Re’y ve İctihad

Re’y ve ictihad, en genel anlamıyla, asli iki delil olan Kur’an ve Sünnet’i, sayılan metotları ve benzerlerini kullanarak anlama, yorumlama ve metinle akıl ve toplum arasını buluşturma faaliyetidir.

Sözlükte “şahsi görüş, düşünce ve kanaat” manasına gelen re’y kelimesi fıkıh literatüründe “hakkında açık bir nas yani ayet veya hadis metni bulunmayan fıkhi bir konuda müctehidin belli metotlar uygulayarak ulaştığı şahsi görüş” anlamında kullanılan bir terimdir. İctihad sözlükte “zor ve meşakkatli bir işi gerçekleştirme uğrunda kişinin olanca gayreti göstermesi”, fıkıh ilminde ise “fakihin şer‘i-ameli bir meselenin hükmünü ilgili delillerden çıkarabilmek için olanca gayreti sarf etmesi” anlamına gelir. Bu melekeye sahip olan kimseye müctehid denir. İlk dönemlerde fakih ve müftü de müctehidle eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
Son ve evrensel ilahi din olan İslam’ın, farklı dönem ve bölgelerde insanoğlunun karşılaştığı problemlere genel veya özel çözüm getirebilmesi, insanı iyi, doğru ve güzele yönlendirebilmesi için Kitap ve Sünnet’in anlaşılması, yorumlanması ve sınırlı nasların sınırsız olaylara uzanması demek olan ictihad faaliyetine, hem dini bir vecibe hem de ameli bir zaruret olarak ihtiyaç vardır. Hz. Peygamber döneminden itibaren özellikle ilk birkaç asırda bu faaliyet ictihad, re’y, fıkıh istidlal, kıyas, istinbat gibi değişik isimlerle anılarak çok verimli bir şekilde sürdürülmüş, bunun sonunda hem ferdi ve toplumsal hayat kendi tabii seyrinde gelişerek devam etmiş, problemler çözüme kavuşturulmuş hem de müslüman toplumlarına has zengin bir hukuk kültürü oluşmuştur. İctihad ve re’y faaliyetinin yavaşladığı, donuklaştığı, dar kalıplar içerisine girip taklit ve ezberciliğin yaygınlaştığı ve mevcut sosyal şartlara uygun alternatif çözüm arayışlarına gidilmediği dönemlerde ise aynı ölçüde bir gelişmenin bulunmadığı görülür. Ayet ve hadislerde re’y ve ictihad faaliyetinin teşvik edildiği, Müslüman fert ve toplumlar için ictihadın hayati derecede önem taşıdığı bütün İslam alimlerince de sıklıkla ifade edildiği halde İslam dünyasında hicri IV. yüzyıldan sonra ictihad faaliyetinin gerileyip zayıfladığı ve ictihadın yerini taklidin almaya başladığı bilinmektedir. Bu durumun belli başlı amilleri arasında; siyasi baskı ve çekişmeler, ictihad kültür ve telakkisinin değişmesi, hazır fetvaların çoğalması, mezhepler etrafında meydana gelen kümeleşme, mezhep taassubu, yargı ve eğitim faaliyetinin belirli mezheplerin tekeline verilmesi, klasik literatürde yer alan mezhep görüşlerinin tarihi şartlarından koparılarak ele alınmaya ve dini ahkamın kendisi olarak algılanmaya başlanması gibi sebepler sayılabilir.

Bu sebeplerin bir kısmı, toplumda hukuki istikrar ve güven ortamını kurma, yargı birliğini sağlama, ameli ve pratik ihtiyaca cevap verme gibi toplumsal ve bireysel birtakım haklı sebeplere dayanmakta ve bu yüzden mezhepleşme kaçınılmaz görünmekte ise de, entelektüel seviyede bir ictihad faaliyetinin olmayışı İslam hukukunun vakıa ve toplumsal ihtiyaçla irtibatını zayıflatmış, onu teorik tutarlılıkla yetinmeye mahkûm etmiştir. Bununla birlikte İslam dünyasında geniş ölçekli sosyal ve siyasal değişimin yaşandığı, çözümsüz bırakılan problemlerin iyice çoğaldığı ve İslam kültür ve geleneğinin çok ciddi tehlikelere maruz kaldığı günümüzde ictihadın önemi yeniden hissedilmeye başlanmış, çeşitli kişi, kurum ve kuruluş tarafından bu yönde ümit verici örnekler sergilenmeye başlanmıştır.

Günümüzde müslümanların, gerek dinlerini daha iyi anlayıp dini ahkamı günlük hayatlarına ve canlı problemlerine intibak ettirebilmeleri gerekse kendileriyle ve dinleriyle uyum ve barış içinde yaşayabilmeleri için ictihad ve re’y faaliyetine eskiye göre daha çok ihtiyaçları vardır. Bunu yaparken de sağlam bir Kur’an ve hadis bilgisinin yanı sıra ilgili ayetler ve hadisler etrafında oluşan geleneksel fıkıh kültürünü, ayet ve hadislerin bütününü, genel ilke ve amaçlarını, toplumun değişen şart ve ihtiyaçlarını ayrı ayrı iyice kavramış olmaları gerekmektedir. Bu itibarla, günümüzde ictihadı bireysel bir çaba ve başarı olarak nitelendirmek yerine, değişik ilim dallarında uzmanlaşmış kimselerden oluşan bir ictihad şûrasının ortak faaliyeti olarak görmek daha isabetli görünmektedir. Öte yandan, günümüzde ictihad faaliyetinin amacı doğrudan bireye yol göstermek ve onun olaylar karşısındaki tavrını belirlemek değil de ibadetler ve ahval-i şahsiyye alanında fetva-ilmihal çizgisinde, diğer alanlarda ise kanunlaştırma hareketine katkıda bulunma ve alternatif görüş sunma şeklinde bir rol üstlenmek olmalıdır. İctihada kimlerin ehil olduğu ve ictihad faaliyeti sonunda ulaşılacak görüşün doğruluğu hususları kişi ve gruplara göre değişkenlik taşıdığı gibi, nasların açık hükmüne aykırı düşmeyen her bir içtihadın doğru olma ihtimali de teorik olarak eşittir. Bu sebeple de ictihad ürünü görüşlerin doktrin açısından isabet derecesinin tartışılması kadar toplumsal ihtiyaç ve beklentilere uygunluğu da ayrı bir önem taşımaya başlamıştır. Eski dönemlerde de ictihad ve fetvalar arasında benzeri pratik mülahazalarla bazı tercihlerin yapıldığı bilinmektedir. Böyle olunca toplumsal düzen ve hukuki istikrar için sözü edilen prosedürel ve pratik bir geçerlilik ve meşruiyet çizgisine ihtiyaç bulunmaktadır. Bundan hareketle, İslam hukuk doktrinindeki zengin tartışmalar ve görüş farklılıklarının, günümüzde yukarıda sözü edilen asli ve fer‘i deliller ve metotlar işletilerek buna ilave edilebilecek yeni yorum ve ictihadlarla birlikte, modern toplumların hukuki düzenlemeleri için yeni bir ufuk ve alternatif bir çözüm niteliği taşıdığı söylenebilir.

 

Hz. Muhammed’in İnancı

Peygamberimiz (s.a.v.) kamil, hakiki ve muvahhit bir mü’min/Müslüman idi. Son din İslamın ilk iman edeni idi. Kur’an’da, onunla ilgili olarak,

 6َ ِ ِم ْسل ُ اَّوَل ْ الم َ ا ُك َون َ ْنَ ِ لا ْ ُت ِر ام َوُ

“Bana Müslümanların ilki olmam emrolundu” denilmiştir. (Zümer 39/12)

Kur’an’da “hakîki mü’min” kavramı geçmektedir:

 َ ُاتُه ْ I اي ِ م ْه عَلي َ ْت َ ي ِ ا تل َذ ُ ِ وا َ ْ قُل ُُوcم و ِجَل ْت ُ اOَ ُ َ ِر َذ ُ ا ذك ِ ِ َ ين ا ُ َون الَّذ ن ِ نَّ َp ْ المُ ْؤم ِ ا ِ َّ ـp وم ِ ُيم َون َّ الصIل َوة َ ِ َ ين يُق * الَّذ َ ََّكُل َون َو ْ يَت ِ م ّه ِ رَب ا وَعَ\ َ ً ْ اِ َيpن ُم ادْl َز َ ْ ِ م ّه ِ رَب َْد d ات عِ ن َ َج در َ ْ حًّق َُ ا Rم َ ُ َون ن ِ ُ ْ المُ ْؤم ِ َك ُ هم * اولIئ ُ ُق َون ِ ْف ْ يُن َ ُاهم َ َز ْقن ر d يم dق َ ك ِر ِ ْز ور ة َ dَ ِر َ ْغف َو

“Mü’minler ancak Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman (o âyetler), imanlarını artıran ve yalnız Rab’lerine güvenen kimselerdir. Onlar, namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar hakiki müminlerdir…” (Enfal 8/2-4)

Hz. Muhammed (s.a.v.), peygamberlik öncesinde de asla putlara tapmamıştır. Peygamber olarak görevlendirildikten sonra insanları tevhide, gerçek imana davet etmiştir. Peygamberin davet ettiği ve Kur’an’da Allah’ın gerçek mü’min olarak nitelediği manada imana sahip olabilmek için; kesin bir şekilde iman edilmesi, imanda asla şüphe olmaması, Kur’an’ın ve Peygamberin haber verdiği şeylerin bütününe, azapla karşılaşılmadan, yeis haline düşülmeden önce iman edilmesi, imana şirk karıştırılmaması, iman esaslarının kalp ile tasdik edilmesi, ayetlerden yüz çevrilmemesi ve Allah ve Resulünün hükümlerine razı olunması, ayetlerin ve dini hükümlerin alay konusu edilmemesi (Kehf, 18/106) gerekir.

Peygamber

Dini; insanlara tebliğ eden,sözlü ve uygulamalı olarak açıklayan peygamberdir. Kur’an’da “resul” ve “nebi” kelimeleri ile ifade edilen “peygamber”, Farsça bir kelime olup “haber getiren” demektir. Kur’an’da Peygamberimiz (s.a.v.)’e bazen “nebi” bazen de “resûl” kelimesiyle hitap edilmiştir.Peygamberimiz (s.a.v.) hem nebî hem resuldür.

Peygamberlik çalışmakla elde edilecek bir görev değildir.

 ه … َُ ت َ َسال ِ ل ر ُ َ [ع ْ َ ث ُ ْ حي َ ُ لم َ ع ْ ا َ … ا ُOَ

“… Allah, elçiliği kime vereceğini en iyi bilir…” Peygamberlerin ilki, Adem (a.s.) sonuncusu da Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.

Peygamberlerin bir kısmının ismi, Kur’an’da zikredilmiş (25 veya 28), bir kısmının ise zikredilmemiştir. Yüce Allah, bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

 ص ْ ص ُ ق ْ َ ن ْU َ ن ْ َ م ْ هم ُْ ن ِ وم ك َ َ ْ لي َ َولََقْد َ ارَْسْلنَا رُ ُس ًلا مِ ْن َ قبْلِ َك مِنُْهمْ مَ ْن َ ق َص ْصنَ َ ا ع ك … َ ْ لي َ ع

“(Ey peygamberim!) Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var…” (Mü’min 40/78)

Ebu Zer’il-Ğıfârî;

– Ya Resulallah! Nebilerin evveli hangisidir, diye sormuş Peygamberimiz (s.a.v.) de; Adem’dir demiştir.

– O nebi mi idi diye sormuş, evet nebi idi cevabını vermiştir.

– Ya Rasulallah! Nebilerin sayısı kaçtır, diye sormuş, 124.000 dir diye cevap vermiştir.

– Ya Rasulallah! Onlardan kaçı resuldür demiş, 315’i (veya 313’ü) cevabını vermiştir.

Peygamberlerin hepsi aynı derecede değildir. Şu ayet bu gerçeği ifade etmektedir:

 ْ هم ُ ض َ ْ ع َ ع ب فَ َ َ ور تِْل َك الرُّ ُسُل َ ف َّضْلنَا بَعْ َضُهمْ َ عَ\ بَعْ ٍض مِنُْهمْ مَ ْن َ كَّلمَ ُ اOَ ات … ج ٍ َ َ در َ

“O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir…” (Bakara 2/253)

Peygamberlerin bir kısmı azim sahibi büyük peygamberlerdir. Bunlar; Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (s.a.v.)’dir.24 Bu peygamberler aynı zamanda peygamberlerin seyyidleridir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise bu beşinin seyyididir. Kıyamet gününde de insanların seyyidi olacaktır. Öncekilerin ve sonrakilerin en değerli insanı Hz. Muhammed (s.a.v.)dir.

Amerikalı Yahudi asıllı Jules Masserman, Time Dergisi’nde  “Liderler Nerede” başlıklı yazısında bir çok tarihi şahsiyeti tahlil ettikten sonra,”bütün zamanların en büyük lideri Muhammed’dir” demiştir. Yine Amerikalı yazar Michael H. Hart, dünyada etkili olmuş 100 kişiyi tanıtan bir eser yazmış, ilk sırayı Peygamberimize vermiştir.

Fransız tarihçisi La Martin, Hz. Muhammed (s.a.v.) için, “Ondan daha büyük insan var mıdır?” diye sormuş ve “ondan daha büyük insan yoktur, Muhammed gerçekten en büyüktür” demiştir.

Kıyamet gününde “Hamd Sancağı” Hz. Muhammed (s.a.v.)’e verilecek, bütün peygamberler onun bu sancağı altında toplanacaklardır.

Kıyamet gününde Muhammed ümmeti, insanlara, Muhammed (s.a.v.) da Müslümanlara ve diğer ümmetlerin şahitlerine şahitlik edecektir. Hz. Muhammed (s.a.v.) diğer peygamberlerden farklı olarak bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.); İbrahim (a.s.)’in duası,34 ve İsa (a.s.)’ın müjdesidir. (Saf 61/6)

 َ َالمِ َ6 ْلع ِ ًَة ل َّ رَ ْz َ َ اك اِلا َْسْلن َ َ ا ار َوم

“Alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.” (Enbiyâ 21/107)

Bizlere Allah’ın bir lütfu ve nimetidir:

 …ْ ِ م ِه ُْفس ان ْنَ ِ ْ رَُسولاً م َ َث فِيهِ م ْذ بَع ِ ِ َ6 ا ن ِ اO َ عَ\ ْ المُ ْؤم مَ َّن ُ لََقْد

“Andolsun Allah mü’minlere kendi içlerinden bir peygamber göndermekle büyük lütufta bulunmuştur…” (Âl-i İmrân 3/164)

ه ْذن ِ ا ِ اO ب ِ َ ِ ًا ا ا * وَداعِ ي َ ً ِ ير ِذ ا ون َ ً ّ ر ِ َش ُب ا وم ًد َ ِ َ َ اك َ اه َْسْلن ار نَّا`َ ِ ُّ ا ِى َا النَّب َ َااُّP ي ًfا ِ اجا مُن ً َ ‘ِ َو

“Ey peygamber! biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı, davetçi, aydınlatıcı ve ışık veren bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzâb 33/45-46)

Müminlerin şefaatçisidir.

d ِ يم رَح dف رَ ُؤ 6َ ِ ن ِ … بِ ْالمُ ْؤم

“… Mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe 9/128)

Uyulacak, arkasından gidilecek en güzel örnektir.

. َ ْم َو والْي ْ ُج َ وا اOَ َ ْن َ ك َ ان يَر ِ لم َdة ح َسن ة َ dَ ا ْسو اOُ ْ ِ  رَُسولِ ِ لََقْد َ ك َ ان لَ ُكم ًfا ِ اO َ كث َ َ وَذ َكر َ َ ِ ر ْالاَخ

“Andolsun ki Resulullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb 33/21) ayeti bu gerçeği ifade etmektedir. Âyette geçen “üsve-i hasene”; uyulacak, arkasından gidilecek en güzel örnek, nümune-i imtisal demektir. Peygamberimiz (s.a.v.), kimler için ve hangi konularda örnektir?

Âyette, “sizin için” denilmektedir. Bundan maksat, Müslümanlardır. Âyette, Hz. Peygamberi örnek alacakların üç niteliği zikredilmiştir:

  1. Allah’ın sevabını ümit edenler,
  2. Ahireti arzu edenler,
  3. Allah’ı çok zikredenler.

Allah’ın sevabını ümit etmeyen, ahiret gününe imanı olmayan ve Allah’ı zikretmek hatırına bile gelmeyen kimseler, Resulüllah’ı kendilerine örnek ve rehber edinmezler. Peygamberimiz (s.a.v.); iman, ibadet ve ahlakta, zorluklara tahammülde, azim ve iradede, söz, fiil ve davranışlarda âyette vasıfları zikredilenler için bir nümune-i imtisaldir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in din ile ilgili görevi sadece ilâhî vahyi insanlara tebliğ etmekten ibaret değildir. Eğer Peygamberin görevi sadece dini tebliğ olsaydı, o insanlara örnek gösterilmezdi. Peygamberimiz (s.a.v.) hem dini insanlara tebliğ etmiş hem din kurallarını sözlü ve uygulamalı olarak açıklamıştır. Kur’an’da yer almayan konularda hükümler, kurallar ortaya koymuştur.

 

 

Hz. Muhammed’in Ahlakı

Peygamberimiz (s.a.v.), en güzel ahlaka sahip idi. Yüce Allah, Peygamberimiz (s.a.v.) ile ilgili olarak,

 ِ ٍ يم ََ\ ُ خُل ٍق َ عظ نَّ َك لَع ِ َوا

“Gerçekten sen yüce bir ahlak üzeresin” buyurmuş60 Peygamberimiz (s.a.v.)’in kendisi de,

ق َ مَ َكارِم َُتمِّم ِ لا ِ ثْ ُت نَّ َ بُع ِ ا

“Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” demiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) ahlaka çok önem vermiş;

 ِى ِ ْن ُ خُلق َ ْحس ِ َى فا ْ َت َ خْلق ا ْح َسن َّ َ ا َّللُهم َ

“Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakı mı da güzel yap.”

 َّ َها اِلا ِ َ ْح َسن ِ ِى لا ْد لاََP ا ْح َس ِن ْ الاَ ْخ َلا ِق َ و َ ِ ل َ ْح َس ِن ْ الاَ ْع َ ِى لاِ ن ِ َّ ْ اهد ا َّللُهم َ ْ َت ان َّ َ ََها اِلا ّئ ِ ِ َى سي َق لاَي َ ْ الاَ ْخ َلا ِق ّئ ِ وَسي َ ِ ل َ ْ الاَ ْع َ ّئ ِ ِ َى سي ن ِ وق ْ َت َ ان َ

“Allah’ım! Beni amellerin en iyisine ve ahlakın en iyisine ilet. Amel ve ahlakın en iyisine ancak sen hidâyet edebilirsin. Amellerin kötüsünden ve ahlakın kötüsünden beni koru. Amel ve ahlakın kötüsünden ancak sen koruyabilirsin.”

 وُسوءِ ْ الاَ ْخ َلا ِق اق َ َّف ِ ِ والن اق َ ّ َق ِ ِ الش َن ِ م ِ َك ّ َى ا ُع ُوذب ِ ن ِ َّ ا ا َّللُهم َ

“Allah’ım! Ayrılıktan, iki yüzlülükten ve ahlakın kötüsünden sana sığınırım.”64 diye dua etmiştir. İnsanları ahlaklı olmaya çağırmış ve;

ا َ ُكم ا ْح َسن َ ِ َامَة ي ِ َ الْق ْم ًسا يَو ِ ْ َ ¦ْل ِ ُكم َ ب ا ْقر َ و َّ َ َ ِ ْ ا ِّ ُكم ا َحب ْنَ ِ م َّن ِ ا

“Sizin bana en sevimli olanınız ve kıyamet gününde bana en yakın olanınız ahlakı en güzel olanınızdır” buyurmuştur.

İmanı “ahlak” kavramına dahil etmiş ve ا ْف َضُل َ ِ ِْ َيpن ِ الا ا ُّى َ “Hangi iman daha fazîletlidir” sorusuna, ح َسdن َ قdلُخ ُ ال َق” َgüzel ahlaktır” cevabını vermiş,”

 ُ ُ خُلًقا ُُهم ً َ ا ا ْح َسن ِ َ6 اِ َيpن ن ِ ا ْكَمُل ْ المُ ْؤم َ

“Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlakı en güzel olanlarıdır.”

ْ ُ خُلًقا َ ُ ـكم ا ْح َسن َ ْ َارُِكم خِ ي ْن ِ م َّن ِ ا “Sizin en hayırlınız ahlakı en güzel olanınızdır” ve

 ح َس ٍن ْن ُ خُل ٍق َ ِ ِ م َامَة ي ِ َ الْق ْم ِ ِن يَو َْقُل ِ  مِ َيزانِ ْ المُ ْؤم اث َ ْئ َ َ اي م

“Kıyamet gününde müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır hiç bir şey yoktur” buyurmuştur. Yüce Allah, insanları,

والتَّ ْقو َ ّ ِ ِر الْب ُ َ وا عَ\ اون َ َ َوَتع

“İyilik (birr) ve takvada yardımlaşmaya” (Maide 5/1) çağırmış Peygamberimiz (s.a.v.) de,

 الخُل ِق ح ْس ُن ْ ُ ُّ ُ الِْy َ

“Bir (iyilik, salih ameller), güzel ahlaktır” demiş ve

 ح َس ٍن النَّ َ اس بِ ُخُل ٍق َ َوَخالِ ِق

“İnsanlara güzel ahlak ile muamele edin.” buyurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.), ahlâkî açıdan insanların en güzeli idi. Hz. Aişe validemize Peygamberimizin ahlâkının nasıl olduğunun sorulması üzerine,

 ْ ا ُن ا َ ك َ ان الُْقر ِ ّ ِ ِى َّن ُ خُلَق نَب ِ َفا

“Onun ahlakı Kur’an ahlakı idi” cevabını vermiştir. Bunun anlamı, Onun inancı, ameli, söz, fiil ve davranışları Kur’an’a uygundu demektir. Buna göre, iman edip salih ameller işlemek, İslam’ın emir ve yasaklarına riâyet etmek, insanlarla iyi ilişkiler içerisinde olmak ve kötülüklerden sakınmak güzel ahlak sahibi olmak demektir.

Peygamberimizin insanlarla olan ilişkileri, Müslümanlara tavsiye ettiği ve kendisinin de uyguladığı ahlâkî davranışları hadis ve siyer kitapları ile bize kadar ulaşmıştır.

Hz. Ali’nin oğlu Hasan (r.a.), “Hind b. Ebî Hâle’den Peygamberi gözümün önünde canlandırmasını istedim çünkü o, Peygamberi çok güzel anlatırdı. Bununla amacım, onun gibi olmaya çalışmaktı” demiştir. Bunun üzerine Hind, Peygamberimizi şöyle tanıtmıştır:

– O daima düşünceli idi, lüzumsuz konuşmaz, az, öz ve anlamlı konuşurdu. Sözlerini tane tane söylerdi. Gereğinden fazla ve eksik konuşmazdı.

– Güzel huyluydu, kaba ve hafif meşrep değildi. Az bile olsa iyiliği küçümsemezdi. Gülmesi tebessüm şeklinde idi.

Hz. Hüseyin’in isteği üzerine babası Hz. Ali (r.a.) Pey-gamberimizi şöyle anlatmıştır:

“– Peygamberin yanında lüzumsuz şeyler konuşulmaz- dı. Onu ziyarete gelenler onun yanından hiç boş dönmez- ler, bir takım meseleler öğrenirlerdi. İnsanları kötülükler- den sakındırır, kimseye suratını asmazdı. Arkadaşlarıyla yakından ilgilenirdi. Kötülüklerden hoşlanmazdı. İşleri ter- tipli olurdu. Haktan taviz vermezdi. Onun kendisine özgü bir makamı yoktu, otururken ve ayakta iken daima Allah’ı zikrederdi. Bir meclise gelince boş bulduğu yere otururdu.

İnsanlara hoşgörülü davranırdı. Onun meclisinde yüksek sesle ve haram şeyler konuşulmazdı. Meclisinde büyüğe saygı ve küçüğe sevgi gösterilirdi. O, daima güler yüzlü, iyi huylu ve yumuşak davranışlı idi. Kötü huylu, kaba, şarlatan, yüz kızartıcı, herkesi ayıplayan ve alaya alan bir insan değildi. Ondan bir şey isteyen mahrum kalmazdı. Hiç kimseyi kötülemez, ayıplamaz ve kimsenin kötü tarafını öğrenmek istemezdi. Konuştuğu zaman arkadaşları susar, o sustuğu zaman arkadaşları konuşurdu. Onun yanında münakaşa yapılmazdı. Sözünü bitirmedikçe kimsenin sözünü kesmezdi.”

Hadis ve siyer kitaplarında Peygamberimizin güzel ahlakı, söz, fiil ve davranışları ile ilgili pek çok rivâyet vardır. Bu rivayetlere göre onun yüce ahlakının bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

– O; emin, güvenilir, mütevazı, edepli, , yumuşak huylu, affedici, çok merhametli, çok şefkatli kanaatkâr, muttaki, müstakîm, muhsin, salih ve sadık bir insandı.

– Asla büyüklenmez,85 kimseye kaba davranmaz86 ve kimseyi hakir görmezdi.

– Kötülüğe iyilikle muamele ederdi. Davete icabet eder, yapılan iyiliğe teşekkür ederdi.

– Zengin-fakir herkese eşit davranır, insanlar arasında ayırım yapmazdı.

– Özür dileyenin özrünü kabul ederdi, hoşgörülü idi.

– Çocukları çok sever, hastaları ziyaret eder, misafirlerine son derece ikramda bulunurdu.

– Nefret ettirmez, müjdeler, zorlaştırmaz, kolaylaştırırdı.

– Adaleti her yerde tatbik eder, zulmü hoş görmezdi.

 ِ َامَة ي ِ َ الْق ْم dت يَو َ ظُُل َ الظْلم َّن ُّ ِ فا َ َ َّتُق ُّ وا الظْلم ِ ا

“Zulümden sakın, çünkü zulüm, kıyamet gününde sahibini karanlıklarda bırakır” derdi.9

– Asla yalan söylemezdi. Doğru sözlüydü. Akrabalarıyla ilgilenir, emanetlere riayet eder, yoksulları doyurur, acizlerin işini görür, musibet ve felakete uğrayanlara yardım ederdi.

– Hiç “hayır” demezdi.101 Kendisinden bir şey talep edilince yapmak isterse “evet” der, yapmak istemezse sükut ederdi. – İnsanların en cömerdi ve cesuru idi.

– Ev işlerine yardım ederdi. Daima Allah’ı zikrederdi. İpekli elbise giymez, altın yüzük takınmaz,106 altın ve gümüş kaptan yemek yemezdi.107 Giyiminde temizliğe ve sadeliğe önem verirdi.” Güzel koku sürünmeyi severdi.

– Hiç bir yemeği ayıplamazdı.110 Yemeğe besmele ile başlar ve sağ eliyle yerdi. Yemekten önce ve sonra ellerini yıkardı. İyice doymadan sofradan kalkardı. Suyu üç yudumda içerdi.

– Nefsi için kin tutmaz, öc almaz ve kimseye sövmezdi. Darılmaz ve dargın durmazdı.

– Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, zenginlik ve fakirliğin fitnesinden, fakirlik ve zilletten, faydasız ilimden, saygılı olmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olmayan duadan Allah’a sığınırdı.

– Allah’tan daima hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterdi.

– İnsanları renklerine, şekillerine ve servetlerine göre değil inanç, söz, fiil ve davranışlarına göre değerlendirirdi.

– İnsan haklarına, müminlerin birlikteliğine, birbirlerine sevgi, şefkat ve merhamet ile davranmalarına, kardeşliğe, kusurların bağışlanmasına, komşu haklarına, sevgi ve dostluğa, akrabalarla ilişkinin sürdürülmesine ve onlara iyilik yapılmasına, mal, can ve namus güvenliğine çok önem verirdi.

– Yetimlere bakılmasını, yoksulların doyurulmasını çocukların iyi yetiştirilmesini, misafirlere ikram edilmesini, kötülüğün iyilikle savılmasını ve insanlara güzel davranılmasını, selamlaşmayı, Müslümana yardım etmeyi, küçüklere sevgi, büyüklere saygı göstermeyi, güler yüzlü olmayı, doğruluğu, cömertliği, samîmiyeti iffetli ve hoşgörülü olmayı, adaleti, iyiliği, güzelliği ve temizliği yardım severliği ve insanlara faydalı olmayı teşvik ederdi.

– İnsanlara eziyet edilmesine, sövülmesine, lanetlenmesine, dövülmesine, zarar verilmesine, güçlük çıkarılmasına, işkenceye, kin tutmaya, dargın durmaya, öfkelenmeye, insanların aldatılmasına, haset edilmesine, arkadan çekiştirilmesine, gizli hallerinin araştırılmasına, komşuya eziyet edilmesine, iki yüzlülük yapılmasına, yalan söylenmesine, yalancı şahitlik yapılmasına emanete hıyanetlik edilmesine…. karşı çıkardı.

Peygamberimizin bu ve benzeri güzel davranışları hadisçilerin kurgulaması değil, gerçeğin ifadesidir. Bu davranışlar, Kur’an’ın emir ve yasaklarıyla da örtüşmektedir. Kur’an’ın; insanın söz, fiil ve davranışlarıyla ilgili emir ve yasaklarından her biri birer ahlâki kuraldır. Çünkü “ahlak” ancak bir söz, fiil, iş ve davranış sonucu ortaya çıkar. Peygamberimiz (s.a.v.) bu kuralları hayatında uygulamış ve müminlerin de uygulamasını istemiştir. Peygamberimizin Kur’an’da yer alan emir ve yasakları kendi hayatında uyguladığı göz önünde bulundurulduğunda Onun; şirk, küfür, nifak, isyan, riya, fısk, yalan, kibir, gurur, kendini beğenme, kıskanma, öfke, kin, hırs, cimrilik, israf, zulüm, şiddet, kusur araştırma, gıybet, dedikodu, gaflet, kaba davranma, kötü söz, içki, kumar, zina, hırsızlık, hainlik, kötü zan, emanete hainlik, kabalık, saygısızlık, kötülük, iftira, tembellik, alay etme, hilebazlık, sahtekârlık, sadakatsizlik gibi bütün kötü söz, fiil ve davranışlardan uzak olduğunu söyleyebiliriz.

Peygamberi örnek almak; onun gibi iman ve ahlak sahibi olmak, onun gibi güzel, söz, fiil ve davranışlarda bulunmak, onun gibi salih ameller işlemektir. Onu örnek almak, onun yaşadığı devrin gelenek ve göreneklerini devam ettirmek değildir. Din gereği yaptığı ve yapılmasını istediği şeyleri yapmaktır. Onun gibi yönetici, onun gibi öğretmen, onun gibi vaiz, onun gibi eğitimci, onun gibi baba, eş, tüccar, komşu, onun gibi muttaki, muhsin, salih, halim, merhametli, sadık, müstakim, âdil, hoşgörülü ve güzel ahlak sahibi bir mü’min olmaktır.

Bir insanın Peygamberin sahip olduğu Kur’an ahlakına sahip olabilmesi için;

  • Allah’a ve Peygamber (s.a.v.)’e karşı görevlerini yapması,
  • Nefsinin, ailesinin ve diğer insanların haklarına riâyet etmesi, onlara ihsan ve ikramda bulunması,
  • Diğer canlılara ve çevreye saygılı olması gerekir.

Peygamberimizin; fert, aile ve toplum hayatımızda bize model olabilecek altı niteliğini kısaca örnek olarak anlatmak istiyoruz. Bunlar Onun; adaleti, ihsanı, takvası, istikameti, hilmi ve merhametidir.

Din

“Din” farklı biçimlerde tanımlanmıştır. Diyanet İşleri Başkanlarından Hamdi Akseki, dini şöyle tanımlamıştır: “Din; Allah tarafından vaz’ olunmuş bir kanundur. İnsanlara saadet yollarını gösterir. Onların saadete erişmelerine delalet eder. Yaratılışındaki gaye ve hedefi, Allah’a ne suretle ibadet yapılacağını bildirir. İnsanları hayır olan işlere sevk eder.” Yine eski Diyanet İşleri Başkanlarından Hamdi Yazır ise dini şöyle tanımlamıştır: “Din zevi’l-ukulü hüsnü ihtiyarlarıyla bizzat hayırlara sevk eden bir vaz’ı ilâhîdir.” Buna göre; dinin muhatabı, akıl sahipleridir. Dolayısıyla cansız varlıklar (cemâdât), bitkiler (nebâdat), hayvanlar, deliler, akılsızlar, çocuklar ve bunaklar din ile mükellef değildirler.

kaderDinin şartı, “akıl” ve “irade”dir. Hak Din, vahye dayanır. Hak Dinin kurallarını koyan bizzat Allah’tır. Din; insanı imana ve salih amellere sevk etmek, haramlardan ve kötülüklerden alıkoymak, ahlakını güzelleştirmek böylece, onun dünya ve ahiret saadetini sağlamak için vaz edilmiştir. Dinin ilgi alanı; insanın bütün inanç, söz, fiil ve davranışlarıdır. Din insanın bütün faaliyetleri ile ilgilenir. Bazılarının sandığı gibi din; sadece insan ile Allah arasındaki ilişkileri düzenlemekten ibaret değildir. Din; İnsanın Allah ile insanlar, canlılar ve çevre ile olan ilişkilerini düzenler. Bu sebeple son din İslamın yüce kitabı Kur’an; insanın; nasıl iman edip ibadet edeceğini bildirdiği gibi yemesinden içmesine, evlenmesinden boşanmasına, ticaretinden mirasının taksimine, konuşmasından yürümesine, annenin çocuğunu kaç sene emzirmesinden, birisinin evine nasıl girileceğine, çocukların, ana-babalarının yatak odalarına ne zaman ve nasıl gireceklerinden yemeğin birlikte veya ayrı ayrı yenmesinin günah olmadığına… varıncaya kadar bütün söz, fiil ve davranışlarıyla ilgili temel kurallar getirmiştir. Yani “Din/İslam”; inançlar manzumesinden ibaret olmadığı gibi gönüllere, zihinlere, evlere ve camilere de mahkum ve mahsus değildir. Din, isteğe bağlıdır. Dini kabul veya reddetmek insanların iradelerine bırakılmıştır. İcbârî değildir. Çünkü اه َ َ ِ ْكر َا لا يــــن ِ الـــــد ِّ” ِ dinde zorlama yoktur.” Dinin ihtiyârî olması, insanın hayatı ve ölümü ile imtihana tabi tutulması sebebiyledir. İmtihan halinde olanın iradesinde hür olması gerekir. Dini kabul etmek zorunlu olsaydı, bütün insanlar mümin olurdu. Yüce Allah, Peygamberine

, َّى حت ت ْك ِرُه النَّ َ اس َ ْ َت ُ َن ْ َ uِيعً َ ا اَفأ ِض ُ كُّلُهم ْ مَ ْن ِ  ْ الاَر َ َن ُّ َك َ لأَم ْ َMاءَ رَب َولَو 6َ ِ ن ِ َ ُكونُوا مُ ْؤم ي

“(Ey Resulüm!), Eğer Rabb’in dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen iman etmeleri için insanları zorlayacak mısın?” demektedir. (Yunus 10/ 99) Allah, Hakkı göndermiş, inanıp inanmamayı insanların isteğine bırakmıştır.

 … ْ َ ْكُفر فْلي َ ْن َ Mاءَ َ وم ْن َ ِ ُ ْؤم فْلي فَم ْن َ Mاءَ َ َ ْ ِّ ُكم رَب ْن ِ م الحُّق َوُقِل ْ َ

“(Ey Peygamberim!) De ki: Hak Rabb’inizden (gelmiş) dir. Öyle ise dileyen iman etsin dileyen de inkâr etsin…”(Kehf 18/29)

Allah, insanları iman veya inkâr etmekte serbest bırakmakla birlikte onları iman etmeye ve salih ameller işlemeye teşvik etmiş, inkâr ve isyandan sakındırmıştır. Yukarıdaki âyetin devamında bunu açıkça görmekteyiz Allah, peygamberleri vasıtasıyla tevhit ve ibadet esaslarını bildirmiştir. Bütün peygamberler, insanlara Hak Dini tebliğ edip açıklamışlardır. Bu Hak Dini kabul edenlerin adı, “Müslüman” dır. Bu ismi veren de bizzat Allah’tır:

ا ُْل َ قب ْن َ ِ م 6َ ِ ِم ْسل ُ ُ ْ الم ّ ُ يكم سمI َ َ ُهو

“...Gerek önceki (kitaplarda) gerekse bu (Kur’an) da size Müslüman adını veren Allah’tır..” (Hac 22/78) Şu ayetler de bu gerçeği ifade etmektedir:

… 6َ ِ ِم ْسل ُ َن ْ الم ِ ا ُك َون م ا ْن َ ْ ُتَ ِر ام ُ َ … و

Nuh (a.s.), “…Bana Müslümanlardan olmam emredildi…” (Yûnus 10/72)

… ِ لَ َك َمْ6 ِ َا مُ ْسل َ ْلن اجع ا و ْ َ َ ن َّ َب ر

İbrahim ve İsmail (a.s.), “Ey Rabb’imiz! Bizi Sana Müslüman olanlardan kıl…” (Bakara 2/128)

ُم َون ِ ْ مُ ْسل ُم ْت ان َ و َّ َ ف َلاَ تمُ ُوت َّن اِلا َ ّ َ ين ِ ُ الد اص َط Iفى لَ ُكم اOْ َّن َ ِ َّ ا َى ن … يَابُ

Yakup (a.s.), “…Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslamı) seçti. O halde sadece Müslümanlar olarak ölün.” (Bakara 2/132)

6َ ِ ِم ْ مُ ْسل ُم ْت ْن ُ كن ََّكُلوا اِ تو َ ِ ْه ََلي َ … فع

Musa (a.s.), “Ey kavmim! Eğer Allah’a iman ettiyseniz, eğer Müslümanlar iseniz O Allah’a güvenin/tevekkül edin.” (Yûnus10/84)

 ُم َون ِ َنَّا مُ ْسل ا ِ ا ْMَهْدب َ و اOَ َّا بِ ِ َن ام اOَ ْ َصارُ ِ ان ُّ َون نَ ْxُ نَ َارِ ي الحو َ ْ َق َال

İsa (a.s.)’ın havarileri, “…Biz Allah (yolunun) yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik. Şahit olun ki biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmrân 3/52.)

ُ اO ْ الاِ ْس َلام َْد ِ ّ َ ين عِ ن ِ الد َّن ِ ا

“Allah katında din sadece İslam’dır.” (Âl-i İmrân 3/19)

 الخ ِ ا‘ِ َ ين َن ْ َ ِ ِ م َة ِ ر َ ِ  ْ الاIخ وُهو ُْه َ ن ِ م ََل َ ِغ َ غَْf ْ الاِ ْس َلامِ دِينً َ ا فَل ْن يُ ْقب ت ْ َ ْن يَب َوم

“ Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecektir. …” (Âl-i İmrân 3/85) Hak Din İslam’ın son Peygamberi, Muhammed (s.a.v.), ilahi kitabı da Kur’an’dır. Kur’an da son kitaptır. Şimdi Peygamber konusuna geçiyoruz.