Bakara Suresi, 44. Ayet

AMEL

“Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız?”

 

 

 

Allah ayette Kuran’ı okuyan, doğruyu-yanlışı bilen ve başkalarına iyiliği emreden ancak yaptıkları hatırlatmaları kendileri uygulamayan gaflet içindeki kişileri uyarmaktadır.

Allah Kuran’da müminlere birbirlerine iyiliği emredip, kötülükten men etmelerini öğütlemiştir. Bu, Allah’ın beğendiği bir tavırdır. Fakat asıl önemli olan kişinin başkalarına hatırlattığı konulara kendisinin de dikkat etmesi ve onlara kendi tavırlarıyla ve ahlakıyla örnek olabilmesidir. Çünkü eğer kişi yapılan bir tavrın yanlış olduğunu biliyor ve bundan rahatsızlık duyuyorsa, bu durumda kendisi de bu yanlıştan kurtulmakla ve doğru olanı uygulamakla sorumludur. Aksi takdirde başkalarına yaptığı uyarılar ahirette kendi aleyhinde olacak bir tavır olarak karşısına çıkabilir.

Bir hatayı, başkasını uyaracak kadar iyi teşhis edebilen bir kişinin, aynı hatayı kendi nefsinde teşhis edememesi gibi bir durum mümkün değildir. Elbette ki kişi kendi hata ve günahının da farkındadır. Dolayısıyla kişinin kendindeki hatayı görmezlikten gelmesi gaflet ve samimiyetsizlik içinde olduğunu gösterir. Örneğin yalancı birinin insanları doğruluğa; riyakar birinin insanları samimiyete, namaz kılmayan birinin insanları namaza davet etmesi büyük bir samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük örneğidir. Ayetin sonunda bu tür kişiler, “yine de akıllanmayacak mısınız” şeklinde uyarılarak, bu kişilerin yaptıkları hatırlatmaları önce kendilerinin uygulamaları gerektiği anlaşılmaktadır.

Kendinde olan bir hatayı başka bir mümin kardeşinde de gördüğünde yapılabilecek en güzel ve samimi hareket, ona önce kendisinde de aynı hatanın olduğunu söylemek ve bu konuda sürekli birbirlerine hatırlatma yaparak, ortak hatalarını düzeltmede birbirlerini takip ve teşvik etmektir.

 

Kaynak: www.birayetbiraciklama.com

Âbâ ve Ebnâ

Aba, baba manasına gelen eb kelimesinin; ebna ise oğul demek olan İbn’in çoğuludur. Beraberce “babalar ve oğullar” anlamını veren bu iki kelime, baba ile evlat arasında rivayeti ifade eden bir tabir oluşturur.

Baba ile evlat arasında hadis rivayeti, babaların oğullarından ve oğulların babalarından rivayeti olarak iki şekilde görülür. Babaların oğullarından rivayetine şu hadis misal verilebilir:

“Allah her ikisinden de razı olsun, Abbas b. Abdilmuttalib’in, oğlu el Fadl’dan rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) Müzdelife’de (akşam ve yatsı olmak üzere) iki vakit namazını cem etti.”

Babanın oğuldan rivayeti isnadda an İbnihi lafzıyla ifade edilir. Oğulların babalarından rivayetleri ise iki kısımdır. Birincisi, oğulun babasından rivayetidir. Böyle rivayetler isnadda an ebihi lafzıyla gösterilir. Şu hadis de oğulun babasından rivayetinin pek çok misalinden biridir.

“… Ali b. Ebi Talib, Yüce Allah’ın el-Hannan ve el-Mennan isimlerinden sorulduğu zaman şöyle dedi: “el-Hannan, kendisinden yüz çevireni bile reddetmeyen; el-Mennan ise istemeden verendir.” Aynı zamanda müselsel hadise de güzel bir örnek teşkil eden bu hadisin isnadında dokuz oğul vardır. Her biri babasından işiterek rivayette bulunmuştur. İsnadın başındaki ilk baba olan Ukeyne b. Abdillah et-Teymi, hadisi Ali b. Ebi Talib’den işitmiştir.

Oğulların babalarından rivayetlerinin ikinci kısmına gelince bu, oğulun babası vasıtasıyla ceddinden, yani dedesinden rivayetidir. Bu şekilde rivayet edilen hadislerin isnadlarında şu eda sığasına rastlanır: an ebihi, an ceddihi. Ancak, işaret etmek gerekir ki böyle bir siga ile nakledilen hadislerde bir müşkülle karşılaşmak ihtimali vardır. Bu müşkül, ceddin yani dedenin kim olduğunun belirlenmesidir; çünkü oğul, isnadında kullandığı an ceddihi lafzıyla kendi ceddini, yani babasının babası olan dedesini kastetmiş olabileceği gibi, babasının ceddi olan büyük dedesini de kastetmiş olabilir. Misal vermek gerekirse, şu örnek üzerinde durulabilir. Tanınmış sahabilerden Abdullah b. Amr İbni’l -As’ın, es-Sahifetu’s-Sadıka adını verdiği hadis sahifesi, torunları tarafından Amr b. Şu’ayb, an ebihi, an ceddihi isnadıyla rivayet edilmiştir. Oğul olarak Amr’ın künyesi, Amr b. Şu’ayb b. Muhammed b. Abdillah b. Amr İbni’l-As’dır. İsnaddaki an ebihi lafzı Amr’ın bu sahifedeki hadisleri babası Şu’ayb’dan rivayet ettiğine açıkça delalet eder. Oysa an ceddihi lafzı dedesinden rivayete delalet etmez; zira bu lafızla kastedilen, Amr’ın dedesi Muhammed olabileceği gibi Şu’ayb’ın dedesi, sahabi Abdullah b. Amr da olabilir. Muhammed olduğu takdirde isnad mürseldir; zira Muhammed sahabi değildir. Abdullah olduğu takdirde ise munkatı’dır. Çünkü Şu’ayb, dedesi Abdullah b. Amr’a yetişmemiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki, an ebihi, an ceddini isnadiyle rivayet edilen hadislerde an ceddihi lafziyle kimin kastedildiğini kestirmek, dolayısıyla hadisin muttasıl mı, munkatı’ mı olduğunu anlamak bazen müşkülat arz etmektedir.

Kaynak: hadis.diyanet.gov.tr

 

 

MEKKE’NİN FETHİ

mekke
“Biz sana apaçık bir fetih ve zafer sağladık.”
[el-Feth Suresi, 1]

 

 

 

 

 

 

a) Hudeybiye Muahedesinin Bozulması

Hudeybiye Barış Anlaşması, Müslümanlarla Kureyş arasında yapılmıştı. Anlaşma şartlarına göre, diğer Arap kabileleri, iki taraftan birinin himayesine girmekte, anlaşıp birleşmekte serbesttiler. Buna göre, Huzaa kabilesi, Müslümanların Beni Bekir (Bekir oğulları) kabilesi de Kureyş’in himayesine girmişti.

Hicretin 8’inci yılı Şaban ayında, Beni Bekir kabilesi, Peygamberimizin himayesinde bulunan Huzaa kabilesine ansızın bir gece baskını yaptı. Esasen iki kabile arasında öteden beri düşmanlık vardı. Bu baskında Beni Bekir, Kureyşten yardım ve teşvik görmüş, hatta İkrime, Safvan ve Süheyl. gibi ileri gelen bir kısım Kureyş gençleri baskında bizzat bulunmuşlardı. Baskın sonunda Huzaalılardan 23 kişi ölmüş, sağ kalanlar Harem-i Şerif’e sığınarak kurtulabilmişlerdi.

Bu olay üzerine Huzaalılar, 40 kişilik bir heyetle Medine’ye geldiler. Rasulullah (s.a.s.)’a durumu anlatıp yardımını istediler.

Huzaalılarla Müslümanlar arasında öteden beri dostluk vardı. Bu dostluğun temeli, İslam’dan öncesine kadar uzanıyordu. Bu sebeple Huzaalılar, Müslümanlarla ilgili, Mekke’de olup biten her şeyi Rasulullah (s.a.s.)’a gizlice bildirirlerdi. Hendek Savaşı hazırlığını da onlar haber vermişlerdi.

Huzaa kabilesine yapılanlardan, Rasulullah (s.a.s.) son derece üzüldü. Kendilerine yardım edeceğini va’detti. Kureyş’e derhal bir elçi göndererek:

Öldürülen Huzaalılardan diyetlerinin ödenmesini, veya

Beni Bekir Kabilesinin himayesinden vazgeçilmesini istedi.

İki şarttan biri kabul edilmediği takdirde, Hudeybiye Anlaşmasının bozulmuş sayılacağını, bildirdi.

Kureyşliler, ilk iki şartı kabul etmeyip Hudeybiye anlaşmasını bozduklarını bildirdiler. Daha önce fiilen bozdukları antlaşmayı, böylece resmen de bozmuş oldular.

b) Kureyş’in Barışı Yenileme Teşebbüsü

Kureyşliler, bir müddet sonra hatalarını anladılar. Alaşmayı bozduklarına pişman oldular. Derhal anlaşmayı yenilemek ve barış süresini uzatmak üzere Ebu Süfyan’ı Medine’ye yolladılar.

Ebu Süfyan, Medine’de önce, Rasulullah (s.a.s.)’ın zevcelerinden kızı Ümmü Habibe’ye gitti. Oturacağı sırada, Ümmü Habibe minderi topladı. Halbuki evde üzerine oturulacak başka bir şey yoktu. Ebu Süfyan sordu:

– Kızım, minderi mi benden esirgiyorsun, yoksa beni mi minderden? Kızı cevap verdi.:

– Bu, Rasulullah (s.a.s.)’e aittir. Sen ise müşriksin, pissin. Bu yüzden üzerine oturmanı istemedim.

Ebu Süfyan, daha sonra Rasulullah (s.a.s.)’e başvurdu. Olumlu bir sonuç alamadı. Başta Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer olmak üzere ashabın ileri gelenleriyle bir bir görüştü, barışın yenilenmesi için desteklerini istedi. Hz. Fatıma’yı ziyaret ederek O’ndan yardım bekledi. Fakat bütün gayretleri boşa çıktı; hiç bir netice elde edemedi. Eli boş dönmek istemiyordu. Hz. Ali’nin tavsiyesine uymaktan başka çare yoktu. Mescide geldi:

– Ey nas, ben her iki tarafı da himayeme alarak, Hudeybiye barışını yeniliyorum. Sanırım, kimse benim ahdimi bozmaz.. dedi. Fakat, kimseden cevap alamadı. Devesine bindi, ümitsiz olarak Mekke’nin yolunu tuttu. Bir işaretle bütün Mekke’yi harekete geçiren Ebu Süfyan, Medine’de kimseye sözünü dinletememiş, öz kızına bile meramını anlatamamıştı.

Dönüşünde olup bitenleri olduğu gibi Mekkelilere anlattı. Onun sözlerini dinleyenler:

– Yazık, sen hiç bir şey yapmamışsın. Bize barış haberi getirmedin ki, güven içinde olalım, Savaş haberi getirmedin ki, hazırlanalım. Ali seninle alay etmiş. Senin tek başına ilan ettiğin barış neye yarar. dediler.

c) Fetih Hazırlığı

Ebu Süfyan Mekke’ye döndükten sonra Rasulullah (s.a.s.)gizlice fetih hazırlığına başladı. Ashabına sefer için hazırlanmalarını emretti. Ayrıca, Gıfar, Eslem, Eşca’ Müzeyne, Cüheyne, Süleym gibi, kendisine bağlı kabilelere haber salarak Ramazan’ın ilk günlerinde Medine’de toplanmalarını istedi.

Rasulullah (s.a.s.),Mekke’nin kan dökülmeden fethedilmesini istiyordu. Kureyş savunma için hazırlık yapar da karşı koyarsa, kan dökülürdü. Bu yüzden hazırlıklar son derece gizli tutuldu. Mekke ile Medine arasındaki bütün yollar kesildi. Bu vazife Huzaa kabilesine verildi. İki taraf arasında sanki kuş uçmuyordu. Bu arada dikkatlerin başka yöne çekilmesi için Necid tarafına bir de seriyye göndermişti.

d) Ebu Beltea oğlu Hatıb’ın Kureyş’e Yazdığı Mektup

Ancak ashabtan Ebu Beltea oğlu Hatıb, durumdan Kureyş’i haberdar etmek istemiş, bir mektup yazarak gizlice Mekke’ye göndermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), İlahi vahiy ile bunu öğrendi. Hemen Hz. Ali ile iki arkadaşını görevlendirdi.

– Hah bostanına kadar gidin, orada, mahfe içinde yolcu bir kadın bulacaksınız. Yanında bir mektup var, onu alıp getirin, buyurdu.

Kadın önce inkar etti fakat, “seni şimdi çırılçıplak soyar, her tarafını ararız”, deyince, çaresiz mektubu saçının hotozu arasından çıkardı.

Mektupta, Rasulullah (s.a.s.)’ın önüne durulamayacak bir ordu ile Mekke üzerine yürüyeceği bildiriliyordu. Herkes şaşırıp kaldı, çünkü Hatib’dan böyle bir şeyi kimse beklemiyordu. Rasulullah (s.a.s.) bir hey’et önünde Hatib’ı sorguya çekti.

– Ey Hatib, bu ne iş, niçin bunu yaptın, diye sordu. Hatib:

– Ya Rasulullah hakkımda karar vermekte acele etmeyin. Ben Kureyş’e anlaşarak bağlı bir kimseyim, fakat hiç bir zaman onların mahremi olmadım. Yanınızdaki muhacir kardeşlerimin, Mekke’de ailesini ve mallarını koruyacak yakınları var, benimse kimsem yok. Mekkelilerden nimetdarlar kazanarak ailemi korumak istemiştim. Bu işi dinimden dönmek için yapmadım, ben Müslüman olduktan sonra, kat’iyyen küfre razı olmam, diye kendini savundu. Hz. Ömer, dayanamayıp:

– Ya Rasulallah, izin ver de şu münafığın boynunu vurayım, demişti. Fakat, Rasulullah (s.a.s.) Hatib’ın suçunu bağışladı.

– Ya Ömer, Hatib Bedir Gazası’nda bulundu, ne bilirsin belki de Cenab-ı Hak Bedir ehline: “Bundan böyle istediğinizi yapın, sizi bağışladım” demiş olabilir, buyurdu.

Fakat bu olayla ilgili olarak:

“Ey inananlar, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar, size gelen hakkı tanımadıkları ve Rabbimiz olan Allah’a inandığınız için peygamberi de sizi de (yurdunuzdan) çıkardıkları halde onlara sevgi (mi) gösteriyorsunuz? Siz benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için (yurdunuzdan) çıkmışsanız, ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bildiğim halde, nasıl olur da onlara sevgi gösterirsiniz. İçinizden her kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.” (el-Mümtehine Suresi, 1) anlamındaki ayet-i kerime indirilmiştir.

e) Mekke’ye Yürüyüş

Müslümanlığın temeli, “Tevhid İnancı” dır. Tevhid İnancı’nın, yeryüzünde en büyük abidesi, Mekke’deki Kabe’dir. Ancak bu kutsal yer, putlarla doldurulmuş, putperestliğin merkezi haline getirilmişti. İslam güneşi doğalı 20 yıl olmuştu. Artık, Mekke’nin şirkten kurtulması, Kabe’nin putlardan temizlenmesi gerekiyordu.

Rasulullah (s.a.s.), Hicretin 8’inci yılı, Ramazan’ın 10’uncu Pazartesi günü 10 bin kişilik muazzam bir ordu ile Medine’den çıktı. (1 Ocak 630) Yolda katılan birliklerle, ordunun sayısı daha sonra 12 bine yükselmişti. O gün Rasulullah (s.a.s.) ve ashabı oruçluydu. Yola çıktıktan sonra oruçlarını bozdular.

Rasulullah (s.a.s.)’ın amcası Abbas Müslüman olmuş, fakat Müslümanlığını gizleyerek Mekke’de müşrikler arasında kalmıştı. Böylece Mekke’deki haberleri gizlice Rasulullah (s.a.s.)’e ulaştırıyordu. Artık Mekke’de yapılacak iş kalmamıştı. Hicret için Mekke’den çıktı, fakat yarı yolda Fetih Ordusuyla karşılaştı. Eşyasını çocuklarıyla Medine’ye gönderip O da orduya katıldı. Rasulullah (s.a.s.) Abbas’ın gelişinden memnun oldu.

– Peygamberlerin sonuncusu ben oldum, muhacirlerin sonuncusu da sen; diye iltifatta bulundu.

Mekke’ye bir konak (yaklaşık 16 km.) mesafede “Merru’z-zahran” denilen yerde karargah kuruldu. Rasulullah (s.a.s.), ortalık kararınca burada ordu mevcudunun sayısınca ateş yakılmasını emretti. Böylece, ordunun haşmetini Kureyş’e göstermek istiyordu.

Yollar iyice tutulduğu için, İslam ordusu Merru’zahran’a gelinceye kadar Mekkeliler hiç bir haber alamamışlardı. Müslümanların yaklaştığını duyunca ne yapacaklarını şaşırdılar. Ebu Süfyan durumu anlamak, Müslümanlar hakkında bilgi edinmek istiyordu. Yanına bir kaç kişi alarak, Mekke’den çıktı. Uzakta yanmakta olan ateşler, hacıların, Arafatta arefe gecesi yaktıkları ateşlere benziyordu. Merakla ateşlere doğru ilerledikleri sırada Rasulullah (s.a.s.)’ın muhafızları tarafından yakalanarak Peygamber Efendimizin huzuruna getirildiler, Rasulullah (s.a.s.)’a karşı en çok kin besleyen Mekke’nin resi Ebu Süfyan burada müslüman oldu. Artık Mekke fethedilmiş demekti. Belki hiç mukavemet görülmeyecekti. Hz. Abbas:

– Ya Rasulallah, Ebu Süfyan övünmeyi sever, iftihar edebileceği bir lütufta bulunsanız, demişti. Rasul-i Ekrem:

– Her kim Ebu Süfyan’ın evine girerse, emniyettedir. Her kim kendi evine kapanır, ordumuza karşı koymazsa, emniyettedir. Her kim Harem-i Şerif’e girerse, emniyettedir. Ebu Süfyan bunu ilan etsin, buyurdu.(322) Daha dün, İslam düşmanlarının lideri olan kişi, bugün Rasulüllah’ın emirlerini tebliğ etmekle iftihar edecek, şeref kazanacaktı.

Merru’z-zahran’dan hareket edileceği sıra Rasulullah (s.a.s.) Hz. Abbas’a:

– Ebu Süfyan’ı yolun dar bir yerine götür, İslam ordusunun ihtişamını görsün, diye emretti.

Hz. Abbas, Ebu Süfyan’ı, ordunun geçeceği dar bir geçit yerine oturttu. Mücahidler sırayla alay alay Ebu Süfyan’ın önünden geçtikçe Ebu Süfyan’ın yüreği burkuluyor, geçen her kafilenin hangi kabile olduğunu soruyordu. Hz. Abbas:

– Bunlar Gıfar kabilesi, şunlar Cüheyne.. diye geçen kabileleri bir bir anlattıkça Ebu Süfyan:

– Şaşılacak şey, bunlarla benim aramda ne düşmanlık var ki , buraya kadar gelmişler, diye hayretini ifade ediyordu. Bir ara:

– Ya Abbas, kardeşinin oğlunun saltanatı ne kadar da büyümüş, dedi. Hz. Abbas:

– Hayır, bu saltanat değil, nübüvvettir, diye cevap verdi.

Nihayet, Ebu Süfyan’ın daha önce benzerini görmediği bir birlik geçti. Bunlar, ensardı. Başlarında Sa’d b. Ubade sancağı taşıyordu. Son gelen birlik, sayıca hepsinden azdı. Bu birlikte Rasulullah (s.a.s.) ile ensar ve muhacirlerden en yakın arkadaşları vardı. Rasulullah (s.a.s.)’in sancağını Avvam oğlu Zübeyr taşıyordu.

Ensar alayı, Uhud ve Hendek Savaşları’nda müşrik ordusunun başkomutanı Ebu Süfyan’ın önünden geçerken Sa’d b. Ubade:

– Ey Ebu Süfyan, bugün en büyük kıtal günüdür, bu gün Kabe’de kan dökmenin helal kılındığı gündür, demişti. Ebu Süfyan Sa’d’ın sözlerini Rasulullah (s.a.s.)’a nakletti. Hz. Rasulullah (s.a.s.):

– Sa’d yanlış söylemiş, bugün Cenab-ı Hakk’ın Kabe’yi yücelteceği gündür. Bugün Kabe’nin tevhid elbisesine bürüneceği gündür, buyurdu.(323) Sa’d’ın kan dökmesinden endişelendiği için, hemen Hz. Ali’yi gönderdi, ensar sancağının Sa’d’dan alınıp oğlu Kays’a verilmesini emretti.

Müslüman mücahidlerin geçit resmini baştan sona seyreden Ebu Süfyan, Mekke’nin tesliminden başka çare olmadığını anladı. Hz. Abbas’tan ayrılarak, hemen Mekke’ye döndü. Harem-i Şerif’e vardı. Heyecan içinde kendisini bekleyen Mekkelilere yüksek sesle hitabetti:

– Muhammed (s.a.s.) , karşı koymamıza imkan olmayan bir ordu ile geliyor:

1) Her kim Ebu Süfyan’ın evine gelirse emniyettedir.

2) Her kim silahını bırakır, evine kapanırsa emniyettedir.

3) Her kim, Harem-i Şerif’e sığınırsa emniyettedir. Ey Kureyş, Müslüman olunki, selamet bulasınız…

Ebu Süfyan’ı dinleyenler, şaşırıp kaldılar. Her gün Müslümanlığın aleyhinde bulunan bu adam, şimdi herkese “müslüman olun”, diyordu. Herkeste bir telaş başladı. Kimisi küfrediyor, kimisi bağırıp çağırıyor, kimi de mukavemet için hazırlanıyordu. Çoğunluk ise Ebu Süfyan’ın sözlerine uyup evlerine çekildiler. Bir kısmı da Harem-i Şerif’te ve Ebu Süfyan’ın evinde toplandılar.

f) Mekke’ye Giriş (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)

Rasulullah (s.a.s.), Mekke’ye girmeden önce, “Zi Tuva” denilen yerde durdu. Ordusunu dört kısma ayırıp her birinin gireceği yerleri tayin etti. “Sakın savaşa girmeyin, saldırıya uğrayıp mecbur kalmadıkça kan dökmeyin…” diye tenbihte bulundu.

Sekiz yıl önce, yurdundan üç kişilik bir kafile ile nasıl ayrılmıştı, şimdi nasıl bir ihtişamla dönüyordu. Rasulullah (s.a.s.) devesinin üstünde bütün bunları düşünüyor, mağrur bir fatih gibi değil, son derece mütevazi bir halde, başı secde eder gibi, devenin boynuna yapışmış, tesbih, tehlil ve dua ile, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz lütuflarına şükrederek ilerliyordu.

Bütün birlikler, kan dökmeden Mekke’ye girdiler. Yalnızca Velid oğlu Halid’in komuta ettiği birlik tecavüze uğradı. Kureyş’in azılılarından Ümeyye oğlu Safvan, Amr oğlu Süheyl ve Ebu Cehil’in oğlu İkrime bir çete kurdular. Halid’in birliklerini Mekke’ye girerken ok yağmuruna tutarak iki müslümanı şehid ettiler. Bu durumda Halid, saldırganlar üzerine hücum ederek, bir hamlede onüç tanesini öldürdü, diğerleri dağılıp kaçtılar.

Rasulullah (s.a.s.) kan döküldüğünü duyunca üzüldü. Fakat, tecavüzün müşriklerden başladığını öğrenince:

– İlahi takdir böyleymiş, buyurdu.

Rasulullah (s.a.s.) çadırını Kinaneoğulları yurdunda “Hacun” denilen yerde kurdurdu. Mekke Devri’nin 7’inci yılında, Kureyş müşrikleriyle Kinaneoğulları burada küfr üzerine anlaşmışlardı. Bu anlaşma gereğince Müslümanlar üç yıl muhasara altında çok acı günler yaşamışlardı.

Rasulullah (s.a.s.) çadırında gusledip 8 rek’at “duha namazı” kıldı, sonra, devesine binerek, Kabe’ye geldi. Yol boyunca Fetih Suresi’ni okuduğu işitiliyordu.(326) Deve üzerinde, ihramsız olarak Kabe’yi tavaf etti. Elindeki ucu eğri değnekle hacer-i Esved’i istilam etti.

g) Kabe’nin Putlardan Temizlenmesi

Kabe etrafında 360 put vardı. Bunların en büyüğü olan “Hubel”, Kabe’nin üstüne konulmuştu. Diğerleri Kabe’nin etrafına ve içine yerleştirilmişlerdi. Rasulullah (s.a.s.) değnekle bunları itiyor, her birini bizzat deviriyordu. Putlar yıkılırken:

“Hak geldi, batıl yok oldu, esasen batıl yok olmaya mahkumdur.” “Hak geldi, artık batıl ne yeniden başlar, ne de geri gelir” diyordu.

Kabe’ye girmek için Rasulullah (s.a.s.) anahtarını istedi. Talha oğlu Osman anahtarı getirdi. “Emanettir Ya Rasulallah”, diyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)’e teslim etti. Kabe’nin içi de putlarla doluydu. Duvarlarına resimler asılmıştı. Rasulullah (s.a.s.)’ın emriyle Hz. Ömer bunları dışarı attı. Müşrikler, ilah diye taptıkları putların parçalanışını şaşkın şaşkın seyrettiler. Dünkü mabudlar bir anda moloz yığını haline gelmiş, çöplüklere atılmıştı. Sonra, Rasulullah (s.a.s.), yanına Üsame, Bilal ve Talha oğlu Osman’ı da alarak Kabe’ye girdi, kapının karşısındaki duvara doğru namaz kıldı.(330) Beyt-i Şerifi dolaşıp her tarafında tekbir getirdi. Uzunca bir müddet içeride kaldı. Bu sırada bütün Kureyş Harem-i Şerif’te toplanmış, sabırsızlıkla, haklarında verilecek hükmü bekliyorlardı.

h) Fetih Hutbesi ve Genel Af

Rasulullah (s.a.s.) Kabe kapısının eşiğinde durdu. Karşısında sıralanmış olan Mekkelilere baktı. 20 yıl boyunca şahsına ve Müslümanlara ellerinden gelen her kötülüğü yapmaktan çekinmeyen bu adamların hayatı, şimdi O’nun iki dudağı arasından çıkacak hükme bağlıydı. Rasulullah (s.a.s.) 20 yıl boyunca çektiklerini bir anda zihninden geçirdi, sonra şöyle hitabetti.

“Allah’tan başka ilah yoktur, yalnız O vardır. O’nun eşi ve ortağı yoktur. O va’dine bağlı kaldı, sözünü yerine getirdi. kuluna yardım etti, tek başına bütün düşmanları hezimete uğrattı.

İyi bilin ki bütün cahiliyet adetleri, mal ve kan davaları bugün şu iki ayağımın altındadır. Yalnız, Kabe hizmetleriyle hacılara su dağıtma işi (hicabe ve sikaye hizmetleri) bu hükmün dışında bırakılmıştır.

Ey Kureyş Cemaati! Allah sizden cahiliyet gururunu, babalarla, soylarla büyüklenmeği giderdi. Bütün insanlar, Adem’dendir, (O’nun çocuklarıdır.) Adem de topraktan yaratılmıştır.”

Sonra şu anlamdaki ayet-i kerimeyi okudu.

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Övünesiniz diye değil, kolaylıkla tanışasınız diye, sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, Ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah her halinizi bilir, O her şeyden haberdardır.” (Hucurat Suresi, 13)

Rasulullah (s.a.s.) Mescid-i Haram’ın geniş sahasını dolduran kalabalığı manalı bir bakışla süzdükten sonra:

– Ey Kureyş cemaati! Size şimdi nasıl bir muamele yapacağımı sanıyorsunuz? diye sordu. Mekkeliler hep bir ağızdan:

– Hayır umuyoruz. Sen kerim bir kardeş, ali cenab bir kardeş oğlusun, diye cevap verdiler. Rasul-i Ekrem (s.a.s.):

– Ben de size Yusuf’un kardeşlerine söylediği gibi, “Bu gün size geçmişten dolayı azarlama yok.” (Yusuf Suresi, 92) diyorum. Haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz, buyurdu.

Böylece Rasulullah (s.a.s.) hepsini affetmişti. Halbuki bunlar Hz. Peygamber (s.a.s.)’e neler yapmamışlardı. Müslümanları en korkunç işkencelere tabi tutmuşlar, akla hayale gelmedik eziyetler yapmışlardı. Şimdi başkaları olsa ne yapardı; Hz. Peygamber (s.a.s.) ne yapmıştır? Bu mukayese Rasulullah (s.a.s.)’in büyüklüğünü ortaya koymağa kafidir.

Bu hitabesinden sonra Rasulullah (s.a.s.) Mescid-i Haram’da oturdu. Sikaye (hacılara su ve zemzem dağıtma) hizmeti Abdülmuttaliboğullarındaydı. Bu hizmeti Hz. Abbas yapıyordu. Hicabe (Kabeyi açıp-kapama ve anahtarını taşıma) hizmetini ise Ebu Talha oğulları yapıyordu. Bu esnada Hz. Ali bu iki hizmetin Abdülmuttaliboğulları’nda birleştirilmesini istemişti. Fakat Rasulullah (s.a.s.) Osman b. Talha’yı çağırdı.

– Ya Osman, bugün iyilik ve ahde vefa günüdür, al işte anahtarın, buyurdu.

Öğle vakti, Hz. Bilal Kabe’nin üstüne çıktı. Güzel ve gür sesiyle ezana başladı. “Allahü Ekber” nidaları müşriklerin yüreklerini burkuyordu. Bu esnada, Ebu Süfyan, Esid oğlu Attab, Hişam oğlu Haris gibi Kureyşin ileri gelenlerinden birkaç kişi Kabe’nin avlusunda bir köşeye toplanmış konuşuyorlardı. İçlerinden Attab:

– Babam şanslı adammış, daha önce öldü de şu sesi işitmedi, dedi. Haris de:

– Şunun hak olduğunu bilsem, vallahi ben de icabet ederdim, diye konuştu. Ebu Süfyan ise:

– Ben bir şey söylemeyeceğim. Bir şey konuşsam şu çakılların bile dile gelip O’na haber vereceğinden korkuyorum, dedi.

Az sonra yanlarına Rasulullah (s.a.s.), aralarında konuştuklarını bir bir söyledi. Bunun üzerine:

– Konuştuklarımızı kimse duymamıştı. Biz şehadet ederiz ki, sen Allah’ın Rasulüsün, diye şehadet getirdiler.(333)

l) Mekke Halkının Biatı

Öğle namazından sonra, Rasulullah (s.a.s.) Safa tepesinin yüksekce bir yerinde oturdu. Önce erkeklerden, sonra da kadınlardan biat aldı. Erkekler, İslam ve cihad üzerine biat ettiler. Kadınlar ise aşağıda meali yazılı ayet-i celiledeki esaslara uyacaklarına dair biat ettiler.

“Ey Peygamber, mü’min kadınlar Allah’a hiçbir eş ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup getirmemek ve hiçbir güzel işte sana karşı gelmemek üzere sana biata geldiklerinde biatlarını kabul et, Onlara Allah’tan mağfiret dile, Çünkü Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir.” (el-Mümtehine Suresi, 12)

Erkekler, Rasulullah (s.a.s.)’in elini tutup musafaha ederek biat ettiler. Kadınlar ise sözle ve Rasulullah (s.a.s.)’in bulunduğu su kabına ellerini batırarak biat ettiler. Rasulullah (s.a.s.) in eli, hiç bir zaman yabancı bir kadının eline değmemiştir.

j) Rasulullah (s.a.s.)’in Ensar’ın Endişesini Gidermesi

Fetihten sonra ensar kendi aralarında :

– Cenab-ı Hakk, Rasulüne doğup büyüdüğü vatanının fethini müyesser kıldı. Artık bizimle döner mi, yoksa buraya mı yerleşir, diye endişelerini belirtmişlerdi. Rasulullah (s.a.s.) bunu duyunca:

– Böyle bir şeyden Allah’a sığınırım. Ben memleketinize hicret ettim. Hayatınız, hayatım; ölümünüz ölümümdür, buyurdu. Ensarın endişelerini giderdi.

 

 

Kaynak: dinibil.com

Kelime-i Şehadet Faydaları

La ilahe illallah

 

 

” Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh.’’

 

 

Kelime-i Şehadet, İslamın beş şartından birincisidir. Diğer şartlar namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmektir. Müslüman olmanın ilk şartı iman etmektir. İman etmek için, kelime-i şehadeti söylemek, bunun manasını bilmek ve inanmak lazımdır. Müslüman olmak isteyen bir kimse, önce kelime-i şehadeti ve manasını söyler. Sonra guslü, namazı ve lazım oldukça farzları, haramları öğrenir. Bir kişinin imana gelmesi için kelime-i şehadeti tamam söylemesi ve imanın altı şartını işitince inanması lazımdır.

Efendimiz buyurdu ki:

İhlas ile Kelime-i Şehadeti getiren Cennet’e girer.

Kelime-i Şehadet getirmenin dört şartı vardır: Dil ile söylerken, kalp hazır olmak. Manasını bilmek. Hulus-i kalb ile ihlasla, yani Allahü tealanın rızasını düşünüp, O’na inanarak söylemek. Tazim ile söylemek.

Şehadet kelimesinin manası:

“Görmüş gibi bilir, inanır ve şehadet ederim ki, Allahü tealadan başka hiçbir ilah yoktur. Yine görmüş gibi bilir ve inanırım ki, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü tealanın hem kulu, hem peygamberidir.” Bu manaya göre Allahü tealadan başka sonsuz varlığı lazım olan, ibadet ve itaat olunmaya hakkı olan hiçbir ilah ve hiçbir kimse yoktur. İlahi vahy ile göndermiş olduğu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de Allahü tealanın hem kulu ve hem de peygamberidir. O’nun gönderilmesi ile O’ndan önceki Peygamberlerin dinleri tamam olmuş, hükümleri kalkmıştır. Ebedi saadete kavuşmak için ancak O’na uymak lazımdır. O’nun her sözü, Allahü teala tarafından kendisine bildirilmiştir. Hepsi doğrudur. Yanlışlık ihtimali yoktur.”

Kelime-i Şehadet getirmenin faydalarından 30 tanesi şunlardır:

Dünyada olan 5 fayda
1- Adı güzel çağrılır
2- İslamın emir ve yasakları kendisine farz olur.
3- Cezadan ve aşağılanmaktan kurtulur.
4- Allahü azim-üş-şan, ondan razı olur.
5- Cümle müminler ona muhabbet eder.
Ölürken olan 5 fayda
1- Azrail aleyhisselam ona güzel suretle gelir.
2- Yağdan kıl çeker gibi ruhunu alır.
3- Cennet kokuları gelir.
4- Müjdeci melekler gelir
5- Merhaba yâ mümin! Sen cennetliksin denir.
Kabirde olan 5 fayda
1- Kabri geniş olur.
2- Münker ve Nekir güzel suretle gelir.
3- Bir melek ona bilmediğini talim eder( öğretir )
4- Allahü azim-üş-şan bilmediğini hatırına getirir.
5- Cennetteki makamı görünür.
Arasat’ta olan 5 fayda
1- Sual ve hesabı kolay olur.
2- Kitabı sağından verilir.
3- Mizanda sevabı ağır gelir.
4- Arş’ın altında gölgelenir.
5- Sıratı yıldırım gibi geçer.
Cehennemde olan 5 fayda
1- Cehenneme girerse, Cehennem ehli gibi gözleri gök olmaz.
2- Şeytanı ile çatışmaz.
3- Ellerine ateşten kelepçe, boynuna zincir vurulmaz.
4- Hamim suyundan içirilmez.
5- Ebedi cehennemde kalmaz.
Cennette olan 5 fayda
1- Cümle melekler ona selam verir.
2- Sıdıklar ile refik olur.
3- Ebedi cennette kalır.
4- Allahü teala ondan razı olur.
5- Allahü tealanın cemalini görür.

Esma-ül Hüsna “El Kuddüs”

el-Kuddûs esmasının sözlük anlamı, hatadan, gafletten, her türlü eksiklikten ve noksanlıktan münezzeh; pak, temiz olan, bütün kemal sıfatları üzerinde toplamış olan ve ne kadar övülürse övülsün tüm övgülerin üstünde olan demektir.

Haşr sûresi (59), 23: “O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik (mülkünde istediği gibi tasarruf eden)tir, Kuddûs (her noksanlıktan münezzeh olan)dür, Selam (her kusurdan ve âfetten sâlim olan)dır, Müheymin (her zaman gözetip, koruyan)dir, Aziz (kudreti daima üstün gelen)dir, Cebbâr (dilediğini yaptıran)dır, Mütekebbir (büyüklük ve yücelik kendisine mahsûs olan)dir. Allah, müşriklerin şirk koştuklarından münezzehdir.”

Makro ve mikro alemde, görebildiğimiz ve göremediğimiz her şeyin yaratıcısı olan Yüce Allah, kâinatı akıllara durgunluk verecek bir intizam ile yaratmıştır. İlim sahibi her insan, bu muhteşem nizam ile alemin sürekliliğini müşahede eder. Alem, adeta, muhteşem bir orkestra gibi işlemekte, etrafa yayılan musiki, her nesneyi sarmakta, mest etmektedir! Her olay, bir kanun çerçevesinde cereyan ederek, sebep-sonuç ilişkileri ile insanoğluna bu kainat sarayının sahibini anlatmaktadır.

Bu dünya fabrikasının O Yüce Mühendisi, her şeyi öylesine güzel işler hale getirmiştir ki, bir taraftan “üretim” yapılmakta, diğer taraftan da “atıklar” olağanüstü mekanizmalar ile temizlenmektedir.

Etrafını, tefekkür ile seyreden her göz, doğadaki temizliği fark eder. Hayvanlar âleminde, yarattığı her canlıya temizliği öğretmiştir Kuddûs olan Yaratan! Kimi yalanarak, kimi binbir metotla yıkanarak, kimi de kendinden küçük yaratıkları âdeta “temizlikçi” gibi kullanarak vücutlarını tertemiz tutarlar.
Yeşil her ağaç, tabiatın ciğerleri hükmünde soluk alıp verirken, havadaki “oksijen ve karbondioksit” dengesini düzenler ve havayı temizler.

el-Kuddûs’tür O!

Bu muhteşem düzen, Kuddûs isminin tecellileri ile olur dostlar! Çevre kirliliğinin bütün sebebi, bu düzeni kendi lehine bozmaya çalışan insanoğludur!

Beşerin “bulaşık eli” karışmamak şartıyla, doğadaki bu harika dengenin bozulması mümkün değildir.

Allah’ın Kuddûs ismini tefekkür eden her insan, secdelere kapanır, çevreyi ve doğal dengeleri korumak için elinden geleni yapar. Müslüman bilir ki, o kainat ile aynı inancı paylaşmakta, O Yüce Yaradan’a farklı boyutlarda kulluk etmektedir.

İnsanlar ve ağaçlar kıyamdadır.

Hayvanlar rukûdadır.

Sular ve yerdekiler secde halindedir.

O, Zât-ı Mukaddes (cc), toprağı yaratmış, Kuddûs isminin tecellisi ile ona, içine aldığı her şeyi sevgiyle kucaklayıp, öğütüp, temizleme emri vermiştir.

el-Kuddûs olanın emriyle ‘çöp’ gömersiniz toprağa, ‘gül’ biter onun bağrından! Settâr isminin tecellilerini de sergiler toprak, bakana dostlar! Örter, tüm çirkinlikleri…

Seyretmeyi bilene, ölümü sevdirir toprak! Ana kucağı gibi, bağrını açar insana ve haşre kadar ağırlar her gelen misafirini, “kabir” adlı bekleme salonlarında.

O Kuddûs olan Sâni-i Zü’l-celâl, suyu yaratmıştır ve her şeyin bileşimine bu mucizeyi yerleştirmiş, suyu adeta “hayat” kılmıştır. Ve ona da temizleme gücü vermiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.):
“Sizden birinizin kapısı önünden bir ırmak geçse, günde beş defa o ırmakta yıkansa bedeninde kir kalır mı? Kalmaz. İşte su nasıl kiri giderirse, namaz da günahları öyle giderir” (İbn Mâce, İkâme, 193; Ahmed b. Hanbel, I, 72; Müslim, Mesâcid, 283.)

Sen, Yüce Rabbim, kulunu, sular ile maddi kirlerden arıtan, namaz ile de manevi kirlerden temizleyensin!

Tövbe kapılarını ecele dek açık tutup, gözyaşlarıyla yıkanan ruhları Tevvâb isminle sarmalayansın!

Her türlü noksanlıktan uzak, pak ve temiz olansın!

Hata bizden, gaflet bizden, af ve mağfiret Senden Rabbim!

İnsan unutkandır, yanılır, yanlışlara düşer. Her konuda acz içindedir. Yeri gelir, bir minicik virüse yenilir, yataklara düşer… Uykusuz, susuz, aç kalamaz, yalnız hiç yaşayamaz!

Ama Sen, Yüce Rabbim!
Sen, Allah’sın, Senden başka ilâh yok!
Sen, dirisin, ölümsüzsün!
Seni uyku ve uyuklama tutmaz!
Göklerde ve yerde ne varsa her şeyin sahibisin!
İlmin her şeyi kuşatmıştır,
Sen en Yüce olansın, Alîm’sin, Mütekebbir’sin!
Seyyiâtımızı, hasenâta çevirerek,
Bize, Kuddûs isminle muamele et Allah’ım!
Temizle bizi Allah’ım! Âmin.

 

 

Kaynak: www.esmaulhusna.net