Üç Aylar Orucu

Yarın Regaib Kandili kutlanacak ve üç aylar başlayacak. Üç ayların ilk ayı da ‘iyilik ayı’ olarak nitelenen Recep ayıdır. Hz. Muhammed üç aylarda bol bol nafile orucu tutardı. Ancak 3 aylarda kaç gün oruç tutulur sorusunun kesin bir yanıtı yok.  Hz. Peygamber  bu ayda bol bol nafile oruç tutardı. İbn Abbas der ki; “Efendimiz, Recep ayında o kadar çok oruç tutardı ki hiç iftar etmeyecek sanırdık. Bazen de Recep ayında oruca o kadar ara verirdi ki hiç tutmayacak sanırdık.”

Peygamberimiz, bu ayda sık sık oruç tutarak nafile oruca teşvik ederdi. Bazen de tutmayarak bu ayın Ramazan orucuna benzetilmesine engel olurdu. Denilir ki Hz. Nuh bu ayda gemiye bindi. Ve bu ayın tümünü oruçlu geçirdi. Hz. Aişe der ki; Peygamberimiz perşembe ve pazartesi günkü oruca önem verirdi. O şöyle buyururdu: “Bu iki günde ameller Yüce Rabbe iletilir. Ben de bu esnada oruçlu olmayı severim.”

Üç ayların başlangıcı olan Regaip Kandili ve önemiyle başlayalım.  Regaip Kandili üç ayların başlangıcı olmanın ötesinde tövbe kapılarının sonuna kadar aralandığı bir döneminde müjdecisidir. Regaip kelimesinin manalarından biri ‘pek çok ihsan’ demektir.

Kandil geceleri ‘tövbe kapıları’ açılır : Üç aylarda yer alan kandiller tövbe kapılarının açıldığı çok önemli gecelerdir. Bu dönemler çok istisnai dönemlerdir. Yolu düzeltmek, yanlışları örtmek için önümüze gelen bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Kandil gecelerinin ibadeti eşsiz olduğu gibi ihsanı da öyledir. Bu üç aylarda ise Regaip Kandili ile başlayacağımız tövbe ve ihsan fırsat geceleri, Miraç Kandili, Beraat Kandili ve Kadir Gecesi ile sürecek.

Üç ayları karşılama orucu nasıl kaç gün tutulmalıdır? 

Perşembe ve cumayı beraber tutmak uygun olur. Sadece bir gün oruç tutma imkanımız varsa, sadece perşembeyi tutabiliriz. İmam Kurtubi’ye göre gece önce, gündüz sonra gelir. Bu durumda alışkanlık haline getirilmedikçe cuma günü de Kandil için oruç tutulabilir. Hz. Nuh’un Recep ayında gemiye bindiği ve bu günü oruçla geçirdiği rivayetleri vardır.

Recep ayı orucu ne zaman kaç gün tutulur?

İbn Abbas; Efendimizin bu ayda çok oruç tuttuğunu ifade ediyor. Hatta orucu hiç bırakmayacak zannederdik der. Bazen de Recep ayında oruca o kadar ara verirdi ki hiç tutmayacak zannederdik. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle haber verirdi: “Allah’ım Recep, Şaban’ı bize mübarek eyle, bizi Ramazan’a ulaştır.’  Bu gece (Regaip Gecesi’nin gündüzü) oruç tutana birçok sevap haberi verilmiştir.

Rabbimizin rahmeti her zaman vardır. Ama nasıl ki her gece güzel olmakla beraber Kadir Gecesi bin geceye denktir. Ve nasıl ki Kudüs’teki Mescidi Aksa diğer mekanlardan farklıysa Recep ayının ilk perşembesi ve belli zamanlar da öylece özeldir. Bu dört geceye özel rahmet yağar:

– Kurban Bayramı’nın gecesi
– Ramazan Bayramı’nın gecesi
– Şaban ayının 15. gecesi (Beraat Kandili gecesi)
– Recep ayının ilk perşembe gecesi (Regaip Kandili gecesi)

 

Allah tüm dualarımızı kabul etsin. Amin…

 

Namazın Tarihi

namaz-kılmak

Kur’ân-ı Kerîm’den hemen bütün ilahi dinlerde namaz ibadetinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Adem, Nuh ve İbrahim’den sonra namazı terk eden nesillerin geleceği, Hz. Zekeriyya’nın namaz kıldığı, Hz. İsa’nın beşikteki mucizevi konuşmasında namaz vecibesine atıfta bulunduğu, Hz. İbrahim’in yanı sıra Lut, İshak ve Ya‘kub’a namaz emrinin vahyedildiği, Hz. İsmail’in halkına / ailesine namazı emrettiği, Hz. Lokman’ın oğluna namazı hakkıyla kılmasını öğütlediği, Hz. İbrahim’in namazı yalnız Allah rızası için kıldığını söylediği, kendisini ve neslini namazı dosdoğru kılan kullarından eylemesi için dua ettiği, Hz. Musa’ya Allah’ı anmak üzere namaz kılmasının emredildiği ifade edilmekte, Allah’ın İsrailoğulları’ndan yerine getirme sözü aldığı görevler arasında namazın da yer aldığı görülmektedir. Yine Ashab-ı Kehf kıssası anlatılırken mescid kelimesinin zikredilmesinden o dönemde namaz ibadetinin var olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür.

Kabe'de Namaz

Hadis ve tarih eserlerinden, İslam öncesi Hicaz-Arap toplumunda Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği tevhid dininin etkilerinin ve bazı ibadet türlerinin şekil ve mahiyet değiştirerek de olsa devam ettiği, Ebû Zer el-Gıfârî ve Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi bu dine tabi olup Hanif diye isimlendirilen kimselerin Kabe’ye yönelerek namaz kıldıkları anlaşılmakta, buna karşılık Cahiliye Arapları arasında muayyen bir namaz şeklinin bulunduğu bilinmemektedir. “Onların (müşrikler) salatı ıslık çalmak ve alkışlamaktan ibarettir” mealindeki ayette geçen “salat” kelimesi, daha çok müşriklerin Müslümanların Kabe’deki ibadetlerine karşı ibadet görüntüsü verdikleri bir engelleme hareketi olarak yorumlanmıştır. İbn Abbas’ın bir açıklamasına dayandırılan bir yoruma göre ise Kureyş kabilesinin ıslık çalıp el çırparak Kabe’yi tavaf etme şeklinde bir ibadetleri vardı.

Kaynaklarda, İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren namaz ibadetinin mevcut olduğu ve beş vakit namaz farz kılınmadan önce sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit namaz kılındığı belirtilmektedir. Kur’an’daki bazı ayetlerin bu iki vakit namaza işaret ettiği görüşünde olanlar da vardır. Vahyin başlangıç döneminde bazı kaynaklara göre Müddessir Suresinin 1-3. ayetleri nazil olunca, Cebrail, Hz. Peygamber’i Mekke’nin yakınlarındaki bir vadiye götürmüş, orada fışkıran su ile önce kendisi, sonra Resul-i Ekrem abdest almış, ardından Resulullah’a namaz kıldırmıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber sevinçli bir şekilde eve gelmiş, Hz. Hatice’nin elinden tutarak oraya götürmüş ve aynı şekilde onunla birlikte abdest alıp iki rek‘at namaz kılmışlardır. Üç yıl kadar süren gizli davet ve daha sonraki açık davet döneminde Resul-i Ekrem evinde, ıssız dağ eteklerinde, öğle tenhalığı sırasında Harem’de namaz kılmıştır. Zaman zaman Hz. Ali’yi de yanına alarak Mekke dışındaki vadilerde akşam namazını kıldığı ve hava karardıktan sonra döndüğü nakledilir. İlk Müslümanlar da Mekke içinde gizli yer bulamadıklarında şehir dışına çıkıp ıssız yerlerde ve zaman zaman mescid haline getirdikleri Erkam adlı sahabinin evinde namaz kılmışlardır.

cemaat namazı

Bazı rivayetlere göre, “Namazda yüksek sesle okuma!” mealindeki ayet gizli namaz dönemiyle ilgili olup Hz. Peygamber’in ashabıyla namaz kılarken ayetleri yüksek sesle okuduğu için müşriklerin Kur’an’a hakaret etmeleri üzerine inmiş, Resul-i Ekrem’in sesini alçaltması, fakat yanında bulunanların duyamayacağı kadar da gizli okumaması istenmiştir. Bu iki vakit namazın dışında Müzzemmil Suresinin ilk ayetleriyle gece namazına kalkılması ve bunun belli bir vakit içinde eda edilmesi emredilmişken aynı surenin 20. ayetinde, Allah Teala’nın bu hususta yaşanan zorluğu bildiği ve müminleri bağışladığı haber verilmiştir.

Bu ayetin Medine’de indiği rivayet edildiği gibi ayetten çıkan sonuç hakkında farklı yorumlar da vardır. İslamiyette bugün bilinen şekliyle beş vakit namaz hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi‘rac Gecesi‘nde farz kılınmıştır. Hadis mecmualarında yer alan bilgilerden namazların önce ikişer rek‘at olarak farz kılındığı, hicretten kısa bir süre sonra öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzlarının dörder rek‘ata çıkarıldığı anlaşılmaktadır.

 

Kaynak: namaz.diyanet.gov.tr

Hz.Muhammed’in Mübarek Soyu

hz.muhammed

Yaratılan ilk insan olan Hz. Adem, Hz. Muhammed’in zerresini taşıdığı için alnında O’nun Nur’u parlıyordu. Bu zerre Hz. Havva’ya, ondan Şît Aleyhisselama ve böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti.

Hz.Muhammed’in soy ağacında geriye gidersek Hz. İsmail’e kadar uzanır. Arap Yarımadası’ndaki birkaç kuşak öncesi ve birkaç kuşak sonrasını inceleyecek olursak Efendimizin soy ağacı aşağıdaki şekildedir:


Önceki Kuşaklarda Hz.Muhammed’in Soy Ağacı

Babası: Abdullah;

Amcaları: Abu Talip, Gaydak, Hacl, Haris, Kusem, Zubeyr, Hz.Hamza, Hz.Abbas, Dirar, Ebu Leheb, Mukavvim

Dedesi:Abdulmuttalip;

Dedesinin kardeşleri: Nadle, Ebu Sayfif Rekika, Esed Fatıma, Halide, Daife, Rukiyye, Hayye Şifa

Sevgili Peygamberimiz;

“Ben, Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdü Menaf, Kuseyy, Kilâb, Mürre, Ka’b, Lüveyy, Gâlib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Mudrike, İlyâs, Mudar, Nizâr, Me’ad, Adnân oğlu Muhammed’im. Mensup olduğum topluluk, ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allah beni muhakkak onların en hayırlı olan tarafında bulundurmuştur. Ben, cahiliyet ahlaksızlıklarından hiçbir şey bulaşmaksızın, ana ve babamdan meydana geldim. Ben, Âdem’den babama ve anneme gelinceye kadar, hep nikahlı anne babadan geldim. Ben ana ve baba itibariyle en hayırlınızım.”  buyurdu.

Başka bir hadis-i şerifte;

“Allah, İbrahim oğullarından İsmail’i seçti. İsmail oğullarından Kinâne oğullarını seçti. Kinâne oğullarından Kureyş’i seçti. Kureyş’ten Hâşim oğullarını seçti. Hâşim oğullarından Abdülmuttalib oğullarını seçti. Abdülmuttalib oğullarından da beni seçti.” buyurdu.


Sonraki kuşaklarda Hz.Muhammed’in soy ağacı

Çocukları: İbrahim, Kasım, Abdullah, Hz.Fatıma, Rukiye, Zeynep, Ümmü Gülsüm

Torunları: Ümmü Gülsüm, Muhassin, Hz.Hüseyi, Hz.Hasan, Zeyneb (Hz.Fatıma’dan torunları)

Torunlarının çocukları: Zeyd, Rukiye (Ümmü Gülsüm’ün çocukları), Cafer, Abdullah, Sukeyne, Zeynelabidin, Fatıma, Ali (Hz.Hüseyin’in çocukları), Zeyd, Ömer, Abu Bekir, Hasan, Talha, Abdurrahman (Hz. Hasan’ın çoukları), Ali, Ümmü Gülsüm (Zeyneb’in çocukları)

Torunlarının torunları: Hüseyin, Ömer, Muhammed Bakir, Zeyd (Zeynelabidin’in çocukları), Hasan(Zeyd’in çocuğu), Abdullah, Hasan, Muhammed (Hasan’ın çocukları)

Hz. Muhammed’in soy ağacı torununun torunlarından sonra da günümüze kadar genişleyerek devam eder.

Dinde Ayrılığa Düşülmez

Kuranı-Kerim

“Şüphesiz bu (İslam), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin. (İnsanlar) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Hepsi de ancak bize dönecekler.” (Enbiya, 21/92-93)

Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muhammed’e varıncaya kadar bütün nebi ve resullerin tebliğ ettiği dinin genel adı İslam’dır. “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır…” (Al-i İmran, 3/19) ayeti bu gerçeği bize ifade etmektedir. Allah Teala tarafından gönderilen tüm peygamberlerin temel hedefi, tevhid ilkesini önce gönüllere daha sonra da kardeşlik ve birlik şuuruyla içinde yaşadıkları topluma yerleştirmek olmuştur.

er-rahmanMüfessirlerin bazıları izahını yaptığımız ayette geçen “ümmet” kelimesinin “din” anlamına geldiğini söylerken, bir kısmı ise ilahi dinlerin tamamının İslam olduğu inancından hareketle buradaki “ümmet” kelimesini “tek bir din topluluğu” olarak yorumlamışlardır. Bu ayetlerin de yer aldığı Enbiya suresinde farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde Allah’ın dinini tebliğ için gelmiş peygamberlerin bir kısmına değinilmiştir. Bunların tebliğ ettiği dinin, Allah’ın birliğini, eşsiz ve yüce oluşu/tevhid ilkesine dayanan tek bir din, ibadete layık yegane varlığın da kendisi olduğu gerçeği bildirilmiştir. Fakat ayetten de anlaşıldığı gibi, zaman içinde insanlar, dinleri hakkında ihtilafa düşmüş, kendilerine gönderilen elçilere karşı gelmiş ve tevhid akidesinden uzaklaşmışlardır.

Yüce Rabbimiz, bu parçalanmış ve bölünmüşlükten hoşlanmadığına işaret ettikten sonra ayetin devamında; “Hepsi de ancak bize dönecekler” (Bakara,2/156) demektedir. İnsanlık başlangıç itibariyle Allah’tan gelmiş, sonuç olarak da O’na döneceğine göre, bu anlayış içinde tevhid inancını yaşayıp, yaşatmaya çabalaması gerekir. Tevhid ilkesi bir taraftan, Allah’ın birliğini içerirken diğer yandan Allah’a inananların birliğini gerektirir. Yüce Allah biz insanları farklı kavim ve kabileler şeklinde yaratmasının hikmetini, birbirimizle tanışıp kaynaşma/teârüf olarak açıklamış, renk, dil, ırk vb. farklılıkların birer ayet olduğunu belirtmiştir. Nitekim bu husus Kur’an’da şu şekilde ifade edilmiştir: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır…” (Hucurat, 49/13) Bu ayet, yaratılış itibariyle tüm insanların bir anne ve babadan meydana geldiği gerçeğini bizlere ilan etmekte ve üstünlük ölçüsünün takva olduğunu belirtmektedir.

kuranFiziki, sosyal, iktisadi, kültürel vb. açıdan farklılıklara sahip olan insanların bunları birer zenginliğe dönüştürmesi, inanç açısından ise “tevhid” kimliğinde/ilkesinde birleşmesi, Kur’an’ın gerçekleştirilmesini istediği hedeflerdendir. Nitekim yüce Rabbimiz hem; “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin…” (Bakara, 2/208) buyurmakta, hem de Efendimizden diğer din mensuplarına; “De ki: ‘Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahit olun, biz Müslümanlarız.’” (Al-i İmran, 3/64) çağrısını yapmasını istemektedir.

Tevhid dini olan İslam, ortaya koyduğu temel prensiplerle daima birleştirici, bütünleştirici olmayı şiar edinmiş, mensuplarının bir araya gelmesini temin edecek “Kardeşlik” gibi kuvvetli bir vasıtayı ortaya koymuştur. Nitekim Kur’an’da; “Müminler ancak kardeştirler…” (Hucurat, 49/10) buyrulmuş, “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin…” (Al-i İmran, 3/103) ayetiyle de, toplumda huzur ve barışı bozan her türlü tefrika ve bölücülükten sakınmamız gerektiği bildirilmiştir. Biz, yeryüzü evinin sakinleri, bizden önceki hemcinslerimizin gerçekleştiremediğini hayata geçirmek ve Rabbimizin bize yüklediği sorumluluğu yerine getirmek zorundayız. Bu ayetler bize, aralarında birlik kurup, sulh ve barışı, hoşgörü içinde insan onuruna yakışır şekilde yaşamayı gerçekleştirememiş olanları anlatırken, zımnen bizim böyle bir parçalanmanın müsebbibi olmamamız uyarısında bulunmaktadır.

 

Kaynak:kuran.diyanet.gov.tr

Takva Ölçütü: İnfak

“Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmran, 3/134)

Takva ehli müminlerin özelliklerinin sıralandığı ayetin bir bölümünü teşkil eden bu kısmında yüce Mevlamız, onların kendilerine lütfedilen nimetlerden, olumlu ve olumsuz her türlü şart altında muhtaç insanlara infakta bulunduklarını dile getirmektedir. Şüphesiz her ferdin, bir yönüyle diğer fertlere muhtaç olduğu görülür. Kimi insanın malına, kimi insanın bilgisine, kimi insanın aklına toplumun diğer bireyleri muhtaçtır. Bu yönüyle toplum, bütün uzuvları ile bir bedene benzer. Uzuvlar nasıl bir bir fonksiyonunu tamamlıyorsa, toplum da zengini, fakiri, alimi ve cahili ile birbirini tamamlamaktadır. İnfakın, dinimizde ne derece önemli olduğunu birçok ayet ve hadis dile getirmektedir. Bu konuda birkaç ayet ve hadis şöyledir:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye layıktır.” (Bakara, 2/267)

“ ...Hayır olarak verdiğiniz ne varsa, karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Bakara, 2/272)

“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (Bakara, 2/274)

“…Siz hayra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe’, 34/39)

“Herhangi birinize ölüm gelip de; Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın.” (Münâfikûn, 63/10)

Peygamberimiz de muhtaç kimselere vermeyi önermiş ve kendisinden bu konuda müminleri teşvik edici birçok hadis nakledilmiştir:

“Yarım hurma (tasadduk) etmek suretiyle de olsa, cehennemden korunmaya çalışınız.” (Buharî, “Edeb”, 34)

“Sadece şu iki kişiye gıpta edilir. Bunlardan birincisi, Allah’ın kendisine verdiği malı Hak yolunda harcamayı başaran kimse, diğeri de Allah’ın kendisine ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buharî, “İlim”, 15, “Zekât”, 5)

“Her Allah’ın günü iki melek iner. Bunlardan biri; Allah’ım! Malını verene yenisini ver! diye dua eder. Diğeri de: Allah’ım! Cimrilik edenin malını yok et! diye beddua eder.” (Buharî, “Zekât”, 27)

“Kesenin ağzını sıkma! Allah da senin rızkını daraltır.” (Buharî, “Zekât”, 21) hadislerini örnek olarak zikredebiliriz.

secde etmek

Bu ve benzeri pek çok hadisi ile Peygamberimiz, müminleri sahip oldukları mallardan Allah yolunda harcamaya teşvik etmiştir. O, sadece sözleriyle değil aynı zamanda her hususta olduğu gibi bu konuda yaşam biçimiyle de müminlere örnek olmuştur. Öz olarak ifade etmek gerekirse, Allah’ın Peygamberi hiçbir zaman mal biriktirme sevdasıyla yaşamamış, ömrünü bu yolda harcamamıştır. O’nun evinde bazen açlığını giderecek derecede herhangi bir yiyeceğin dahi bulunmadığı, açlık sebebiyle zaman zaman uyuyamadığını görürüz. Hatta müminlerin annelerinin bu durumdan bazı kere şikayet ettikleri de nakledilmektedir. O dileseydi, saraylarda yaşayabilirdi. İdaresinde bulunan kitle bunu seve seve yapmaya hazır ve muktedirdi.

Ancak o, sade bir insan olarak yaşamayı tercih etti. Hz. Peygamber (s.a.s)’i, Hz. Ebû Bekir’i, Hz. Ömer’i, Hz. Osman’ı, Hz. Ali’yi ve daha nice tarihe örnekliği ile damgasını vuran şahsiyetleri, örnek yapan anlayış bu noktada odaklanmaktaydı. İslam dininde, belli bir yeterliliğe ya da ekonomik güce (nisap) ulaşan Müslüman, sahip olduğu mal varlığından belirli bir kısmını toplumun muhtaç veya hayat standardı düşük kesimlerine aktarmakla yükümlü tutulur. Ömrünü adeta mal biriktirmeye adayan, kendinden başka hiçbir kimseyi düşünmeyen insanların, hayatlarını verimli ve Allah’ın istediği doğrultuda geçirdiklerini söyleyemeyiz. Zira insanları ölümsüzleştiren, eserleri ve işledikleri salih amellerdir.

Dua etmek

Çeşitli açmaz ve imkansızlıklar sebebiyle hayata küsmüş insanların problemlerini bir şekilde çözerek tekrar hayata döndürmek, herhalde en güzel eser ve amellerden birisidir. Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, varlıkta ve darlıkta, Allah için infakta bulunmak, örnek ahlaka sahip müminlerin özelliğidir. Yüce Mevla, her insana şöyle ya da böyle bir nimet vermiştir. İman, ilim, mal, akıl, sevgi, huzur aklımıza gelen başlıca nimetlerdir. Takva ehli mümin, Allah’ın kendisine verdiği ilim nimetini, maddi ve manevi bütün olumsuzluklara rağmen toplumu aydınlatmada kullanır. Onun infakı, ilmini ona muhtaç insanların faydası doğrultusunda kullanması olacaktır.

Müminin sevgisini, şefkatini, içinde bulunduğu huzursuzlukları, bunalımları bir tarafa bırakarak toplumda sevgi ve şefkat mahrumu insanlarla paylaşması da takva ölçütüdür. Bu bağlamda Peygamber (s.a.s)’in, “Güzel söz sadakadır” (Buharî, “Sulh”, 11) hadisi ne kadar da anlamlıdır. Sadaka bugünkü anlaşıldığı gibi sadece mali ya da parasal yardımı içermez. Nice yüklü paraların, malın tamir edemeyeceği kırık kalpleri, dünyası kararmış insanları, bir sevgi ve şefkat sözcüğü hayata döndürebilmektedir. Yüce Rabbimiz bizi bu konumdaki müminlerden eylesin…

 

Kaynak: kuran.diyanet.gov.tr