İslamda Yardımlaşma

İslamiyet bir yardımlaşma dinidir.

İslamiyet’ten önce de sonra da hiç bir din ve fikir sistemi onun kadar bu konuya eğilmemiş, yardım anlayışı ve bu anlayışın uygulanışını bu kadar geniş boyutlara ulaştıramamıştır.
Yardımlaşma, toplum halinde yaşamanın doğal bir sonucudur. Hem başkaları ile yaşamak, hem yardıma ihtiyaç duymamak imkansızdır. Bunun için İslâmiyet yardımlaşmayı, bütün maddi ve manevi hayatımızı kapsayacak şekilde en geniş sınırları ile ele almış ve dini ahlaki bir görev olarak ortaya koymuştur. Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde bu konuya temas edilerek, müslümanlar yardımlaşmaya teşvik edilmiştir. Aynı zamanda Hz. Muhammed (Sav) müslümanlara yardım etmelerini öğütlemiştir. Çünkü yardım ettikleri insanlar zor durumlarını aştıklarında kendileri de yardımlaşmanın tadına vardığı için yardım etmeye çalışırlar.

Zekat, sadaka gibi yardımlar müslümanların aralarında birlik ve beraberliğin yaşandığının kanıtıdır. Sınıf farkının aşılmasına etkendir. Bu hususta müslümanların yardımlaşması sayesinde yardıma muhtaç kimselerin ihtiyaçları giderilir. Bu gibi yardımlar sayesinde muhtaç kimselerin yanlış hallerde bulunması önlenmiş olur. Örneğin yoksul bir adamın hırsızlık yaparak haram işlenmesinden kaçınmasına sebep olabilirler. İnsanlar arasında sevgi ve muhabbet bağı kurulur. İnsanlar toplumda kötülerin yanında iyilerinde olduğunun bilincine varır.

Resûlullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.”
Bunun üzerine birisi:
“Ey Allah’ın Resûlü! Eğer mazlum ise yardım ederim, ancak zalimse ona nasıl yardım edeceğim?” dedi.
Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:
“Onu zulümden uzaklaştırırsın veya onun zulmüne engel olursun. İşte bu ona yapacağın yardımdır.”

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Bilmez misiniz ki, göklerin ve yerin saltanatı Allah’ındır ve sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı yoktur”
Bakara, 2/107

“Göklerin ve yerin mülkü (bütün hazineleri) Allah’ındır. Allah, her şeye hakkiyle kâdirdir”
Ali İmran, 3/189

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır”
Bakara, 2/116, 255

Bu ve benzeri pek çok ayetten de anlaşılacağı gibi evrende gördüğümüz her şeyin gerçek sahibi Allah Teala’dır. Fakat, Cenab-ı Hak, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların, yüce katından bir lütuf ve bağışlama olarak, insanların hizmetine verildiğini başka ayet-i kerimelerde beyan buyurmuştur:

“Bir de göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini (Allah) kendi katından sizin hizmetinize bağışladı. Şüphesiz ki bunda, düşünecek bir kavim için ibretler vardır”

Casiye, 45/13

Varlığın gerçek sahibi olan Allah Teala, bunu, kullarından dilediğine verir dilediğinden alacağını da şöyle açıklamıştır:

Râsûlüm, Şöyle de: Ey mülkün sahibi Allahım! Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın; dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil edersin. Hayır, senin elindedir. Muhakkak ki sen her şeye kâdirsin”

Ali İmran, 3/26

Ayrıca, Allah Teala kendilerine mal ve mülk verdiği insanları başıboş bırakmamış, onlara malları ile ilgili bazı sorumluluklar yüklemiş ve görevler vermiştir.

“Onların mallarında dilencinin ve (iffetinden dolayı durumunu açıklamayan) yoksulun bir hakkı vardır.”

Zariyât, 51/19

Zekât gibi miktarı belirli yardımlaşma hükümleri gelmeden önce, sahabe yoksullar için ne kadar harcayacaklarını bilmiyorlardı.

Muaz b. Cebel ile Sa’lebe, Hz. Peygamber’e:

“Hizmetçilerimiz ve akrabalarımız var. Bunlara malımızdan ne kadar harcayalım?” diye sordu.

Bunun üzerine şu ayet indi:

“Ey Muhammed, sana, ne kadar infak edeceklerini sorarlar. De ki: “İhtiyacınızdan arta kalanını verin”

Bakara,219

Zekât farz kılınmadan önce, kazanç sahipleri, bu ayete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek kadarını alır, gerisini sadaka olarak dağıtırdı. Altın, gümüş gibi nakit parası olanlar, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı.

Kur’an-ı Kerîm’in pek çok ayetinde, varlıklı mü’minlere “Allah yolunda infak” etmeleri emir ve tavsiyesinde bulunulmuş, Allah yolunda harcayanlar övülmüştür.

Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helâl ve iyisinden Allah yolunda harcayın”

Bakara, 267

Müslümanlar yalnızca maddi olarak değil manevi olarak da birbirleriyle yardımlaşma dayanışma içerisinde olmalıdırlar.

Bir insanın, bizzat kendisine ve aile bireylerine karşı görevlerini yerine getirmesi bir iyiliktir. Komşusu ile olan ilişkilerinde kırıcı olmaması, ona her konuda yardım elini uzatması bir iyiliktir.

Bir yoksulun, bir yetimin yedirilip-giydirilmesi ve barındırılması nasıl maddî iyilikse, güler yüz ve tatlı sözle gönüllerinin alınması, sevgi ile başlarının okşanması da bir iyiliktir. Üzgün ve dertli birini teselli etmek, bildiklerini bir başkasına öğretmek, çevredekilere doğru yolu göstermek, hasta, yaşlı ve kimsesizleri ziyaret etmek bir iyiliktir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bize şu yedi şeyi emretti:

•Hastayı ziyaret etmek.

•Cenazeyi (kabre kadar) takip etmek.

•Aksırana Allah’tan rahmet dilemek.

•Zayıfa yardım etmek.

•Mazluma yardım etmek.

•Selamı yaymak ve yemin edenin yeminini tasdik etmek.

Dua ve Sevgi ile…

Dinimizde Sabır

Sabır, olacak bir şeyi beklerken mevcut koşullara dayanabilme, kendini tutma, beklerken olumsuz düşünmeme anlamlarına gelir. Kısaca kendini tutma, tahammül, katlanma, dayanma gücü ya da dayanç olarak da ifade edilir.

Sabır üç çeşittir. En önemlisi günah işlememeye sabırdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

Sabır üç çeşittir:
•Belaya, musibete sabır,
•Din bilgilerini öğrenirken ve ibadetlerini yaparken sabır,
•Günah işlememek için sabır.

Belaya sabredene 300, ibadet yapmaya sabredene 600, günah işlememeye sabredene ise, 900 derece ihsan edilir.
Sabretmek, kurtuluşa, başarıya sebep olan güzel bir davranıştır. Sabır, Peygamber sünnetidir. Bir farzı yapmak veya bir günahtan kaçınmak sabırsız mümkün olmaz. Çünkü, “İman nedir?” diye sorulduğunda Peygamber efendimiz, “Sabırdır” buyurdu.

Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette Allahü Teala sabretmenin faziletini biz kullarına anlatmıştır. Yetmişten fazla yerde sabır ve sabredenlere verilecek sevaplar bildirilmiştir.

”Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.”

Bakara Suresi, 153. Ayet

Sabırlı olmayan muvaffak olamaz. Bir kimse başına gelen felaketlere sabretmezse devamlı huzursuz olur, doğru dürüst ibadet edemez. Kim Allah’tan korkarak sabrederse sıkıntılardan kurtulur. Sabreden muradına erer. Her hayra ski:\n“Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyenabırla ulaşılır.

“Hak Teala, sabırlı ve ihlaslı olanı, sorguya çekmeden cennete koyar.

Bazı sıkıntılar vardır ki, insanın irade gücünü aşar. Mesela yakınlarının veya kendi başına gelen felaketler ya da doğal afetler gibi. Bunlar insanın doğal yapısına uymayan olaylardır ve maddi yıkımlar yanında manevi yıkımlara da yol açabilir. Ya da bir savaş ortamı içinde karşı karşıya kalınabilecek yokluklar, işkenceler ve ölüm korkusu insanın irade gücünü yok edebilir. İşte bu gibi durumlarda insanın iradesini kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah`a isyan etmeden mücadelesine devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

“Kimde şu üç şey varsa, dünya ve ahiretin hayrına kavuşmuş demektir: Kazaya rıza, belaya sabır, rahatlıkta dua.”

Biri, “Ey Allah’ın Resulü, malım gitti, param gitti, vücudum hasta oldu” dedi.
Hz.Peygamber (sav) O’na buyurdu ki:

“Malı gitmeyen, parası bitmeyen ve hasta olmayanda hayır yoktur. Çünkü Allahü Teâlâ’nın sevdiği kul, belaya maruz kalır.”

Mazlumların, sabredenlerin yardımcısı Allah’tır. Allahü Teala, kimsenin hakkını kimsede koymaz. Sabredenlere sayısız mükafat verir. sevgiliden -Allahü Teala ’dan-gelen her şeyi, gülerek, sevinerek karşılamak lazımdır. Ondan gelenlerin hepsi tatlı gelmelidir. Sevgilinin sert davranması, aşağılaması, ikram, ihsan ve yükseltmek gibi olmalıdır. Hatta, kendi nefsinin böyle isteklerinden daha tatlı olmalıdır. Seven böyle olmazsa, sevgisi tam olmaz. Hatta, seviyorum demesi, yalancılık olur.

Allahü Teala, Hadis-i Kudside buyuruyor ki:

“Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın.”

Bizim için mutlaka hayırlı olduğuna inandığımız sabır, bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allah’ın dinini tebliğ ederken hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, kendilerine eziyet edilmiş, yurtlarından çıkarılmış. Hükümdarlar tarafından zindana atılmış ama onlar daima sabretmişlerdir.

Her müslümana düşen görev, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek, Allah’tan sabır dilemek ve sabırlı olmaktır.

İman Esasları

İslâm dininin iman esasları ilmihal kitaplarında âmentü terimiyle ifade edilir. Arapça âmene fiilinin birinci tekil şahsı olan âmentü, “inandım” demektir. Terim olarak, iman esaslarını kısa ve öz olarak ihtiva eden metni ifade etmek için kullanılır. Âmentünün metni şudur: “Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî ve’l-yevmi’l-âhiri ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî minallâhi teâlâ ve’l-ba‘sü ba‘de’l-mevti hakkun. Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne muhammeden abduhû ve rasûlüh” (Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inandım. Öldükten sonra diriliş haktır. Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim).

Âmentüde belirtilen esasların hepsi Kur’an’da çeşitli ifadelerle yer almıştır: “…Asıl iyi olan kimse, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan…dır” (el-Bakara 2/177), “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır” (en-Nisâ 4/136) meâlindeki ayetlerde iman esasları Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahirete iman olmak üzere beş ilkede toplanmış, kader bunlar arasında zikredilmemiştir. Ancak bazı ayetlerde (er-Ra‘d 13/8; el-Hicr 15/21; el-Furkan 25/2; el-Kamer 54/49) her şeyin Allah’ın takdirine bağlı bulunduğuna dair ifadelerden hareketle âlimler hayrı ve şerri ile birlikte kadere inanmayı bir iman esası olarak zikretmişlerdir. Cibrîl hadisinin Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce rivayetleri de kader konusunu bir iman esası olarak zikreder. Kader konusunun iman esaslarını belirten ayetlerde yer almayışı, Allah’ın ilim, irade, kudret ve tekvîn sıfatlarının kapsamı içinde yer almasına bağlanmalıdır. Çünkü Allah’ın anılan sıfatlarına gereğince inanan, kadere de inanmış olmaktadır. Âmentüde yer alan esaslardan Allah’a iman ile kader ve kazaya iman konularında, vahiyle birlikte aklî-mantıkî açıklama ve ispatlar yapılabileceği, his ve tecrübeye dayalı bilgilerden yararlanılabileceği kabul edilmiş ise de, ahirete iman ve meleklere iman konularında bu mümkün görülmemiş, bu hususlarda sadece vahyin verdiği bilgilere güvenilebileceği belirtilmiştir.

İslam ve İman İlişkisi

İslam sözlükte, “itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak” anlamlarına gelir. Terim olarak, “yüce Allah’a itaat etmek, Hz. Peygamber’in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek” demektir.

kuranKur’ân-ı Kerîm‘de iman ile İslam , bazen aynı bazen farklı anlamda kullanılmıştır. İman ile İslam aynı anlamda kullanılırsa bu durumda İslam kelimesi, İslam’ın gerekleri olan hükümlerin dinden olduğuna inanmak, İslam’ı bir din olarak benimsemek ve ona boyun eğmek manasına gelir. İslam çok geniş bir kavramdır ve teslimiyet demektir. Teslimiyet ise üç türlü olur. Ya kalben olur ki, bu kesin inanç demektir. Ya dille olur ki, bu da ikrardır. Ya da organlarla olur ki, bunlar da amellerdir. İşte İslam’ın üç şeklinden biri olan kalbin teslimiyetine ve bağlılığına iman denilir. Şu ayette iman ile İslam aynı anlamda kullanılmaktadır: “…Ancak ayetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin” (en-Neml 27/81).

Eğer iman ile İslam aynı anlamda kullanılırsa, o zaman her mümin müslimdir, her müslim de mümindir. İman ile İslam’ın farklı kavramlar olarak ele alınması durumunda her mümin, müslim olmakta, fakat her müslim, mümin sayılmamaktadır. Çünkü bu anlamda İslam, kalbin bağlanışı ve teslimiyeti değil de, dilin ve organların teslimiyeti, belli amellerin işlenmesi demektir. Bu durumda İslam daha genel bir kavram, iman daha özel bir kavram olmaktadır. Mesela münafık, diliyle Müslüman olduğunu söyler, buyrukları yerine getiriyormuş izlenimi verir, fakat kalbiyle inanmaz. Münafık gerçekte inanmadığı halde, dünyada Müslümanmış gibi gözükebilir. Şu ayet-i kerîmede iman ile İslam ayrı kavramlar olarak geçmektedir: “Bedevîler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz,ama boyun eğdik deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi…” (elHucurât 49/14).

Duanın Unsurları

Çağımızda şehirlerin kalabalık oluşuna rağmen birçok insan, yalnızlıktan şikayet etmektedir. Fertler arasındaki iletişim zayıflığı, sevgi yetersizliği, komşuluk ve arkadaşlık bağlarının zayıflaması sebebiyle insanlar, birbirlerine yabancılaşmıştır. “Ferdîleşme” olarak adlandırılan bu olgu, bireylerin hayata bakışlarını da olumsuz etkilemektedir. Böylece insan, kalabalıklar içinde yalnızlık çeken bir varlık konumuna düşmektedir. Bu nedenlerle stres, gerilim, sıkıntı ve yalnızlığın sonucu “depresif” hasta sayısı her geçen gün artmaktadır.

Endişe, güvensizlik, trafik sıkışıklığı, ulaşım zorluğu, iş hayatındaki rekabet, gelecek hakkındaki belirsizlik ve geçimsizlik gibi olgu ve kaygılar, kişinin ruh hâlini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tür bunalım ve çıkmaza giren bir kısım insan, olumsuz eylem ve davranışlara, sakinleştirici ve uyuşturucu maddelere yönelmektedir. İşte bu gibi durumlarda insandaki Allah ve âhiret inancı ön plana çıkar; sabır, irade, azim, çalışma, tevekkül ve dua gibi dinî değerler, insanları zorluklara karşı motive eder, psikolojik rahatlama sağlar, yalnızlık hissini ortadan kaldırır, manevî güç verir.

Dua müminler için; manevî bir sığınaktır, yardım, moral ve güç tazeleme kapısıdır. Bu itibarla dua, Müslümanın hayatının ayrılmaz bir parçasıdır, gecesinde ve gündüzünde, evinde ve iş yerinde, gönlü ve dili hep duadadır Müslümanın. Duası kabul olan kullar arasına girebilirse insan, dünya ve âhiret mutluluğuna ermiş demektir.

Mümin, usûl ve âdâbına uygun olarak dua ettiği zaman duası kabul olur ve bunun faydasını ve etkisini dünya ve âhirette görür. Yüce Allah, ayetlerde dua edenin duasını kabul edeceğini bildirmektedir:

Kullarım, sana Ben’den sorarlarsa (onlara söyle): Ben (onlara) yakınım, dua eden, Bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O hâlde onlar da Bana karşılık versin (Benim çağrıma uysunlar), Bana inansınlar ki, doğru yolu bulmuş olalar.” (Bakara, 186) “Yahut dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden) kaldırıyor?” (Neml, 62)

Birinci ayette dua edenin duasının kabul edileceği, ikinci ayette ise darda ve sıkıntıda kalanın sıkıntısının giderileceği bildirilerek Allah’ın dualara icabet ettiğine işaret edilmektedir.

Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” (İbrahim, 39); “O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin! Çünkü Rabbim yakındır, (duaları) kabul edendir.” (Hûd, 61) anlamındaki ayetlerde ise Allah’ın kullarına yakın, duaları işiten ve duaları kabul eden olduğu bildirilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) de;

Allah, hayâ sahibidir, çok kerimdir. Bir insan iki elini kaldırıp kendisine dua ettiği zaman, o kalkan iki eli boş çevirmekten hayâ eder.” (Tirmizî, Deavât,118) anlamındaki hadisi ile Allah’ın duaları kabul edeceğini beyan etmiştir.

Medineli Müslümanlardan Ebû Ümâme adlı sahabîyi mescitte kederli bir şekilde otururken gören Rasûlüllah (s.a.s.), ona; ‘Namaz vakti değil, niçin mescitte oturuyorsun? diye sorar. Sahâbî; “Üzüntülerim ve borçlarım sebebiyle buradayım, ey Allah’ın Rasûlü!” diye cevap verir. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.); “Söylediğin zaman, Allah’ın üzüntünü ve borçlarını gidereceği bir dua öğreteyim mi sana?” der. Sahâbî; “Evet, öğret ey Allah’ın Elçisi!” karşılığını verir. Peygamberimiz (s.a.s.) ona, şu duayı öğretir ve akşam sabah okumasını tavsiye eder: “Allah’ım! Kederden ve hüzünden Sana sığınırım, acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten Sana sığınırım, borç altında ezilmekten ve insanların kahrından Sana sığınırım.” Sahâbî; “Hz. Peygamber’in öğrettiği duayı okudum; Allah da üzüntümü ve borçlarımı giderdi.” demiştir. (Ebû Dâvûd, Vitir, 32)

Sırf sözle yapılan bir dua ile çalışmadan borçlar nasıl ödenecek? Sahâbîye öğretilen duanın cümleleri arasında; “Acizlikten ve tembellikten Allah’a sığınırım diye dua et” sözünün bulunması bir mesajdır. Bu mesaj ile “Ey Ebû Ümâme! Üzüntülerin ve üzüntülerine sebep olan borçların, mescitte de olsa, oturmakla ortadan kalkmaz, acizliği ve tembelliği bırak, çalış, bu konuda Allah’tan yardım iste, harekete geç, borçlarını ödemenin yollarını ara, mescitte oturup beklemekle ne üzüntün, ne de borcun biter.” demek istenmiştir.

Dua bir ibadet ve bir zikir olduğu için dua eden mutlaka ilâhî emre uymuş, itaat etmiş ve sevap kazanmış olur. Dünya ile ilgili isteklerini yüce Allah, kulun yararına göre hemen verebileceği gibi bir müddet sonra da verebilir veya duasının karşılığı âhirete bırakılmış olabilir. Dolayısıyla, dünya hayatına yönelik talepleri karşılanmayan kişi, duam kabul edilmedi dememelidir. Peygamberimiz (s.a.s.); dua edene yüce Allah’ın, isteğini ya dünyada hemen vereceğini veya âhirette vereceğini ya da istediği iyilik kadar kötülüğünün giderileceğini bize haber vermiştir: “Allah’a dua eden herhangi bir insan yoktur ki, duası kabul edilmiş olmasın. Günah işlemediği, yakınları ile ilişkisini kesmediği ve isteğinde acele etmediği sürece, Allah ona ya dünyada istediğini hemen verir veya isteğini âhirete bırakır ya da duası nispetinde günahlarını bağışlar. Sahabe, “Ey Allah’ın Elçisi! Nasıl acele edilir? diye sordular. Hz. Peygamber, “Kulun, Rabbime dua ettim de duama icabet etmedi demesidir.” buyurur. (Tirmizî, Deavât, 133)

Duanın makbul olabilmesi için, bir kısım usûl, âdâp ve kurallara riayet edilmesi gerekir. Bu usûl, âdâp ve kuralları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Duaya eûzü besmele, Allah’a hamd ve Peygambere salât ve selâm ile başlanmalıdır: Dua öncesinde Müslüman, ruhen ve bedenen duaya hazır hâle gelmeli, mümkünse abdest alıp kıbleye dönülmelidir. (İbn Mâce, Dua, 13) Her hayırlı işte olduğu gibi duaya da eûzü ve besmele çekerek başlamalıdır.
  2. Duadan önce tövbe ve istiğfar edilmelidir: Günah işleyen bir kulun duası kabul edilmeye layık değildir. Peygamberimizin şu hadisi çok dikkat çekicidir.

“Allah yolunda seferler yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini semaya kaldırarak, “Ya Rabbi” Ya Rabbi” diye yalvarıyor. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böyle birisinin duası nasıl kabul olur?” (Müslim, Zekât,19)

Bu itibarla mümin duaya başlamadan önce günahlarını itiraf edip, ihlâs ile Allah’a tövbe etmeli ve affını dilemeli, sonra dua yapmalıdır.

  1. Dua ederken mümkünse kıbleye dönülür (Buhârî, Deavât, 24), ellerin içi açılır, parmaklar omuz hizasına kadar, başı geçmeyecek (İbn Hibbân, Ed’ıye, No: 878) ve koltuk altları görünecek şekilde semaya kaldırılır. (Buhârî, Deavât, 22) Dua sonunda eller yüze sürülür. (Tirmizî, Deavât, 1) Dua esnasında gözler semaya dikilmez.
  2. Esma-i Hüsna ile dua edilmelidir: Yüce Allah, Kur’an’da; “En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’na o güzel isimler ile dua edin.” (A’râf, 180) anlamındaki ayeti ile kendisine, güzel isimleriyle dua edilmesini emretmektedir. Hem Kur’an’da hem de hadislerdeki dua örneklerinde bunu görmekteyiz.
  3. Kısık bir sesle ve yalvararak dua edilmelidir: Bağırıp çağırarak, yüksek ses ve riya ile değil; yalvararak ve kısık bir sesle dua edilmesi Allah ve Peygamber’in emridir: “Rabbinize yalvararak ve içten dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” (A’râf, 55) “Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma.” (A’râf, 205)

Sahabeden Ebû Musa el-Eş’arî der ki: Allah Rasûlü ile birlikte bulunduğumuz bir seferde, tepelere çıktıkça, derelere indikçe, yüksek sesle tekbir ve tehlîl getiriyorduk. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Ey İnsanlar! Kendinizi yormayınız. Çünkü sizler sağır ve uzaktaki birine değil, her an sizinle olan, her şeyi duyan Allah’a dua ediyorsunuz.” buyurarak bizi uyardı. (Buhârî, Cihâd,131; Müslim, Zikir, 44, Dua, 44) demiştir.

Beni zikrettiği ve dudaklarını Benim için hareket ettirdiği zaman Ben kulumla beraberim.” (Hâkim, Deavât, I, 496) anlamındaki kutsî hadiste beyan edildiği gibi, biz nerede olursak olalım Allah bizimle beraberdir. Allah bizim kısık sesle bile olsa yaptığımız duaları duyar. Bu itibarla, duada bağırıp çağırmak, süslü olsun ve beğenilsin diye yapmacık hareketlerde bulunmak doğru değildir. Duayı sessizce ve yalvararak yapmak, ihlâsın gereğidir. Yüksek sesle yapılan duaya, riya karışabilir. Bu sebeple Hanefî bilginler, namazda Fatiha sonunda “âmin” kelimesini sessiz söylemenin daha faziletli olduğu ictihadında bulunmuşlardır. Dualar, ibadet şuuruyla, dinî vakar ve ölçülere uygun olarak yapılmalıdır. Mânâ yavanlığı taşıyan, tumturaklı ifadelerle hüner göstermeye girişmek, duanın amacına ve ruhuna aykırıdır. Kur’an ve Sünnet’te yer alan dualar, kapsamlı ve veciz sözler tercih edilmeli, tekellüf, kafiye ve seci yapmaktan kaçınılmalıdır.

  1. Ümit ve korku içinde dua edilmelidir: İnsan, dua ederken, Allah’a karşı saygı ve azabından korku içinde bulunmalı, aynı zamanda istekli ve ümitli olmalıdır. Yüce Allah, “Korkarak ve umarak O’na dua edin. Muhakkak ki, Allah’ın rahmeti, sözü ve işi en iyi bir şekilde yapan müminlere yakındır.” (A’râf, 56) buyurmakta, ümit ve korku içinde dua edenleri övmektedir: Mümin, ilâhî azaptan korku içinde bulunmakla birlikte, yaptığı duayı Allah’ın kabul edeceği inancı ve düşüncesini taşımalıdır. Çünkü yüce Allah Kur’an’da, “Rahmetim her şeyi kaplamıştır.” (A’râf, 156) buyurmuştur.
  2. İhlâs ile ve bilinçli olarak yapılmalıdır: Dil ile dua cümlelerini söylerken, zihin başka düşüncelere dalmamalı, insan, bütün varlığı ile Allah’a yönelmeli, bilerek ve isteyerek, ihlâs ve samimiyetle dua etmelidir. “O diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde dini sadece Allah’a özgü kılarak ihlâsla O’na dua edin / ibadet edin. Her türlü övgü, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (Mümin, 65) “Biliniz ki, Allah gafil bir kalpten gelen duayı kabul etmez.” (Tirmîzî, Deavât, 66) anlamındaki hadis, duanın ihlâslı ve şuurlu yapılması gerektiğini ifade etmektedir.
  3. Kabul olacağına inanılarak dua edilmelidir: Mümin dualarını Allah’ın kabul edeceğine inanarak dua etmelidir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.); “Kabul edileceğine kesin bir şekilde inanarak Allah’a dua edin.” (Tirmîzî, Deavât, 66) tavsiyesinde bulunmuş ve “Dua ettiğiniz zaman, isteğinizi kesin olarak isteyin.” (Buhârî, Deavât, 21) buyurmuştur.
  4. Salih amel ve hayırlı işler vesile edilmelidir: Mümin, duanın kabul olması için işlediği sâlih ve hayırlı amelleri vesile edebilir. Bunun örnekleri hadislerde vardır.
  5. Israrla dua edilmelidir: Mümin, yüce Allah’tan isteğinde ısrarlı olmalı, isteğim yerine gelmedi diye duadan vazgeçmemelidir. “Şüphesiz ki Allah, ısrarla dua edenleri sever.” (Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, er-Ricâ Minallah, No: 1108) anlamındaki hadis buna işaret etmektedir.
  6. Meşru şeyler istenmeli, ölçülü olunmalı, aşırı gidilmemelidir: İşlenmesi ve istenmesi dinimizce günah sayılan konularda dua edilmemelidir. Çünkü bu tür dualar kabule şayan olmaz. Peygamberimiz (s.a.s.), “Kul, günah talep etmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icabet görmeye (kabul edilmeye) devam eder.” (Müslim, Zikir, 25) buyurmuştur. Çünkü dinin haram kıldığı ve yapılması günah olan şeylerin elde edilmesini istemek, Allah’a saygısızlıktır.
  7. Sadece sıkıntılı zamanlarda değil, her zaman dua edilmelidir: Sadece darlıkta, sıkıntıda veya bir korku, kaza ve felâketle karşı karşıya gelindiği zaman değil; varlıklı ve sağlıklı zamanlarda, huzur ve rahatlığın hüküm sürdüğü anlarda da dua edilmelidir. Kişi sıkıntıya, darlığa ve zorluğa karşı sabır ve dua ile ayakta kalmaya çalıştığı gibi, nimetlere kavuşması durumunda da şükredip dua etmelidir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Sıkıntılı ve musibete uğradığı zamanlarda Allah’ın duasını kabul etmesini isteyen kimse, rahat zamanlarında çok dua etsin.” (Tirmizî, Deavât, 9) buyurmuştur.
  8. Sadece Allah’a dua edilmelidir: Dua, sadece Allah’a yapılmalı, araya başka aracılar sokulmamalıdır. Her namazda okuduğumuz Fatiha suresinde, “Sadece Sana ibadet eder, sadece Sen’den yardım dileriz.” diyerek bunu dile getiriyoruz. Yüce Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. (Kâf, 16) Bu sebeple ne istersek, aracısız O’ndan istemeliyiz.
  9. Özellikle mübarek gün ve geceler tercih edilmelidir: Dua, her zaman ve her yerde yapılabilir. Bununla birlikte Arefe günü ve geceleri, Ramazan ayları, cuma ve bayram gün ve geceleri, seher vakitleri, gecenin üçte ikisi, sabah ve akşam vakitleri, ezan ile kamet arasında, secdede ve namaz akabinde yapılan duaların kabul edileceği ile ilgili hadisler vardır. Mesela Kur’an’da akşam ve sabah dua edilmesine işaret edilmektedir. Yine muttakilerin Kur’an’da, seher vakitlerinde Allah’tan bağışlanma diledikleri (Zâriyât, 18) bildirilmektedir.
  10. Dua sonunda “âmin” ve “Ya Rabbi! Duamı kabul et.” denilmeli (İbrahim, 40), Peygamberimize salât ve selâm getirilmeli ve Fatiha suresi okunmalıdır.

Sonuç olarak; dua bir ibadettir. Dua eden insan, Allah’a kulluk etmiş ve isteklerini Allah’a arz etmiş olur. Dua eden mümin sıkıntı ve üzüntülerden kurtulur. Duanın kabul olması için duanın zikrettiğimiz usûl ve âdâbına uyulmalıdır. İsteklerimizi sadece sözlü olarak dile getirmekle yetinmemeli, aynı zamanda arzu ettiğimiz şeyleri elde etmek için çalışmalı ve sebeplere yapışmalıyız. Samimiyetle dua edersek, Rabbimiz dualarımızı kabul buyuracaktır.

Doç. Dr. İsmail Karagöz

Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetçisi