Din

“Din” farklı biçimlerde tanımlanmıştır. Diyanet İşleri Başkanlarından Hamdi Akseki, dini şöyle tanımlamıştır: “Din; Allah tarafından vaz’ olunmuş bir kanundur. İnsanlara saadet yollarını gösterir. Onların saadete erişmelerine delalet eder. Yaratılışındaki gaye ve hedefi, Allah’a ne suretle ibadet yapılacağını bildirir. İnsanları hayır olan işlere sevk eder.” Yine eski Diyanet İşleri Başkanlarından Hamdi Yazır ise dini şöyle tanımlamıştır: “Din zevi’l-ukulü hüsnü ihtiyarlarıyla bizzat hayırlara sevk eden bir vaz’ı ilâhîdir.” Buna göre; dinin muhatabı, akıl sahipleridir. Dolayısıyla cansız varlıklar (cemâdât), bitkiler (nebâdat), hayvanlar, deliler, akılsızlar, çocuklar ve bunaklar din ile mükellef değildirler.

kaderDinin şartı, “akıl” ve “irade”dir. Hak Din, vahye dayanır. Hak Dinin kurallarını koyan bizzat Allah’tır. Din; insanı imana ve salih amellere sevk etmek, haramlardan ve kötülüklerden alıkoymak, ahlakını güzelleştirmek böylece, onun dünya ve ahiret saadetini sağlamak için vaz edilmiştir. Dinin ilgi alanı; insanın bütün inanç, söz, fiil ve davranışlarıdır. Din insanın bütün faaliyetleri ile ilgilenir. Bazılarının sandığı gibi din; sadece insan ile Allah arasındaki ilişkileri düzenlemekten ibaret değildir. Din; İnsanın Allah ile insanlar, canlılar ve çevre ile olan ilişkilerini düzenler. Bu sebeple son din İslamın yüce kitabı Kur’an; insanın; nasıl iman edip ibadet edeceğini bildirdiği gibi yemesinden içmesine, evlenmesinden boşanmasına, ticaretinden mirasının taksimine, konuşmasından yürümesine, annenin çocuğunu kaç sene emzirmesinden, birisinin evine nasıl girileceğine, çocukların, ana-babalarının yatak odalarına ne zaman ve nasıl gireceklerinden yemeğin birlikte veya ayrı ayrı yenmesinin günah olmadığına… varıncaya kadar bütün söz, fiil ve davranışlarıyla ilgili temel kurallar getirmiştir. Yani “Din/İslam”; inançlar manzumesinden ibaret olmadığı gibi gönüllere, zihinlere, evlere ve camilere de mahkum ve mahsus değildir. Din, isteğe bağlıdır. Dini kabul veya reddetmek insanların iradelerine bırakılmıştır. İcbârî değildir. Çünkü اه َ َ ِ ْكر َا لا يــــن ِ الـــــد ِّ” ِ dinde zorlama yoktur.” Dinin ihtiyârî olması, insanın hayatı ve ölümü ile imtihana tabi tutulması sebebiyledir. İmtihan halinde olanın iradesinde hür olması gerekir. Dini kabul etmek zorunlu olsaydı, bütün insanlar mümin olurdu. Yüce Allah, Peygamberine

, َّى حت ت ْك ِرُه النَّ َ اس َ ْ َت ُ َن ْ َ uِيعً َ ا اَفأ ِض ُ كُّلُهم ْ مَ ْن ِ  ْ الاَر َ َن ُّ َك َ لأَم ْ َMاءَ رَب َولَو 6َ ِ ن ِ َ ُكونُوا مُ ْؤم ي

“(Ey Resulüm!), Eğer Rabb’in dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen iman etmeleri için insanları zorlayacak mısın?” demektedir. (Yunus 10/ 99) Allah, Hakkı göndermiş, inanıp inanmamayı insanların isteğine bırakmıştır.

 … ْ َ ْكُفر فْلي َ ْن َ Mاءَ َ وم ْن َ ِ ُ ْؤم فْلي فَم ْن َ Mاءَ َ َ ْ ِّ ُكم رَب ْن ِ م الحُّق َوُقِل ْ َ

“(Ey Peygamberim!) De ki: Hak Rabb’inizden (gelmiş) dir. Öyle ise dileyen iman etsin dileyen de inkâr etsin…”(Kehf 18/29)

Allah, insanları iman veya inkâr etmekte serbest bırakmakla birlikte onları iman etmeye ve salih ameller işlemeye teşvik etmiş, inkâr ve isyandan sakındırmıştır. Yukarıdaki âyetin devamında bunu açıkça görmekteyiz Allah, peygamberleri vasıtasıyla tevhit ve ibadet esaslarını bildirmiştir. Bütün peygamberler, insanlara Hak Dini tebliğ edip açıklamışlardır. Bu Hak Dini kabul edenlerin adı, “Müslüman” dır. Bu ismi veren de bizzat Allah’tır:

ا ُْل َ قب ْن َ ِ م 6َ ِ ِم ْسل ُ ُ ْ الم ّ ُ يكم سمI َ َ ُهو

“...Gerek önceki (kitaplarda) gerekse bu (Kur’an) da size Müslüman adını veren Allah’tır..” (Hac 22/78) Şu ayetler de bu gerçeği ifade etmektedir:

… 6َ ِ ِم ْسل ُ َن ْ الم ِ ا ُك َون م ا ْن َ ْ ُتَ ِر ام ُ َ … و

Nuh (a.s.), “…Bana Müslümanlardan olmam emredildi…” (Yûnus 10/72)

… ِ لَ َك َمْ6 ِ َا مُ ْسل َ ْلن اجع ا و ْ َ َ ن َّ َب ر

İbrahim ve İsmail (a.s.), “Ey Rabb’imiz! Bizi Sana Müslüman olanlardan kıl…” (Bakara 2/128)

ُم َون ِ ْ مُ ْسل ُم ْت ان َ و َّ َ ف َلاَ تمُ ُوت َّن اِلا َ ّ َ ين ِ ُ الد اص َط Iفى لَ ُكم اOْ َّن َ ِ َّ ا َى ن … يَابُ

Yakup (a.s.), “…Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslamı) seçti. O halde sadece Müslümanlar olarak ölün.” (Bakara 2/132)

6َ ِ ِم ْ مُ ْسل ُم ْت ْن ُ كن ََّكُلوا اِ تو َ ِ ْه ََلي َ … فع

Musa (a.s.), “Ey kavmim! Eğer Allah’a iman ettiyseniz, eğer Müslümanlar iseniz O Allah’a güvenin/tevekkül edin.” (Yûnus10/84)

 ُم َون ِ َنَّا مُ ْسل ا ِ ا ْMَهْدب َ و اOَ َّا بِ ِ َن ام اOَ ْ َصارُ ِ ان ُّ َون نَ ْxُ نَ َارِ ي الحو َ ْ َق َال

İsa (a.s.)’ın havarileri, “…Biz Allah (yolunun) yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik. Şahit olun ki biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmrân 3/52.)

ُ اO ْ الاِ ْس َلام َْد ِ ّ َ ين عِ ن ِ الد َّن ِ ا

“Allah katında din sadece İslam’dır.” (Âl-i İmrân 3/19)

 الخ ِ ا‘ِ َ ين َن ْ َ ِ ِ م َة ِ ر َ ِ  ْ الاIخ وُهو ُْه َ ن ِ م ََل َ ِغ َ غَْf ْ الاِ ْس َلامِ دِينً َ ا فَل ْن يُ ْقب ت ْ َ ْن يَب َوم

“ Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecektir. …” (Âl-i İmrân 3/85) Hak Din İslam’ın son Peygamberi, Muhammed (s.a.v.), ilahi kitabı da Kur’an’dır. Kur’an da son kitaptır. Şimdi Peygamber konusuna geçiyoruz.

Ramazan Kuran Ayıdır

 

AYET : BAKARA SURESİ – 185. AYET 

شَهْرُرَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ:

           MEALİ :

     “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.”   (BAKARA SURESİ – 185. AYET)

Ramazan ayına erişmiş bulunuyoruz. Manevî hayatımızda seçkin yeri olan bu aya bizleri eriştiren yüce Rabbimize hamd ediyor, bu ayı nasıl değerlendireceğimizi bize öğreten sevgili Peygamberimiz (SAV)’e salât ve selâm ediyoruz.

Ramazan ayı faziletlerle dolu bir aydır. Peygamberimiz (SAV) bu aydan söz ederken: “Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennemden kurtuluştur.” buyurmuştur.

Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum, o da şudur: Yılın ayları ile gün ve geceleri, zamanın dilimleri olmak itibariyle aynıdır, aralarında bir fark yoktur. Ancak önemli bazı dinî ve millî olayların meydana geldiği zaman dilimleri diğerlerine göre farklıdır. İşte Ramazan da böyledir. Bu ayda meydana gelen olaylara baktığımızda bu ayın diğer kamerî aylardan üstünlüğü anlaşılmış olur. Kur’an-ı Kerim Ramazan ayından şöyle söz eder:

 

شَهْرُرَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ:

     “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an indirildiği aydır.”  (BAKARA SURESİ – 185. AYET)

Demek ki Ramazan’ı diğer kamerî aylardan üstün kılan özelliklerin başında, insanlık için bir hidâyet rehberi olan Kur’an-ı Kerîm’in bu ayda inmesi ve inmeye başlamış olmasıdır.

Kur’an-ı Kerim, Allah Teâlâ’nın gönderdiği kitapların sonuncusudur. Çünkü Allah Teâlâ onu, son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (SAV) vasıtasıyla göndermiştir. Allah Teâlâ, Peygamberimiz (SAV)’den başka Peygamber görevlendirmeyeceği gibi başka kitap da göndermeyecek ve insanlık var olduğu sürece Kur’an-ı Kerim de insanlığa yol göstermeye devam edecektir.

Kur’an-ı Kerim, Cebrâil (AS) aracılığı ile Peygamberimiz (SAV)’e vahyolunmuştur. Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz (SAV)’in hayatında tamamen yazılıp tespit edilmiş ve daha sonra da Mushaf haline getirilmiştir.

Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz (SAV)’e vahyolunduğu günden beri hiçbir değişikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir. Bu özelliği taşıyan başka bir kitap yoktur. Diğer semavî kitaplar (İncil, Tevrat ve Zebûr) zamanla değişikliğe uğramış, insanlar tarafından ilâve ve çıkartmalar yapılmak sûretiyle değiştirilmiştir. İndiği gibi bir kelime ilâve edilmeden ve bir kelime eksilmeden günümüze kadar gelen tek kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü onun her türlü değişiklikten korunacağı Allah Teâlâ tarafından va’d buyrulmuştur.

Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:

 

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ:

     “Doğrusu Kur’an-ı Biz indirdik, onun koruyucusu da Biziz.”  (HİCR SURESİ – 9. AYET)

Kur’an-ı Kerim, sadece Mushaflarda yer almamış, indiği günden itibaren çok kimse tarafından tamamen ezberlenmiştir.

Kur’an-ı Kerim, eşi olmayan bir kitaptır, çünkü o, insan sözü değil, Allah kelâmıdır. Lafzı da manası da Allah’ındır. Peygamberimiz (SAV) sadece onu insanlara tebliğ etmeye memurdur. Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:

 

قُلْ مَن كَانَ عَدُوّاً لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ:

     “De ki, her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Kur’an’ı Allah’ın izni ile kendisinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve müminlere müjdeci olarak, senin kalbine indirmiştir.”   (BAKARA SURESİ –  97. AYET)

Yani o,ne Cebrail’in ve ne de senin sözündür. Cebrail (AS) da onu kendiliğinden getirmiş değildir. Allah’ın sözü olan bu kitabı yine Allah’ın izniyle indirmiştir.

Kur’an-ı Kerim’in eşsiz bir kitap olduğu sadece bir iddia değildir. Kur’an-ı Kerim bu konuda meydan okuyor:

 

وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَافَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَادْعُواْ شُهَدَاءكُم مِّن دُونِ اللّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ:

     “Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an’da şüphe ediyorsanız siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırın.”  (BAKARA SURESİ – 23. AYET)

 

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ:

     “Yoksa onu (Kur’an’ı) kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz (doğru söylediğinize inanıyorsanız) Allah’tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin.”   (HÛD SURESİ – 13. AYET)

Evet, Kur’an, kendisine benzer bir kitap değil bir sure meydana getirilmesini istemiş, bunun başarılamayacağını da haber vermiştir. Kur’an şöyle buyurur:

 

قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَـذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً:

     “De ki, insanlar ve cinler birbirine yardımcı olarak Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.”   (İSRA SURESİ – 88. AYET)

Kur’an-ı Kerim bu çağrıyı ne zaman yapmıştır? Arapların şiir ve hitabette doruk noktasında oldukları bir devirde nazil olmuş ve bu çağrıyı yapmıştır.

Mekke müşrikleri Kur’an’ın gönülleri aydınlatan, onu dinleyenleri ifade ve üslup bakımından hayretlere düşüren nurunu söndürmek için her çareye başvurmuşlardır. Onun benzerini getirmek için güvendikleri şair ve edipleri bir araya getirmişler çalışmalar yapmışlardır. Fakat bu çalışmalar Kur’an’ın fesahat ve belâgati karşısında çok sönük kalmış ve onlarca da Kur’an-ı Kerim’le mukayeseye değer bulunmamış, bu yüzden:

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ:

     “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki galip gelirsiniz.”   (FUSSİLET SURESİ – 26. AYET)

Demek zorunda kalmışlardır.

Kur’an-ı Kerim’in İngilizce mütercimlerinden Palmer: “En güzide Arap yazarları değeri itibariyle Kur’an’a eş olabilecek bir eser yazamamışlarsa hayret edilmemelidir. Çünkü Kur’an, benzeri yazılamayacak tek kitaptır.” demiştir.

Kur’an-ı Kerim, İslâmiyet’in ana kitabıdır. Dinin esasıdır. Dinî hükümlerin dayanağı olan delillerin birincisidir. Dinî hükümlerin esaslarını ihtiva eden Kur’an-ı Kerim, semavî kitapların da özetidir. İnsan ve insan topluluklarını inanç, ibadet, ahlâk ve sosyal yönden maddî ve manevî mutluluğa ulaştıracak her şeyi bildirmiştir. Bir ayet-i kerime şöyledir:

 

إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ.

     “Ey Muhammed, sana, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kur’an-ı indirdik.”   (NAHL SURESİ – 99. AYET)

Pek çok ayette tekrar tekrar hatırlatılan bir husus da Kur’an-ı Kerim’in insanları doğruya ve doğru yola hidayet eden bir kitap olarak gönderilmiş olduğudur. Bu husus gerçekten çok önemli ve üzerinde derin derin düşünülmesi gereken bir noktadır. Bu ayet-i Kerimelerden bir tanesine işaretle yetineceğiz. Allah şöyle buyuruyor:

 

إِنَّ هَـذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُالْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً:

     “Doğrusu bu Kur’an en doğru yola hidayet eden ve yararlı işler yapan müminlere büyük ecir olduğunu, ahirette inanmayanlara yakıcı azap hazırladığımızı müjdeler.”  (İSRA SURESİ – 9. AYET)

Kur’an-ı Kerim, insan ilişkilerine büyük önem verir. Bugün toplumların en çok ihtiyaç duydukları toplumsal barışı sağlayacak hususları detaylarına kadar açıklar. Önce kişinin gerek Allah’a ve gerekse insanlara karşı görev ve sorumluluklarını bildirir. Toplumun özünü oluşturan aile hayatı ile karı ile kocanın karşılıklı hak ve vazifelerinden milletlerarası münasebetlere varıncaya kadar sosyal hayatın bütün kurallarını gösterir; en yüksek, en güzel ahlâk prensiplerini öğretir. Çok basit gibi görünen ve fakat insanları birbirlerine yaklaştırmada, sevgi, kardeşlik ve dayanışma içerisinde yaşamaları hususunda önemli etkisi olan selâmlaşmaktan ve evlere izin alarak girme adabına varıncaya kadar detaylara yer verir.

Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim, insana büyük değer verir.

 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ:

     “And olsun ki biz insanı en güzel biçimde yarattık.”   (TÎN SURESİ – 4. AYET)

Buyurarak insanın yaratıklar içerisinde en güzel surete sahip olduğunu bildirir. Ayrıca insanın üstünlüğüne işaret etmek üzere de şöyle der:

 

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَىكَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً:

     “Biz gerçekten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik. Yine onları yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.”   (İSRA SURESİ – 70. AYET)

Kur’an-ı Kerim’in insana verdiği değeri saymaya gerek yok. Çünkü Kur’an, insandan başka kâinatta olan her şeyin insanoğlunun emrine âmâde kılındığını ve insana hizmet için yaratıldığını bildirir. Bu konuda şu ayet-i kerimeyi hatırlatmak yeterli olur:

 

أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ:

     “Allah’ın göklerdeki ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de insanlar içinde -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır (yazıklar olsun).”   (LOKMAN SURESİ – 20. AYET)

Kur’an-ı Kerim, zina, fuhuş, adam öldürmek, yalan söylemek, iftira etmek, haksızlık yapmak, israf etmek, hıyanette bulunmak, gıybet ve sarhoşluk gibi toplumu temelinden sarsan kötülükleri yasaklar.

Kur’an-ı Kerim, daima ileriyi emreder. “Babalarımızdan böyle gördük” diyerek akıl ve ilim ile açıklanamayan alışkanlıklardan ayrılmak istemeyenleri ayıplar ve körü körüne taklidi reddeder. Bu konuda Kur’an-ı Kerim bir örnek olmak üzere İbrahim (AS) ile kavmi arasında geçen bir konuşmayı hikâye eder ve şöyle der:

 

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ:قَالُوانَعْبُدُ أَصْنَاماً فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ:قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْتَدْعُونَ:أَوْ يَنفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ:قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءنَاكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ:قَالَ أَفَرَأَيْتُم مَّا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ:

      “Hani o,babasına ve kavmine: Neye tapıyorsunuz? Demişti. “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz.” diye cevap verdiler. İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı? Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk. İbrahim dedi ki: İyi ama neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?”   (ŞUARA SURESİ – 70/75. AYETLER)

İlk inen ayeti:

 

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ:

    “Yaratan Rabbinin adıyla oku.”   (ALAK SURESİ – 1. AYET)

Olan Kur’an-ı Kerim, daima ilme teşvik eder. Fenne ve müspet ilimlere karşı asla tavır almaz. Akla ve düşünceye özel yer verir. Kâinatı ve kâinattaki yaratılış inceliklerini düşünmeye davet eder. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” diyerek ilmin üstünlüğünü vurgular.

Özet olarak şunu söylemek gerekir ki, Kur’an-ı Kerim, insan için inmiştir. İnsanı dünya ve âhirette mutlu kılacak her şeyi ihtiva eden bir kitaptır. Böyle bir kitabı rehber edinen yanılmaz. Ona sımsıkı sarılan sapıklığa düşmez. Onun gösterdiği yoldan yürüyen şaşırmaz ve onu okuyanın ecri az olmaz.

Şüphe yok ki, Kur’an-ı Kerim’i okumaktan maksat, manasını öğrenip yapın dediklerini yapmak ve yasaklarından sakınmaktır. Çünkü Kur’an, Allah’ın insanlara gönderdiği mesajıdır. Bu mesajın içeriğini anlamadan sadece onu okumanın, gerçek anlamda onu okumak demek olmayacağı açıktır. Bu konuda Peygamberimiz (SAV)’e verilmiş olan görevi ifade eden ayet-i kerimeyi hatırlatmak yararlı olur. Kur’an şöyle buyuruyor:

 

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ:

     “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana bu Kur’an-ı indirdik. Umulur ki düşünüp anlarlar.”   (NAHL SURESİ – 44. AYET)

Kur’an’ı okumaktan asıl maksadın manasını öğrenip onu hayata geçirmek olmakla beraber, ayrıca onu okumanın da sevap olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Peygamberimiz (SAV):

“Bir kimsenin Kur’an’dan bir harf okuması bir hasenedir. Her haseneye de on sevap vardır. Ben size “Elif Lâm Mim” bir harftir demiyorum. Belki “Elif” başlı başına bir harftir, “Lâm” bir harftir, “Mim” bir harftir.” buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’den bir harf okuyana on sevap verildiğine göre “Elif Lâm Mim” diyen kimse üç harf okumuş olacağı için otuz sevabı var demektir.

Bu Hadîs-i Şerif, Kur’an-ı Kerîm’i okumanın da sevap olduğunu ifade ediyor ki, buna aykırı olan görüşler bir değer taşımaz. Burada bir başka noktaya işaret etmekte yarar vardır. O da ölüler için Kur’an okumak konusudur.

Akaid kitaplarımızda şöyle bir ifade vardır: “Hayatta olanların ölüler için yapacakları dualardan ve onlar için verecekleri sadaka, yapacakları hayırlardan ölüler yararlanırlar.”

Çünkü Peygamberimiz (SAV) mezarlığa uğradığında onlara selâm vermiş ve dua etmiştir. Buna göre ölüler için okunan Kur’an’ dan da yararlanırlar mı?

İslâm âlimlerinin bu konudaki görüşlerini nakletmeden önce bir hususa işaret etmek istiyorum. Ülkemizde mezarlıkta ve ölüler için genel olarak Kur’an-ı Kerim’in Yasin suresi okunmaktadır. Bakınız bu surede Allah ne buyuruyor:

 

وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنبَغِي لَهُ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُّبِينٌ:لِيُنذِرَ مَن كَانَ حَيّاً وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ:

     “Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik, zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Diri olanları uyarsın ve inanmayanlara da azap sözünün hak olması içindir.”   (YASİN SURESİ – 69/70. AYETLER)

Bu ayet-i kerimelerde Kur’an’ın, hayatta olanları uyarmak ve onlara yol göstermek, rehberlik etmek için indiği açık bir şekilde ifade edilmektedir. Hem de ölüler için okunması âdet haline gelen bir surede. Demek Kur’an, ölüler için değil, yaşayanlar için inmiştir. Bu konuda merhum şair M. Akif ERSOY ne güzel söylemiş:

“İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için.”

Evet, Allah rızası için Kur’an-ı Kerim’i okumak bir ibadettir ve her ibadet gibi bu da sevaptır. Kur’an-ı Kerim’i okuyan kimse bu sevabı dilerse ölünün ruhuna bağışlayabilir ve ölü de bundan yararlanır. İslâm âlimlerinin çoğunluğu bu görüştedir. Ancak Kur’an-ı Kerim’i Allah rızası için değil de bir ücret karşılığında okumak sevap olmayacağı için ölünün bundan yararlanması da söz konusu değildir. Şu nokta çok önemlidir. Bir işin ibadet olabilmesi, o işin yalnız Allah rızası için yapılmış olmasına bağlıdır. Değil bir ücret karşılığı, gösteriş için yapılan ibadetlerin, hayır ve iyiliklerin bile Allah katında bir değeri yoktur. İmam Şafiye göre ise Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşmaz.

Özetleyecek olursak, bir kimse yalnız Allah rızası için Kur’an okur ve bunun sevabını dilediği ölünün ruhuna bağışlayabilir, ölü de bundan yararlanır. Ancak başkasına para karşılığında ölüleri için Kur’an okutmanın bir faydası yoktur.

Denizden bir avuç mesabesinde anlatmaya çalıştığımız yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, işte bu ayda inmeye başlamıştır. Bunun için bu aya “Kur’an ayı” denmektedir.

Her konuda olduğu gibi Ramazan ayı konusunda da örnek alacağımız kimse Peygamberimiz (SAV)’dir. Peygamberimiz (SAV),Ramazan ayında diğer aylardan daha çok Kur’an-ı Kerim’le ilgilenirdi. Kendisine vahiy getiren melek Cebrail (AS) Ramazanın her gecesinde Peygamberimiz (SAV)’le buluşur Kur’an okurlardı.

Hz. Fâtıma validemizden gelen bir rivayete göre, Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurmuştur:

“Cebrail (AS) her yıl Kur’an-ı Kerim’i benimle mukabele ederdi. Bu sene iki defa mukabele etti. Öyle sanıyorum ki ölümüm yaklaşmıştır.”

Ashâb-ı Kirâm’ın hafız ve âlim olanlarından Ubey İbni Ka’b ile Muaz (R.anhuma) Ramazanda Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi. Hafız olmayanlar ise ezberledikleri sureleri okurlardı. Büyük İslâm âlimi Ebû Hanife (Allah ona rahmet eylesin) nin Ramazan ayında geceleri Kur’an-ı Kerim’i okumakla ihya ettiği rivayet edilir.

Ramazanda camilerimizde mukabele okunması, evlerimizde Kur’an-ı Kerim’in hatmedilmesi, Peygamberimiz (SAV)’in ve onu örnek alan ashabının ve İslâm âlimlerinin Ramazan hayatından alınmış güzel örneklerdir. Peygamberimiz (SAV)’’in huzurunda okunan, yazılan ve ezberlenen Kur’an-ı Kerim’in zamanımıza kadar bir kelimesi eksilmeden gelmiş olması, Peygamberimiz (SAV)’in Ramazan hayatının eseridir. Ramazan ayını diğer aylardan üstün kılan olayların başında yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bu ayda inmeye başlamış olmasıdır. Diğer bir olay da, İslâm’ın beş esasından biri olan oruç ibadetinin bu aya tahsis edilmiş bulunmasıdır.

Böylesine mübarek bir aya kavuşmanın sevinci içerisindeyiz. Bunu fırsat bilerek bu ayı oruç tutarak, Kur’an okuyarak, ibadet yaparak geçirmeliyiz. Kimseyi incitmemeye özen göstermeliyiz. Yoksulları ve kimsesiz çocukları korumalıyız. Böyle yaptığımız takdirde Allah’ın rızasını kazanmış oluruz. Ne mutlu Ramazan-ı Şerifi bu şekilde değerlendirenlere.

Bu duygularla hepinizin Ramazan-ı Şerifini kutluyor, hepimiz, ülkemiz, milletimiz ve hatta insanlık âlemi için hayırlara vesile olmasını yüce Mevlâ’dan niyaz ediyorum. Amin.

 

KAYNAK : DİYANET AYLIK DERGİ

Kur’an’ın Mûcize Oluşu

Kur’an, üslubu ve içeriği bakımından akıllara durgunluk veren, hayrette bırakan büyük ve ebedî bir mucizedir. Diğer peygamberlerin mucizeleri, dönemleri geçince bittiği, onları yalnız o dönemde yaşayanlar gördüğü halde, Kur’an mucizesi kıyamete kadar sürecektir.

Kur’ân-ı Kerîm hem söz hem de mana yönünden mucizedir ve eşsizdir. Onun söz yönünden mûcize oluşu, Arap edebiyatının en üst noktada olduğu bir dönemde inmesine rağmen, Araplar’a kendisinin bir benzerini getirmeleri için meydan okumuş olması, onları bu konuda âciz bırakmasıdır: “De ki: Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler” (el-İsrâ 17/88).

shutterstock_260306585“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin. Eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan başka şahitlerinizi (yardımcılarınızı) çağırın. Bunu yapamazsanız –ki elbette yapamayacaksınız– yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının…” (el-Bakara 2/23-24). Kur’ân-ı Kerîm mana yönüyle de mûcizedir. Hz. Muhammed’in okuma yazma bilmeyen bir kimse iken, Allah’tan aldığı vahiy ile insanlara bildirdiği Kur’an, en yüksek gerçekleri de kapsamaktadır. İster pozitif ister sosyal bilimler alanında, insanlığın asırlar sonra ulaştığı gerçekler, asırlar önce Kur’an tarafından haber verilmiş, hiçbir buluş, onun getirdiklerinin aksini ortaya koyamamıştır. Aksine bilimsel gelişmeler, Kur’an’ın anlaşılmasını kolaylaştırmıştır.

Kur’an’ın Nüzûlü

Kur’ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ’dan Hz. Peygamber’e Cebrâil aracılığıyla ve vahiy yoluyla indirilmiştir. Kolayca ezberlenebilmesi, kısa zamanda etrafa yayılması, mânasının kolaylıkla anlaşılması, zihinlerde ve akıllarda derece derece bir gelişme ve alıştırma sağlaması, inançların ve değer yargılarının yavaş yavaş güçlenip kökleşmesi vb. sebeplerle, o bir defada toptan indirilmemiş, yaklaşık 23 senede, bölümler halinde indirilmiştir. Yüce Allah Kur’an’ın bir defada toptan indirilmeyişinin sebebini şöyle açıklamaktadır: “İnkâr edenler: Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu tane tane okuduk” (el-Furkan 25/32).

kuranAyetler doğrudan doğruya indiği gibi, çoğunlukla meydana gelen bir olayın hemen sonrasında olayı çözümlemek ve sorulan soruları cevaplamak için inerdi ki, ayetin inmesine sebep olan olay veya soruya “sebeb-i nüzûl” (iniş sebebi) denilir. Kur’ân-ı Kerîm kendisinin, bir ayette ramazan ayında, bir başka ayette mübarek bir gecede, bir diğerinde de Kadir gecesinde inmeye başladığını haber vermektedir (bk. el-Bakara 2/185; ed-Duhân 44/1-3; el-Kadr 97/1). Kadir gecesinin ramazan ayında mübarek bir gece olduğu göz önünde tutulursa, ayetler arasında bir çelişkinin de bulunmadığı anlaşılacaktır.

Amel Defterlerinin Dağıtılması

İnsanlar hesaplarının görülmesi için toplandıktan sonra, kendilerine dünyada iken yaptıkları işlerin yazılı bulunduğu amel defterleri dağıtılır. Bu defterlerin mahiyeti bilinmemektedir. Onlar dünyadaki defterlere benzetilemez.

shutterstock_171645842

Kirâmen Kâtibîn adı verilen melekler tarafından yazılan bu defterler hakkında Kur’an’da şöyle buyurulur: “Kitap ortaya konmuştur. Suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. Vay halimize derler, bu nasıl kitapmış. Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez” (el-Kehf 18/49).

Amel defterleri cennetliklere sağdan, cehennemliklere soldan veya arkadan verilir. Defteri sağdan verilenlere “ashâb-ı yemîn”, soldan veya arkadan verilenlere “ashâb-ı şimâl” adı verilir. Defterin sağdan verilmesi bir müjde, soldan verilmesi ise azabın habercisidir.