183. Hoşlanmayınca yüzünü ekşitip sonra sebebini söylemek
  184. Cuma günü gusül abdesti almak
  185. Kötülüğe iyilikle mukabele etmek
  186. Yavaş ve tane konuşmak
  187. Pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak
  188. Musibetle karşılaşınca Allah’ı anmak
  189. İnsanlara önce müjdeleyip sonra korkutmak
  190. Akşam namazında Kafirun ve İhlas okumak
  191. Abdest alırken göz pınarlarını meshetmek
  192. Beyaz ve yeşil giyinmek
  193. Teheccüd kılmak
  194. Tebessüm etmek
  195. Eşikte oturmamak
  196. Teşekkür etmek
  197. Yemek ısıtmak ve sıcak yemek yememek
  198. Tesbih çekmek Dua etmek
  199. Üç kez sarılmak
  200. Selavatlaşmak
  201. Allah CC anılan meclislerde adaba uygun bulunmak
  202. Dua ederken elleri yüzüne kapatmak
  203. Dua ederken elleri havaya kaldırmak
  204. Birbirine Allah CC rızasını hatırlatmak
  205. Sinirlenince ayakta iken oturmak, otururken yatmak, geçmiyorsa abdest almak, yine olmuyorsa namaz kılmak
  206. Kur’an ahlakı üzere yaşamak
  207. İnsanlara güzel ahlakla muamele etmek
  208. Allah CC korkusu ile ağlamak
  209. Allah CC hakkında hüsnü zan etmek
  210. Kahvaltıda yedi zeytin yemek
  211. Teravih kılmak
  212. Namazın sünnetlerini kılmak
  213. Yemeğe abdestli oturmak
  214. Yeri gelince konuşmak
  215. İrşad yapmak Yeri gelince konuşmak
  216. Doymadan kalkmak Mideyi 1/3 su, 1/3 yemek, 1/3 hava ile doldurmak
  217. Yemekten önce su içmek, ortasında ve sonunda içmemek
  218. Düzenli olmak
  219. Cevşen okumak
  220. Güzel düşünmek ve güzel söz söylemek
  221. Yemeği yavaş yavaş yemek
  222. Fatiha’dan sonra amin demek
  223. Abdeste besmele ile başlamak
  224. Abdest üstüne abdest almak
  225. Birbiri hakkında hüsnü zan etmek
  226. İnsanlar arasında üst değişmemek
  227. Kalem defteri yanından ayırmamak
  228. Ayak üstüne ayak atmamak
  229. Hayırlı olan işlerde acele etmek
  230. Açıkta bulunan çalkalayıp içmek
  231. Orucu tuz, zeytin ve hurma ile açmak
  232. Yemekten önce elleri yıkamak
  233. Yemekten sonra ve su içtikten sonra elhamdülillah demek
  234. Yemeğin ortasında dua etmek
  235. Tuvalete girerken ve çıkarken dua etmek
  236. Sağ elle almak vermek
  237. Ayna, tarak ve çakmak taşımak
  238. Yoldan geçene selam vermek ve selam almak
  239. Sıcak yemeği üflemeden yemek
  240. Yemeklerin ağzını kapatmak
  241. Yünlü güzel elbise giymek
  242. Tabaktaki yemeği sünnetlemek
  243. Kabak yemek
  244. Çatalla yemek
  245. İki öğün yemek
  246. Sürme çekmek
  247. Eve girerken tesbih çekmek
  248. Yemeğe tuzla başlamak
  249. Etli yemek
  250. Tuvalete sol ayakla girip sağ ayakla çıkmak
  251. Çok uzun giymemek
  252. Kibirlenmemek, hediyeleşmek
  253. Süt içmek
  254. Yere düşeni üfleyerek yemek
  255. Kerahatle uyumak
  256. Yoldaki engeli kaldırmak Hapşurunca ”Elhamdülillah” demek hapşurana ”Yerhamukullah” karşılığında ” Yehdina ve yehkumullah” demek
  257. Hasta iken hamd etmek
  258. Latife yapmak ve kahkaha ile gülmemek
  259. Alçak gönüllü olmak
  260. Namazı vaktinde kılmak
  261. Boş eve selam vermek

Hz. Nuh

Hz. İdris göğe çekilmeden önce halkı aydınlatmaları için ümmetinden bazı din alimlerini görevlendirmişti. Bu alimler, Arap yarımadasının farklı yörelerindeki insanlara doğru yolu göstermek için, ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Güzel ahlakları ve tatlı sohbetleri sebebiyle, halk tarafından, sevilen ve sayılan bu alimler, vefat ettikten sonra, insanlar onları hayırla anmak ve hatıralarını yaşatmak için heykellerini yapmaya karar verdiler. Bunun üzerine Vedd. Suva, Yegüs, Yeük, Nesr adlı bu çok kıymetli kişilerin heykelleri yapıldı.

Daha önce iman edenler, farz ibadetlerini yapıyor. bunun yanı sıra bu heykellerin etrafında, toplanıyor, onların nasihatlerini hatırlıyor ve gösterdikleri doğru yoldan ayrılmamaya çalışıyorlardı. Önceleri iyi niyetle yapılan bu hareketler, ileri ki zamanlarda, yanlış sonuçlar vermeye başladı. Çünkü bu heykellerin dikiliş gayesini hatırlamayan, bilmeyen insanlar, zamanla bunlara tapmaya başladı. Yeryüzünde Yüce Allah’ı terk edip puta tapınma  adeti de böylece başlamış oluyordu. Artık insanlar Allah’a ibadetten uzaklaşıp, kendi elleriyle yaptıkları, tahtadan, tunçtan, çamurdan heykellere tapıyorlardı.

Bunun üzerine Yüce Allah Hz. Nuh’u kırk yaşındayken peygamberlikle görevlendirdi. Hz. Nuh Mezopotamya’da bugünkü Küfe şehrinin bulunduğu yerde yaşıyordu. Hz. İdris’in torunuydu. Peygamberlik görevini alınca önce halkı tek tek gizliden gizliye davete başladı. Belli bir müddet sonra ise davetini açıktan açığa yapmaya başladı.
– Ey kavmim Allah’a ibadet edin. Ondan başka ilahınız yoktur. İyi yürekli, temiz ve güzel ahlaklı olanlar, bu davete evet demişlerdi. Bunların çoğunluğunu yoksul kimseler oluşturuyordu.

Zengin kibirli zalim kötü huylu kimseler ise putperestlikte ısrar ediyor, üstelik, Nuh Aleyhisselam’a ağır hakaretlerde bulunuyorlardı. Onlar Hz. Nuh’u dinlememek için, kulaklarını tıkıyor, yüzünü görmemek içinde elbiseleriyle başlarını örtüyorlardı. Putperestler, Hz. Nuh’a inananların azda olsa artmaya başladığını görünce bu gidişe engel olmak için, müminlerle alay etmeye onları küçük düşürücü, kötü davranışlarda bulunmaya başladılar. Halbuki Hz. Nuh ve müminler onların kötü davranışlarını sabırla karşılıyorlardı.

– Ben size, gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.

Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Yoksa sizi mahvedecek günün azabından korkuyorum. Putperestler ise ona şöyle karşılık veriyorlardı:

– Ey Nuh sen peygamber olduğunu iddia ediyorsun. Halbuki sende bizim gibi bir insansın. Bir insan nasıl peygamber olur. Üstelik senin yanında olanlar, aşağı tabakadan, fakir ve yoksul insanlar. Eğer davanda haklı olsa idin, bizim gibi akıllı ve zengin insanlarda, sana tabi olurdu. Senin bizden ne gibi üstün bir tarafın var ki sana uyalım.

– Benden önce gelen peygamberler, birer insan olduğu gibi, bende bir insanım.

Çünkü insanlara ancak benim gibi bir insan kılavuzluk yapabilir. Bana inanan kimselerin, fakir olmaları davamın doğruluğunu gölgeleyemez. Yüce Allah insanların soyuna sopuna, zenginliğine fakirliğine bakmaz. Allah insanların dindarlığına kalbindeki Allah korkusuna bakar.
Putperestler; Hz. Nuh’un servet sahibi olmak niyetiyle, böyle davrandığını iddia ettikleri zaman, onlara: “Ben Allah’ın bana verdiği görev karşılığında hiç bir maddi menfaat beklemiyorum. Benim tüm çabam, sizin Dünya ve Ahiret mutluluğunuz içindir” diye cevap veriyordu.

Hz. Nuh’a inanmayan putperestler, başvurdukları bütün metotların, sonuçsuz kaldığını görünce, sinsi taktiklere başvurmayı denediler.

– Ey Nuh sen yanındaki fakirleri yanından kov ve uzaklaştır ki bizler sana itaat edelim. Çünkü biz onlarla bir araya gelemeyiz. Ancak Hz. Nuh onların bu teklifini geri çevirdi.
– Ben onları asla kovamam. Yüce Allah’a inanan herkes birbirinin kardeşidir. Şunu iyi biliniz ki, sizlerin hepinizi şu halinizle, onların bir tekine bile tercih etmem. Yoksa Yüce Allah’ın azabından beni kim kurtarır.

Bu sözler üzerine putperestler iyice kızdılar. Hatta Hz. Nuh’u tehdit ettiler.

– Eğer davandan vazgeçmezsen, seni asla yaşatmayız.

Sinsi planlarının başarısızlıkla sonuçlandığını gören putperestler, müminlere işkence ve zulüme başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah ceza olarak onlara 40 sene yağmur yağdırmadı. Bu yüzden bütün malları bağları bahçeleri, hayvanları telef oldu. Can derdine düşüp müminlerle uğraşmaz oldular. Hz. Nuh putperestlerin, bütün bu olanlardan bir ders alıp belki bundan sonra yola gelebileceklerini düşündü. Ve bu nedenle onları yeniden Allah yoluna davet etti.

– Ey kavmim, başınıza gelen bütün bu belalar, işlediğiniz günahlar ve kusurlar yüzündendir. Allah’a ibadeti terk edip, putlara tapmakla, Yüce Allah’ı gazaplandırdınız.

Eğer daha büyük belalara uğramak istemiyorsanız, hepimizi yaratan Yüce Allah’a iman ediniz. Bütün bu olanlardan ders alıp imana gelecekleri yerde, iyice kuduran putperestler, çok ağır konuşmaya başladılar.

– Yeter artık sabrımızı taşırıyorsun. Bizi tehdit edip duruyorsun. Eğer söylediklerin doğru ise, getir şu belaları yağdır da görelim.


– Ey kavmim azabı ben değil, bütün alemlerin yaratıcısı olan Yüce Allah verir. Başınıza bir felaket geldiğinde, kurtulmak için neyinize güveniyorsunuz?  Kaçıp kurtulacak yeriniz var mı?

Kaçacağınız her yer Allah’ın mülküdür. Eğer Allah azabın gelmesine hükmetmişse, bilin ki ondan kurtuluşunuz olmaz. Hiç bir kuvvet o azabı geri çeviremez.
Hz. Nuh tam 950 yıl kavmi için çırpınıp onların Allah’a iman etmesi için çabalayıp durmuştu. Artık yapabilecek fazla bir şey yoktu. Azabı kendileri istemişti.

– Ya Rabbi yıllardır onları doğru yola davet ettim. Ama beni hiç dinlemediler. beni dinlememek için „ kulaklarını tıkadılar. Fakirleri küçük görüp büyüklük taslayan bu zalim topluluğa yenik düştüm. Aramızdaki hükmü sen ver. Eğer onları sağ bırakırsan puta tapmaya devam edecekleri gibi sana inananları da yoldan çıkaracaklar. Müminleri sen koru ve onlara merhamet et.

Hz. Nuh’un duası üzerine Yüce Allah ona, şöyle buyurdu.

Ey Nuh, sana vahyedecegimiz, şekilde bir gemi yap. Sonra yer ile gök birbirine karışıp, zalimler helak olurken, sakın onlara acıyıp benden bir istekte bulunma. Çünkü onlar bu azabı hak ettiler.

Hz. Nuh, Yüce Allah’ın yardımı ile büyük bir geminin yapımına başladı. Geminin nasıl yapılacağı Cebrail Aleyhisselam tarafından tarif ediliyordu. Hz. Nuh ve  müminlerde o tarife göre hareket ediyorlardı. Onları gören putperestlerde alay etmekten geri kalmıyorlardı.

– Ey Nuh. Ne o yoksa peygamberliği bırakıp da marangozluğumu seçtin?

Günler aylar böyle geçtikten sonra gemi bitmek üzereydi. Yüce Allah, Hz. Nuh’a: Geminin bitiminden sonra, büyük bir tufanın başlayacağını haber vermişti. Ayrıca iman edenlerle, ailelerini ve birde her hayvandan bir çiftin gemiye alınmasını emretmişti. Bütün hazırlıklar bitince müminler, “Bismillah” diyerek gemiye bindiler. Hayvanlarda gemiye yüklenmişti. Kısa sürmedi ki tufanın belirtileri görülmeye başladı. Hz. Nuh’un karısı ile bir oğlu kafirlerle birlik olup gemiye binmemişti. Nuh Aleyhisselam babalık ve peygamberlik şefkati ile belki son anda imana gelirler düşüncesiyle, oğluna seslendi.

– Ey oğulcağızım. Gel bizimle beraber ol. Kafirlerle birlik olma. Bu sırada gökyüzünü kaplayan kara kara bulutlardan bardaklardan boşalırcasına dökülen yağmurlar ile yerlerden kabarıp fışkıran sular birleşerek, önce derecikler, sonrada kocaman nehirler meydana getiriyordu. Nehirlerinde birleşmesiyle oluşan gölcükler ve göllerde gittikçe yükseliyor korkunç bir hızla her tarafı kaplıyordu.

Hz. Nuh’un oğlu babasının teklifini reddedip küfründe ısrar ediyor, bu olayların her zaman olduğu gibi meydana gelen normal mevsim yağışlarından biri gibi görüyordu. Fırtınalar, koca koca dalgalar oluşturuyor, bu dev dalgalarda kafirleri bir bir yutuyordu. Bütün bunlara rağmen onlar hala iman etmiyor, dağlara yüksek yerlere çıkarak bu tufandan, kurtulabileceklerini sanıyorlardı. Bu sırada Hz. Nuh’un oğlu da, dalgalardan kurtulmak için, hızla dağa doğru tırmanıyordu. Kafirlerin çoğu boğulup gitmişti.
Hz. Nuh’un oğluna yalvarışları yakarışları fayda etmemişti. Oğlu ile son bir defa göz göze geldikten sonra, dev bir dalga oğlunu alıp yutmuştu. O da diğer imansızlar gibi boğulup gitmişti. Tevekkül içinde, ilahi adaleti izleyen müminler Nuh’un gemisinde, Hz. Nuh ile birlikte, günlerini hamd ve şükürler içinde geçiriyorlardı.

Gemi ise dağlar büyüklüğündeki dalgalar arasında bir fındık kabuğu gibi dalgalanıp duruyordu. Nihayet müminlerin sabrı sona ermişti. Yüce Allah’ın dilemesiyle yağmurlar durup yerden fışkıran sular çekilmeye başlamıştı. En yüksek dağları dahi kaplayan, azgın dalgalar, tek bir putperest bırakmadıktan sonra, gerisin geriye çekilmiş, dev dalgalar durulmuş, sular ise gittikçe alçalmaya başlamıştı.

Nuh’un gemisi, musul yakınlarında Cudi adındaki küçük bir dağın tepesine oturmuştu. Karalar iyice kuruyup, yaşamaya elverişli hale gelince, Hz. Nuh ile müminler, Yüce Allah’ın izniyle, 10 Muharrem günü gemiden indiler. Şükran borcu olarak oruç tuttular. Gemideki yiyecek ve içeceklerden artan malzemeleri birbirine katarak, “ASURE” adını verdikleri yeni bir yemek yaptılar. Tufandan sonra, 60 yıl daha yaşayan Hz. Nuh 1050 sene yaşadıktan sonra,. vefat etmiştir. Her işinin başında “Bismillah’ sonunda ise “Elhamdülillah diyen, Hz. Nuh her zaman yüce Allah’a çok şükrederdi. Bu yüzden Kuran-ı Kerim’de “Şekur” (Çok şükür eden) sıfatıyla anılmıştır. Yüce Allah daha sonra Hz. Nuh’un zürriyetini bereketlendirdi. Yeryüzüne yayılıp çoğaldılar. Bu yüzden Hz. Nuh’a ikinci Adem denmiştir.

Kaynak: http://peygamberlerinhayati.blogspot.com.tr/2010/10/hz-nuhun-hayati.html