Hayat ve Ölümün Yaratılışı

“Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”
(Mülk, 67/1-2)

Bu ayet-i kerimede yüce Allah, ölümü ve hayatı yarattığını bizlere bildirmektedir. O hayatı ve ölümü, imtihan etmek için, bizlerden hangimizin daha güzel amel ettiğini açığa çıkarmak, kimin de kötü amel işlediğini tespit etmek için yaratmıştır. O halde bu imtihanı kazanmak için bize verilen bu hayatı iyi değerlendirmeliyiz. Çünkü bu dünya hem fani hem de çok kısadır. Yarın! Yarın! diye görevlerimizi ertelersek, bir yarın daha bulamayabiliriz. Dünya bizim ebedi yurdumuz değildir. Belki ebedi mutluluğu kazanma veya kaybetme yeridir. Bizler adeta bir çiftçi gibiyiz. Tarlamıza hangi tohumu ekersek, onu hasat ederiz. Boş bırakırsak şüphesiz bir şey elde edemez, başkalarına muhtaç kalırız.

hayat-ve-olumDünyada belki yardımcı bulabiliriz ama ahirette yardımcımız olmayacaktır. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalbi selim ile gelen fayda bulur.” (Şuara, 26/88-89) Diğer ayet-i kerimelerde de, “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Öyle bir günden çekinin ki, o gün hiçbir baba evladına asla fayda veremez, evlat da babasına fayda sağlayamaz. Allah’ın va’di elbette gerçektir. O halde sizi dünya aldatmasın ve çok hilekar şeytan da sizi Allah ile aldatmasın, Allah’ın affına güvendirmesin!” (Lokman, 31/33); “Düşünseler şunu da anlarlardı ki: Bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir ve ebedi ahiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir bilselerdi!” (Ankebût, 29/64) buyrulmaktadır.

Bu ayetlerde Rabbimiz, bu dünyada ebedi olmadığımızı belki bir yolcu misali buraya uğrayıp sonra da bırakıp gidici olduğumuz hakkında bizleri uyarıyor. O halde yanımıza azık alalım. Nitekim Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Ey akıl sahipleri! Azıklanınız ve biliniz ki azığın en hayırlısı takvadır, haramlardan korunmadır. Öyleyse Bana karşı gelmekten korunun.” (Bakara, 2/197) Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur: “Beş şey gelmezden önce, beş nimetin kadrini bil. İhtiyarlık gelmezden önce gençliğinin, hastalık gelmezden önce sağlığının, fakirlik gelmezden önce zenginliğinin, meşguliyet gelmezden önce boş vaktinin, ölüm gelmezden önce de hayatının kıymetini bil.” (Hakim, Müstedrek, No: 7846)

Kısaca “dünya ve ahiret” işlerimizi veya görevlerimizi dengeli götürmeliyiz. Biri diğerinin aleyhine ihmal edilmemelidir. Ahiret ihmal edilerek dünyayı kazanmak, dünya ihmal edilerek ahireti kazanmaya çalışmak yanlıştır. Bu nedenle Rabbimiz, “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet, ama dünyadan da nasibini unutma!” (Kasas, 28/77); “Ey Rabbimiz! Bize dünyada güzellikler ve ahirette de güzellikler ver ve bizi Cehennem azabından koru! diyenler vardır” (Bakara, 2/201) buyurmuştur.

Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Sizin hayırlınız; dünyası için ahiretini terk etmeyen, ahireti için de dünyasını terk etmeyendir. Belki her ikisi için çalışan ve başkalarına yük olmayandır.” (Keşfu’l-Hafa, c.I, s. 393) O halde Müslüman hem dünya, hem de ahiret için çalışacak, her gün daha ileri gidecektir. Dinimizin emri budur. Diğer hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.” (Câmiu’s-Sagîr, 11,12, No:1201) Böylece de Allah’ın rızasına uygun geçirilen bir ömrün akıbeti olan ahiret, iyi ve güzel olacaktır. Müminin hayatı bir bütündür. Yeter ki bünyesinde samimiyeti barındırsın. Ortadan ikiye bölünmüş, tefrik edilmiş, şuraya kadar dünya için şuraya kadar ahiret içindir, düşüncesi biz müminlerde yer etmemelidir.

 

Kaynak: kuran.diyanet.gov.tr

Peygamberimizin Hayvan Sevgisi

Allah’ın yarattığı her şey güzeldir ve O’nun engin sevgisiyle yaratılmıştır. Bu gerçek Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde ifadesini bulmuştur:

‘O ki yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır’.( Secde: 7)
‘Hayvanları da O yaratmıştır’.( Nahl: 5)

Yüce dinimiz İslam, kainatta her şeyin bir denge ile yaratıldığını bildirir. Kainattaki tüm varlıklarda görülen denge Allah’ın varlığının birer işareti ve belgesidir. Kainattaki ekolojik dengeyi sağlayan en önemli unsurlarından birisi de hayvanlardır. Kur’an-ı Kerim ekolojik sistemin önemli üyeleri olan hayvanları, ‘ümmet’ olarak isimlendirmektedir. En’am Suresi’nin 38. ayetinde; ‘Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmettir. Biz o kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler’ buyrulmaktadır. Bu ayeti kerimede, yeryüzündeki bütün canlıların insanlar gibi birer tür oldukları, tek hücrelilerden, omurgalılara, sürüngenlerden, ayaklarıyla yürüyenlere ve kanatlarıyla uçanlara kadar bütün canlıların müstakil birer varlık oldukları bildirilmektedir.

Kendi lisanlarıyla

Canlı cansız yaratılmışların tamamı kendi lisanı halleriyle Allah’ı tesbih etmektedir. Cum’a Suresinin birinci ayet-i kerimesinde şöyle denilmektedir: ‘Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey (herkes) O’nu tesbih eder. Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, aziz ve hakim olan Allah’ı tesbih eder.’ Yaratılmışların en şereflisi ve en üstünü olan insandan beklenen de, Allah’ı tesbih eden her varlığa şefkat ve merhametle muamele etmektir.

hayvan-sevgisi

Bütün canlılara karşı merhamet

Resulullah (s.a.v.) sadece insanlara değil, bütün canlılara karşı merhametli olunmasını istemiştir. Bir hadis-i şerifte: ‘Merhametli olanlara Rahman olan Allah merhamet eder. Yerde olanlara da merhametli olun ki, gökte olanlar (melekler) de size rahmet merhamet etsin’. (Tirmizi, Birr, s. 16) Hadiste geçen ‘yerde olanlara’ ifadesinin içine her çeşit canlı girmektedir.

Atalarımızın merhameti

*Hz. Peygamberin bu nasihatinin tarih boyunca Müslümanlar üzerinde çok etkili olduğu görülmektedir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’den aldıkları bu öğütle hareket eden Müslümanlar bütün canlılara merhamet ve hoşgörü ile bakmışlardır. Bu merhamet, sevgi ve hoşgörü medeniyetinden hayvanlar da nasibini almışlardır.

* Ömer b. Abdulaziz, hilafeti döneminde valilerine gönderdiği mektuplardan birinde, atların boş yere koşturulup eziyet edilmemesini, bu şekildeki tatbikata kesinlikle mani olunmasını, atlara ağır gemlerin takılmamasını ve altında demir bulunan yularla eziyet verilmemesini istemiştir. Ömer b. Abdulaziz’in bu talimatı, hayvan haklarını koruma altına alınması bakımından son derece önemli tarihi bir örnektir.

* Büyük gönül insanı ve halk şairi Yunus Emre’nin ‘yaratılanı sev, Yaratan’dan ötürü’ şeklindeki sözü, atalarımızın kendi çevrelerine ve bu çevrede yaşayan her türlü canlıya karşı takındıkları tutumu çok özlü olarak dile getirmektedir.

*Atalarımız hayvanlara karşı olan sevgi ve merhametlerini, hayvan hastaneleri, kuş evleri, kuş hastaneleri ve hayvanları korumaya yönelik çeşitli vakıflar kurarak göstermişlerdir.

*Osmanlıların örfi hukukunda da hayvan haklarının korunduğu ve ihlal edenlere cezalar verildiğine dair bilgilere sahibiz.

uhud-dagi

Bu ne sevgi Allah’ım

Efendimizi kadim bir dostunu ziyaret eder gibi zaman zaman Uhud Dağı’nı ziyaret ederdi. Bir baba dostuna, bir yarana varır gibi varırdı dağın eteklerine. Halleşir, dertleşirdi Uhud’la. Sinesinde amcasını saklayan Uhud. Şehit kanlarıyla yıkanan Uhud. Bazı arkadaşları tavrını anlamakta zorluk çekerlerdi. O da buyurdu ki: ‘ Uhud bir dağdır. Lakin o bizi sever, biz de onu severiz.’

Bizi de sev Efendim (s.a.v.)

Uhud Dağı Medine’nin kuzeyindedir. Nebi s.a.v. Tebük seferinden Medine’ye dönerken Uhud’u görünce yine duygulanmış ve bu sevgisini dile getirmiştir: ‘ İşte dağcağız. O bizi sever, biz de onu severiz.’

Şehadet ve tanıklık

Bir gün Efendimiz (s.a.v.) en yakın arkadaşları Ebu Bekir, Ömer ve Osman (Allah onlardan razı olsun) ile Uhud’a çıkmıştı da bu sırada dağ hareketlenmiş, deprenmişti. Allah Rasulü s.a.v. dağa seslendi:

– Ey Uhud, uslu dur! Bil ki üstünde bir peygamber, doğru seciyeli bir zat ve iki de şehit bulunuyor.
(Buharî’nin Enes Ibn-i Mâlik’ten rivâyeti için bkz. Sahih-i Buhari (Cilt V, sh. 279, Hadîs no. 737; ve Cilt IX, sh. 343, Hadîs no. 1492

Yine Allah Rasulü (s.a.v.) bir dağın zirvesine çıktıklarında orada iki rekat şehadet, tanıklık namazı kılarlardı. Dağı, dağın toprağını tanık tutardı secdelerine.

Taştan katı kalpler!

‘… Kalpleriniz katılaştı. Şimdi onlar taşlar gibi hatta daha katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, çatlar, bağrından sular akar. Öyleleri de var ki Allah’a olan saygısından dolayı düşer, yuvarlanır, yerinden oynar…’ (Bakara, 74)

Kuşlara çok dikkat!

Hayvanlara kötü davranmanın insanı cehenneme götüreceğini bildiren Hz. Peygamber (s.a.v.): ‘Bir kadın, bağlayıp yemek vermediği ve yer haşerelerinin yemesi için serbest bırakmadığı kedi yüzünden cehenneme girdi’ buyurmuştur.

İslam dini, insana işkence yapmayı yasakladığı gibi hayvanlara da eziyet etmeyi ve işkence yapmayı yasaklamıştır. Sevgili Peygamberimiz, ‘Cenab-ı Hakkın haksız olarak bir serçeyi öldürenden kıyamet gününde hesap soracağını’, (Ebu Davud, 2/11) bildirmiş; ‘kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta ve yavrularının alınmamasını’ emretmiştir. (Buhari. Edebü’l-Müfred, 139)

Dinimiz ne Yüce!

Netice itibarıyla İslam, hayvanların sevilmesi, fıtrî yapılarına uygun işlerde çalıştırılması, kaldırabilecekleri kadar yük vurulması, yiyeceklerinin zamanında verilmesi, dövülmemeleri, hasta oldukları zaman tedavi ettirilmelerini emretmektedir.

Her canlı!

Hayvanlara iyi davranmanın, cennete girmeye sebep olacağını bildiren Peygamberimiz sahabîlere şu olayı nakleder: ‘Yolda gitmekte olan birisinin susuzluğu artar. Hemen bir kuyuya inip suyundan içer. Kuyudan çıkınca susuzluktan dilini çıkarıp soluyan ve rutubetli toprak yalayan bir köpekle karşılaşır. Adam kendi kendine: ‘bu hayvan da benim gibi susamış’ deyip kuyuya tekrar iner. Ayakkabısına su doldurur ve ağzıyla tutarak yukarıya çıkar, köpeği sular. İşte Allah bu kulunu övmüş ve günahlarını bağışlamıştır’. Bunun üzerine sahabîler: ‘Hayvanları sulamakla bize de sevap var mıdır?’ diye sordular. Resulullah (s.a.v.): ‘Yaşamakta olan her canlıyı sulamakta sevap vardır’ buyurmuştur.
(Tecrit, c. vii, s. 223)

 

 

Kaynak: http://islamdahayvansevgisi.blogspot.com.tr/2010/02/peygamber-efendimiz-sav-hayvan-sevgisi.html

Ahidname Duası

İbni Mes’ud (r.a.)’dan rivayet edilmiştir:

Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün ashabına şöyle buyurdu: “Sizden biriniz, akşam-sabah Allahü Teâlâ Hazretleri’nin indinde, mükafatı yazılamayacak kadar büyük bir sevabının olmasını ister misiniz?”

Ashabı: “Bu nasıl olur? Ya Rasulallah!’ dediler.

Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Akşam-sabah bu duayı okuduktan sonra, bir mühürle mühürlenerek Arş’ın altına konulur. Kıyamet gününde, “Rahman indinde ahdi olan nerededir?” diyerek bir münadi çağırır. “O kimseler Cennet’e girsinler.” denilir.” (Ruhül beyan)

Duasını Okunuşu;

“Allahümme fâtıras semâvâti ve’l ardı âlimel gaybi veş şehadeti, innî a’hedü ileyke biennî eşhedü enlâ ilahe illâ ente vahdeke lâ şerike lek. ve enne muhammeden abdüke ve rasûlüke ve inneke tekilnî ilâ nefsî tükarribnî mineş şerri ve tübâidnî minel hayri ve innî lâ esigu illâ birahmetike fecal li ahden tûfînîhi yevmel kıyameh. İnneke lâ tuhlifül mîâd.”

Türkçe Anlamı:

“Ey semâvâti ve yeri yaratan, gayb ve şehadet alemlerini bilen Allah’ım! Ey Allah’ım! Bu dünya hayatında senden başka bir ilah olmadığına ahdediyorum. Sen birsin ve ortağın da yoktur. Muhammed (s.a.v.) senin kulun ve Rasûlün’dür. Beni, hiçbir halde nefsimle baş başa bırakma, Allah’ım! Eğer beni nefsime bırakırsan, şerre yaklaştırır ve hayırdan uzaklaştırır. Ben hiçbir şeyime güvenmiyorum. Ancak Senin yüce rahmetine güveniyorum. Seninle ahdediyorum! Şüphesiz ki Sen va’dinden dönmezsin.”

İman ile Amel Arasındaki Bağ

Amel, iradeye dayalı iş, davranış ve eylem demektir. Esasen tasdik ve ikrar da birer ameldir. Ancak amel deyince daha çok kalp ve dil dışında kalan organların ameli anlaşılmaktadır. Bu durumda iman ile amel birbirinden ayrı şeyler olmasına, amelin imanın bir parçası olmamasına rağmen, her ikisi arasında çok sıkı bir bağ ve ilişki bulunmaktadır.

         a) Amel İmanın Ayrılmaz Parçası Değildir

Ehl-i sünnet bilginlerine göre amel, imanın parçası, rüknü ve olmazsa olmaz unsuru değildir. Bu sebeple bütün dini esasları kalpten benimsemiş fakat çeşitli sebeplerle buyrukları yerine getirmemiş veya yasakları çiğnemiş olan kimse, işlediği günahı helal saymadığı müddetçe mümin sayılır. Çünkü:

  1. Kur’an-ı Kerim’de “İman edenler ve salih amel işleyenler…” diye başlayan pek çok ayet vardır. Bu ayetlerde iman edenlerle salih amel işleyenler ayrı ayrı zikredilmiştir. Eğer amel imanın bir parçası olsaydı, “iman edenler” denildikten sonra bir de “salih amel işleyenler” denmesine gerek olmazdı.
  2. Bazı ayetlerde iman, amelin geçerli olabilmesi için şart kılınmıştır. Mesela: “Her kim mümin olarak iyi işler yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar” (Taha 20/112) buyrulmuştur. Eğer iman ile amel aynı şey veya amel imanın parçası olsaydı, o zaman ayrı ayrı zikredilmezdi ve iman, amelin geçerli olmasının şartı sayılmazdı.
  3. Bazı ayetlerde de büyük günahın imanla birlikte bulunabileceği ifade edilmiştir. Bunlardan birinde: “Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin…” (el-Hucurat 49/9; ayrıca bk. el-Bakara 2/178; etTahrim 66/8) denilmiş, büyük günah sayılan öldürme fiilini işleyerek ameli terkeden kişilerden “müminler” diye söz edilmiştir.
  4. Peygamber Efendimiz döneminden itibaren büyük din bilginleri, kalbinde imanı bulunduğu ve bunu diliyle söylediği halde dinin emrettiği amelleri işlemeyen veya bazı yasakları çiğneyen kimseleri yaptıklarını helal ve meşru görmedikleri sürece mümin saymışlar, ancak bu kimselerin günahkar mümin olduklarını ifade etmişlerdir. Bu, Ehl-i sünnet alimlerinin ortak görüşüdür.
    b) Amelin Gerekliliği ve İmanla Olan İlgisi

    Amel ile iman arasında çok yakın bir ilişki vardır. Kur’an-ı Kerim‘in bir- çok ayetinde iman ile sahih amel yan yana zikredilmiş, müminlerin salih amelleri işleyerek maddi-manevi gelişmelerini sağlamaları ısrarla istenmiştir. Çünkü düşünce ve kalp alanından eylem ve hareket alanına çıkamamış olan iman meyvesiz bir ağaca benzer. Kalpte mevcut olan iman ışığının hiç sönmeden parlaması, giderek gücünü artırması salih amellerle mümkün olabilir. Ayrıca imanın olgunluğuna ermek, imanı üstün bir dereceye getirmek ve böyle iman sahiplerine Allah’ın vaad ettiği sonsuz nimetlere kavuşmak için de amel gereklidir. İnsan sadece inanılması gerekli şeyleri tasdik eder, ameli umursamayan bir tavır sergileyip yasakları çiğnerse, dine, Allah’a ve Peygamber’ine olan bağlılığı yavaş yavaş azalır, günün birinde kalbindeki iman ışığı da sönüp gider. O halde amelin hem imanı güçlendirmede üstlendiği rol, hem de müminin cehennem azabından kurtularak nimetlere ulaşmasına aracı olması ve Rabbine karşı kulluk görevini gerçek anlamda yerine getirmesi bakımından önemi çok büyüktür.

Kaynak: http://www.diyanet.gov.tr/

Efendimizin Sünnetleri

hz.muhammed

* Her işe besmele ile başlamak.
* Suyu üç yudumda oturarak, kıbleye dönerek içmek.
* Su içerken başında “besmele” çekmek, sonunda “elhamdülillah” demek.
* Tuvalete girerken sol ayakla girmek, çıkarken sağ ayakla çıkmak.
* Tuvalete girerken “ALLAHümme inni euzü bike minerricsil habisi muhbusi mineşşeytanirraciym.” çıkarken de “Elhamdülillahi anil eza ve afani” demek.
* Tuvalete tükürmemek, orada konuşmamak, bir şey yememek, oradan çabuk çıkmak.
* Def-i hacette bulunmadan önce bir miktar su dökmek.
* Tuvalete başı kapalı girmek (idrardan çıkan asitin ilk temas ettiği yer saç kökleri olduğu için başı kapalı olmazsa saç dökülmesine sebep olur.)
* Mutfakta bir kabı kullanmadan önce onu temiz su ile durulamak.
* Açıkta kalan yiyeceklerin üzerini örtmek.
* Ayakkabıları giymeden önce ters çevirip silkelemek.
* Kıyafetleri sağdan giyip, soldan çıkartmaya başlamak. 
* Sofraya oturmadan hayalen mideyi üçe bölmek 1/3 su, 1/3 yemek, 1/3 hava.
* Acıkmadan sofraya oturmamak ve doymadan sofradan kalkmak.
* Yemeğe tuz ile başlamak.
* Yemeği ayrı tabaklarda değil de ortak tabakta yemek, yerken önünden almak, yemeğin ortasına dokunmamak.
* Misafire bir bardak su bile olsa ikramda bulunmak, mümkünse etli yemek ikram etmek.
* Çörek otu yemek.
* Sofrada yeşillik, evde sirke bulundurmak.
* Sofrada sol ayak kalçanın altında, sağ ayak karın bölgesine kırılmış vaziyette oturmak,
bağdaş kurmamak (sofrada ayak değiştirmek doymanın alametidir).
* Kur’an-ı Kerim‘i hüzünle, mümkünse ağlayarak okumak.
* Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak.
* Hastayı üçüncü gününden sonra da iyileşmezse ziyaret etmek. Hastanın olduğu yerde çorba pişirmek.
* Hapşırınca “elhamdülillah” diyene “yerhamukellah (bayan ise “yerhamukillah”) demek. 

* Uykudan kalkınca elleri en az üç defa yıkamadan yiyecek kabına dokunmamak.
* Akşam üzeri önce perdeyi çekmek, sonra ışığı açmak.
* Banyodan son çıkma sırasında ayaklara soğuk su dökmek.
* Tabakta hiçbir şey kalmayacak şekilde yemek tabağını sünnetlemek. Sonra bir miktar su koyup onu kaşıksız içmek.
* Tek sayıyı tercih etmek.  
* Cuma günleri farz olmasa bile gusül abdesti almak, güzel koku sürünmek, sadaka vermek, beyaz giyinmek, tırnak kesmek.
* Yatarken yatağa çarşaf sermek.
* Gece, günlük kıyafetleri çıkarınca katlamak.
* Sabah namazı vakti çıkınca ilk 45 dk (Keraat vakti) ve akşam ezanının okunmasına 45 dk kala uyumamak .
* Güneş tam tepede iken yani öğle vakti bir miktar uyumak, uyuyamıyorsa bile 10 dk gözleri kapatmak .
* Gece yatmadan önce 3 defa toz sürme çekmek (Göz hastalıklarına şifadır).
* İşrak namazı kılmak.
* Konuştuğu kimseye bedeniyle dönerek konuşmak.
* Kapıyı üç kez bekleyerek çalmak.
* Kapıyı çalarken kapının ya sağında ya da solunda beklemek, karşısında durup da içeriyi
izlememek. 
* Baş kıbleye gelecek şekilde sağ el sol yanak altında, sol el iki diz arasında, dizler de
karın bölgesine bükülü vaziyette yatmak.  
* Başı ağrıdığında tülbent ile sıkıca sarmak.
* Abdest alırken kıbleye dönmek, sonunda üç yudum su içmek.
* Yolda önüne bakarak hızlı adımlara yürümek.
* Selamlaştığı insana sağ elini uzatmak, işaret ve baş parmağı arasındaki boşluğu karşıdaki insanın aynı yerine temas ettirmek. (Elin bu kısmında muhabbet damarları varmış.)
* Saçları gece yatmadan hemen önce ve kıbleye dönerek her gün taramak, ortadan ayırmak.
* Yanında misvak, ayna, kesici bir alet, yakıcı bir alet, güzel koku ve tarak taşımak.
* Gece abdestli yatağa girmek (Ölüm gelirse şehit hükmünde olmak için).
* Gece yatmadan önce “Felak ve Nas Sureleri”ni okuyup iki elini birleştirerek üflemek ve vücudunun her yerine sürmek.