Allah İnancı

Kainatı yaratan, idare eden, kendisine ibadet edilen tek ve en yüce varlık olan Allah’a iman, iman esaslarının birincisi ve temelidir. Bütün ilâhî dinlerde Allah’ın varlığı ve birliği (tevhid) en önemli inanç esası olmuştur. Çünkü bütün inanç esasları Allah’a imana ve O’nun birliği esasına dayanmaktadır.

namaz“Allah” kelimesinin, kendisine ibadet edilen yüce varlığın özel ismi olduğunu kabul eden bütün İslâm âlimleri konu ile ilgili açıklamaları sırasında O’nu şöyle tanımlamışlardır: “Allah, varlığı zorunlu olan ve bütün övgülere layık bulunan yüce varlığın adıdır”. Tanımdaki “varlığı zorunlu olan” kaydı, Allah’ın yokluğunun düşünülemeyeceğini, var olmak için başka bir varlığın O’nu var etmesine ve desteğine muhtaç olmadığını, dolayısıyla O’nun, evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olduğunu ifade etmektedir. “Bütün övgülere layık bulunan” kaydı ise, yetkinlik ve aşkınlık ifade eden isim ve sıfatlarla nitelendiğini anlatmaktadır. Allah kelimesi, İslâmî metinlerde, gerçek mâbudun (ibadet edilen varlığın) ve tek yaratıcının özel ismi olarak kullanılagelmiştir. Bu sebeple O’ndan başka bir varlığa ad olarak verilmemiş, gerek Arapça’da, gerekse bu lafzı kullanan diğer Müslüman milletlerin dillerinde herhangi bir çoğul şekli de oluşmamıştır. Allah’a iman, Allah’ın var ve bir olduğuna, bütün üstünlük sıfatlarıyla nitelenmiş ve noksan sıfatlardan uzak ve yüce bulunduğuna inanmaktır. Bir başka deyişle Allah hakkında vâcip (zorunlu, gerekli), câiz ve imkansız sıfatları bilip öylece kabul etmektir. Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelmiş ve akıllı her insanın ilk ve aslî sorumluluğudur. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşamış olan veya hiçbir dinden haberi olmayan kimseler de bir Allah inancına sahip olmakla yükümlüdürler. Çünkü insan yaratılıştan getirdiği mutlak ve üstün güce inanma duygusu ile evrendeki akıllara durgunluk veren düzeni gördükten sonra bu düzeni sağlayan bir ve eşsiz yaratıcının varlığı inancına kolaylıkla ulaşır. “…Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi vardır?…” (İbrâhim 13/10) meâlindeki ayet bu gerçeği dile getirmektedir.

İslam ve İman İlişkisi

İslam sözlükte, “itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak” anlamlarına gelir. Terim olarak, “yüce Allah’a itaat etmek, Hz. Peygamber’in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek” demektir.

kuranKur’ân-ı Kerîm‘de iman ile İslam , bazen aynı bazen farklı anlamda kullanılmıştır. İman ile İslam aynı anlamda kullanılırsa bu durumda İslam kelimesi, İslam’ın gerekleri olan hükümlerin dinden olduğuna inanmak, İslam’ı bir din olarak benimsemek ve ona boyun eğmek manasına gelir. İslam çok geniş bir kavramdır ve teslimiyet demektir. Teslimiyet ise üç türlü olur. Ya kalben olur ki, bu kesin inanç demektir. Ya dille olur ki, bu da ikrardır. Ya da organlarla olur ki, bunlar da amellerdir. İşte İslam’ın üç şeklinden biri olan kalbin teslimiyetine ve bağlılığına iman denilir. Şu ayette iman ile İslam aynı anlamda kullanılmaktadır: “…Ancak ayetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin” (en-Neml 27/81).

Eğer iman ile İslam aynı anlamda kullanılırsa, o zaman her mümin müslimdir, her müslim de mümindir. İman ile İslam’ın farklı kavramlar olarak ele alınması durumunda her mümin, müslim olmakta, fakat her müslim, mümin sayılmamaktadır. Çünkü bu anlamda İslam, kalbin bağlanışı ve teslimiyeti değil de, dilin ve organların teslimiyeti, belli amellerin işlenmesi demektir. Bu durumda İslam daha genel bir kavram, iman daha özel bir kavram olmaktadır. Mesela münafık, diliyle Müslüman olduğunu söyler, buyrukları yerine getiriyormuş izlenimi verir, fakat kalbiyle inanmaz. Münafık gerçekte inanmadığı halde, dünyada Müslümanmış gibi gözükebilir. Şu ayet-i kerîmede iman ile İslam ayrı kavramlar olarak geçmektedir: “Bedevîler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz,ama boyun eğdik deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi…” (elHucurât 49/14).

Namazın Sünnetleri Nelerdir?

Sünnetin hükmü: Namazda sünneti terk etmek, namazı bozmaz, sehiv secdesi yapmayı da gerektirmez, ancak mekruh olur.

Namazın Başlıca Sünnetleri Şunlardır:

1. Beş vakit namaz ile cuma namazı için ezan ve ikamet erkekler için sünnettir. (kadınlara mekruhtur.)

2. Namazın iftitah tekbirinde, vitir namazının kunut tekbirinde ve bayram namazlarının zevaid tekbirlerinde elleri kulakların hizasına kaldırmak. (Kadınlar, parmak uçları omuz hizasına gelecek şekilde ellerini kaldırırlar.)

3. Eller kaldırıldığı sırada parmakları ne bitişik ne de fazla açık tutmak, yani kendi halinde normal açıklıkta bulundurmak, ellerin ve parmakların içi kıbleye karşı gelmek,

4. İmama uyan kimsenin iftitah tekbiri, imamı geçmemek üzere- imamın iftitah tekbirine yakın olmak,

5. Kıyamda elleri bağlamak. (Erkekler; sağ elin avucu sol elin üzerinde ve sağ elin baş ve küçük parmakları sol elin bileğin; kavramış olarak ellerini göbek altında bağlarlar.)

(Kadınlar: Sağ el, sol elin üzerinde olacak şekilde ellerini göğüs üstüne koyarlar. Erkekler gibi sağ elin parmakları ile sol elin bileğin! kavramazlar)

6. Kıyamda iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak,

7. Sübhaneke okumak.

8. “Euzubillahi mineşşeytanirracîm”demek.

9. Her rekatta fatihadan önce “Bismillahirrahmanirahim” demek.

10. Fatihanın sonunda imamın ve ona uyanların “Amin” demesi.

11. “Sübhaneke, Eüzü-Besmele ve Amin”i içinden okumak,

12. Sabah ve öğle namazlarında fatihadan sonra uzunca, ikindi ve yatsı namazlarında kısa, akşam namazında daha kısa süre okumak. Bu, misafir olmayanlar içindir. Yolcu olan veya vakti dar olan kimse dilediği ayet ve süreyi okur.

13. Rükûa varırken “Allahü Ekber” demek.

14. Rükûda dizlerim ellerin parmakları açık olarak tutmak. (Kadınlar parmaklarını açmaz ve dizlerim tutmazlar, sadece ellerini dizleri üzerine koyarlar.)

15. Rükûda dizlerim ve dirseklerim dik tutup bükmemek. (Kadınlar rükûda dizlerim bükük bulundururlar.)

16. Rükûda arkasını dümdüz yapmak. (Kadınlar arkalarım biraz meyilli bulundururlar.)

17. Başını, sırtı ile bir seviyede bulundurup yukarıya kaldırmamak ve aşağıya eğmemek.

18. Rükûda üç kere “Sühhane Rahbiye’l-azîm” demek.

19. Rükûdan kalkarken “SemiAllahu ilmen hamideh’ demek.

20. Rükûdan doğrulunca “Rabbena leke’l-hamd” demek.

21. Secdeye varırken yere; önce dizlerini, sonra ellerini, daha sonra alın ve burnunu koymak

22. Secdeden kalkarken önce başını sonra ellerini daha sonra dizleri üzerine ellerini koyarak dizlerini yerden kaldırmak.

23. Secdelere varırken “Allahü Ekber” demek,

24. Secdelerden kalkarken “Allahü Ekber” demek.

25. Secdelerde yüzünü iki elleri arasına almak, eller yüzden geri ve uzakta olmayıp yüze yakın ve yüzün hizasında bulunmak, ellerin parmakları birbirine bitişik olduğu halde kıbleye karşı el ayası ile yere yapışık olmak,

26. Secdelerde üçer kere “Sübhane Rabbiye ‘l-ala ” demek-

27. Erkeklerin, secdede karnını uyluklarından, dirseklerini yanlarından ve kollarını yerden uzak tutması- (Kadınlar, secdede kollarını yanlarına, karnını uyluklarına yapıştırıp yere doğru alçalırlar.)

28. îki secde arasında oturmak.

29. iki secde arasında, birinci oturuşta (Ka’de-i Gla) ve son oturuşta (Ka’de-i ahîre) elleri uylukları üzerine koymak.

30. Otururken sol ayağını yere yayıp üstüne oturmak ve sağ ayağını dikerek parmaklarım kıbleye karşı getirmek- (Kadınlar, ayaklarını sağ tarafa yatık olarak çıkarıp sol kalçaları üzerine otururlar.)

31. Ettehiyyatü’nün kelime-i şehadetinde sağ elinin şehadet parmağı ile işaret etmek.

işaret; Kelime-i şehadette “La ilahe” derken sağ elin şehadet parmağını kaldırmak, “illellah” derken de indirmek suretiyle olur

32. Ettehiyyatü’yü içinden okumak.

33. Üç ve dört rekatlı farzların üçüncü ve dördüncü rekatlarında fatiha okumak. (ilk iki rekatlarda fatiha okumak ise vaciptir.)

34. Son oturuşta “Ettehiyyatü”den sonra “Allahümme sallı, Allahümme barik” ve bunlardan sonra da dua okumak.

35. Selam verirken başını evvela sağa. sonra sola çevirmek.

36. Selamda “Esselamu aleyküm ve Rahmetullah” demek.

37. İmam her iki tarata selam verirken kendisine uyan cemaatı ve hafeze meleklerini selamlamayı niyet etmek.

38. İmama uyan, selamında cemaati ve imamı niyet etmek.

39. Tek başına kılan; selamında melekleri niyet etmek.

40. İmam sol tarafa selam verirken sesini biraz alçaltmak.

41. İmama uyan kişinin selamı, imamın selamına yakın olmak.

42. İmama sonra dan uyan kimse, yetişemediklerim kılmak için imamın ikinci selamını beklemek.


Namazın Mekrûhları Nelerdir?

1. Namazın içinde sağa sola bakmak
2. Elbise veya vücut ile oynamak. (Vücuda yapışan elbiseyi küçük bir hareketle silkelemekte bir beis yoktur)
3. Özürsüz, parmağını çıtlatmak
3. Secde yerindeki taşları temizlemek
4. Elini böğrüne koymak
5. Bir yerini bir veya iki kere kaşımak. (Namazda burun akıntısını silmek yere akıtmaktan evlâdır.)
6. Özürsüz bağdaş koymak
7. İnsan yüzüne karşı kılmak
8. Kor halindeki ateşe karşı namaza durmak
9. Bir kimsenin önünde, başı üzerinde, sağında, solunda arkasında veya elbisesinde bakan kimsenin kolayca görebileceği kadar belirgin resim varken namaz kılmak
10. Gerinmek, esnemek
11. Tehiyatta ayak parmaklarını dikip, ökçelerin üzerinde durmak
12. Kaynaklarını (kalçalarını) yere koyup dizlerini göğse çekerek veya elleri yere koyarak oturmak
13. Yenisi ve güzeli varken eski ve kötü elbise ile kılmak. (müstehap olan her zaman adet olanı giymektir. Gecelikler, giyilmesi adet olan elbiselerden olduğu için onunla namaz kılmakta kerahet yoktur.)
14. Başı açık kılmak. (Alçak gönüllülük maksadıyla olursa mekruh olmaz.)
15. Secdede veya secde dışında elinin veya ayağının parmaklarını kıbleden çevirmek
16. Cemaatle namaza duracağında önünde yer varken safa girmeyip, arkada durmak
17. Kabre karşı namaz kılmak
18. Necasete karşı perdesiz namaz kılmak
19. Kadınla, perdesiz bir hizada durup ayrı ayrı namaz kılmak
20. Tuvalete gitme ihtiyacı varken sıkışık olarak namz kılmak
21. Secdeden kalkarken dizlerini ellerinden evvel kaldırmak
22. Secdede bir ayağını kaldırmak
23. İmamdan evvel rüku’a gitmek
24. İmamdan evvel secdeye gitmek
25. İmamdan evvel secdeden kalkmak
26. Secdeye giderken özürsüz olarak ellerini dizlerinden evvel yere koymak
27. Özürsüz, yere veya duvara dayanarak kalkmak
28. Namazda alnından toprak silkmek
29. Bir rekatte okuduğu zammı sure ile, bunu takip eden rekatte okuduğu zammı süre arasında sadece bir sure atlamak
30. Bir sonraki rekatta, bir önceki rekatta okuduğu zammı surenin evvelinden sure veya ayet okumak
31. Farz namazlarda bir sureyi bir rekatta iki defa okumak, veya bir sureyi her iki rekatte okumak
32. Farzın ikinci rekatinde, birinci rekatte okuduğundan üç ayet fazla okumak
33. İmama uyanın imamla birlikte Kur’an okuması
34. Özürsüz, alnındaki sarığın üzerine secde etmek
35. Kıyamda iken özürsüz olarak duvara dayanmak
36. Kıyamda sağa veya sola eğik vaziyette durmak
37. Özürsüz, tek ayak üstünde durmak
38. Namaz içinde ayet ve tesbihleri parmakla saymak
39. Cemaatle namaz kılınırken yalnız namaz kılmak
40. İmamın mihraptan başka yere durması
41. İmamın bir zirâ (50cm) alçak yerde durup, cemaatin imamdan yüksekte durması
42. İmamın bir zirâ (50cm) yüksek yerde durması; (Eğer imamın yanında bir kişi bulunursa mekruh olmaz.)
43. “Besmele” ve “âmin”i açıktan okumak
44. Kırâatı rükua inerken tamamlamak
45. Tekbirleri yerlerinde almamak, her zikir ve kırâati (okumayı) yerinde yapmamak
46. Rüku ve secde tesbihlerini başını kaldırdıktan sonra söylemek
47. Omuzu açık ve kolları sıvalı olarak namaz kılmak
48. Önünde bir canlının geçmesi ihtimali olan yerde önüne sütre (herhangi bir cisim) dikmeyi terk etmek
49. Bir şeyi koklamak
50. İşitilmeyecek derecede üflemek (işitilecek dercede üflenirse namaz bozulur)
51. Başa mendil ve benzeri bir şeyi sarıp tepesini açık bırakmak
52. Ağzını ve burnunu örterek namaz kılmak
53. İkinci defa toplanan cemaate imam olacak şahsın mihraba durması.

Duayı Terk Ettirme!

Allah Teâlâ’nın rahmeti sonsuzdur, lütfu geniştir; O dilediğine, dilediğini, dilediği kadar veriri, ancak dilemesiyle verir. O neyi murad etmişse, olmuş ve olacak da odur, gerçek ve tek Malik, Hakim, Varis, Kadir ancak ve ancak O sahib-i kâinattır.

Kullarına çokça merhametiyle zaman ve mekânları, gün ve saatlerle vakitleri, kullarının mağfiretine, selâmetine, ebedi saadetlerine vesile kılan Allah… Vadini yerine getirecek, burada verdiği gibi imanın nuru, gönül huzuru, kalp süruru ile kullarını ağırlayacak, cennet sofralarında daimi doyuracak Allah…

Bütün peygamberleri ve hususiyle de, son peygamberi ve son kitabı ile emir ve yasağını açıkça bildiren, kullarını ibadet ve taate, ihlâsa, tövbe ve duaya davet eden, teşvik eden, çağıran Allah…

“Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin! Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” (A’raf, 55)

“(Ya Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şüphe yok ki ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm; öyle ise onlar da benim için (davetime) icabet etsinler; ta ki hak yolu bulsunlar.” (Bakara, 186)

“Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza cevap vereyim)! Şüphesiz benim ibadetimden (yüz çevirip) kibirlenenler, yakında zelil olan kimseler olarak cehenneme gireceklerdir!” (Mümin, 60)

“Allah, arzı size kalınacak bir yer, göğü ise (üstünüze) bir bina (tavan) kılandır. Hem sizi şekillendirdi de suretleriniz güzel yaptı ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. İşte Rabbiniz olan Allah (nimetleri veren)dir. (Ve) işte âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!” (Mümin, 64)

Elçilerini de, zamanı da, bizi de, yoktan var edip hadsiz merhametiyle kuşatan, Zatının kutsiyetiyle, zamanları, mekanları bereketlendirdiği gibi amellerimizi, ömürlerimizi, nefeslerimizi bereketlendiren, kalplerimizle ruhlarımızı kandil kandil aydınlatan; bizleri seven, koruyan, yücelten, devamla ve fazlasıyla nimetlendiren, duayla ellerimizden tutan Allah…

imaileamelHakikatte, her yerde ve her bir anda, sesimizi işiten, bizden, yapıp ettiklerimizden, tutup işlediklerimizden haberdar, günde defalarca kalplerimize nazar edip, kalplerimizi evirip çeviren Allah, kendisine bağlılığımız, sadakatimiz ve samimiyetimiz, niyetimiz nispetinde, amellerimize bire bin, bire binler vereceğini, dualarımıza icabet edeceğini Mukaddes Kitabı ile söylemekte, vicdanlarımız ile kendi kendimize bildirmektedir.

“(Ey Resulüm!) De ki: “Eğer duanız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin?…” (Furkan, 77)

“De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin! Hangisiyle dua etseniz, işte en güzel isimler O’nundur…”

“Ve de ki: “Hamd O Allah’a mahsustur ki, çocuk edinmemiştir; hem mülkte kendisine hiçbir ortak olmamıştır; acizlikten (münezzeh olduğundan) dolayı O’nun için hiçbir yardımcı da olmamıştır. Artık O’nu tekbir getirerek yücelt!” (İsra, 110-111)

Rabbim, bırakma bizi, bizi perişan etme, bizlere merhametinle muamele et; güzel Rabbim, büyük Rabbim, yücelerden yüce Rabbim… duayı unutturma akıllarımıza, duayı bıraktırma dillerimize, duayı terk ettirme yüreklerimize, ellerimize, özlerimize….

Tut ellerimizden… büyüklüğünle, hayrınla, adınla, yadınla…

O Zata sonsuz hamd ü senalar olsun…

Ki, O’nun Zatı bütün kusur ve noksan sıfatlardan müberradır…

 

Duanın Unsurları

Çağımızda şehirlerin kalabalık oluşuna rağmen birçok insan, yalnızlıktan şikayet etmektedir. Fertler arasındaki iletişim zayıflığı, sevgi yetersizliği, komşuluk ve arkadaşlık bağlarının zayıflaması sebebiyle insanlar, birbirlerine yabancılaşmıştır. “Ferdîleşme” olarak adlandırılan bu olgu, bireylerin hayata bakışlarını da olumsuz etkilemektedir. Böylece insan, kalabalıklar içinde yalnızlık çeken bir varlık konumuna düşmektedir. Bu nedenlerle stres, gerilim, sıkıntı ve yalnızlığın sonucu “depresif” hasta sayısı her geçen gün artmaktadır.

Endişe, güvensizlik, trafik sıkışıklığı, ulaşım zorluğu, iş hayatındaki rekabet, gelecek hakkındaki belirsizlik ve geçimsizlik gibi olgu ve kaygılar, kişinin ruh hâlini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tür bunalım ve çıkmaza giren bir kısım insan, olumsuz eylem ve davranışlara, sakinleştirici ve uyuşturucu maddelere yönelmektedir. İşte bu gibi durumlarda insandaki Allah ve âhiret inancı ön plana çıkar; sabır, irade, azim, çalışma, tevekkül ve dua gibi dinî değerler, insanları zorluklara karşı motive eder, psikolojik rahatlama sağlar, yalnızlık hissini ortadan kaldırır, manevî güç verir.

Dua müminler için; manevî bir sığınaktır, yardım, moral ve güç tazeleme kapısıdır. Bu itibarla dua, Müslümanın hayatının ayrılmaz bir parçasıdır, gecesinde ve gündüzünde, evinde ve iş yerinde, gönlü ve dili hep duadadır Müslümanın. Duası kabul olan kullar arasına girebilirse insan, dünya ve âhiret mutluluğuna ermiş demektir.

Mümin, usûl ve âdâbına uygun olarak dua ettiği zaman duası kabul olur ve bunun faydasını ve etkisini dünya ve âhirette görür. Yüce Allah, ayetlerde dua edenin duasını kabul edeceğini bildirmektedir:

Kullarım, sana Ben’den sorarlarsa (onlara söyle): Ben (onlara) yakınım, dua eden, Bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O hâlde onlar da Bana karşılık versin (Benim çağrıma uysunlar), Bana inansınlar ki, doğru yolu bulmuş olalar.” (Bakara, 186) “Yahut dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden) kaldırıyor?” (Neml, 62)

Birinci ayette dua edenin duasının kabul edileceği, ikinci ayette ise darda ve sıkıntıda kalanın sıkıntısının giderileceği bildirilerek Allah’ın dualara icabet ettiğine işaret edilmektedir.

Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” (İbrahim, 39); “O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin! Çünkü Rabbim yakındır, (duaları) kabul edendir.” (Hûd, 61) anlamındaki ayetlerde ise Allah’ın kullarına yakın, duaları işiten ve duaları kabul eden olduğu bildirilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) de;

Allah, hayâ sahibidir, çok kerimdir. Bir insan iki elini kaldırıp kendisine dua ettiği zaman, o kalkan iki eli boş çevirmekten hayâ eder.” (Tirmizî, Deavât,118) anlamındaki hadisi ile Allah’ın duaları kabul edeceğini beyan etmiştir.

Medineli Müslümanlardan Ebû Ümâme adlı sahabîyi mescitte kederli bir şekilde otururken gören Rasûlüllah (s.a.s.), ona; ‘Namaz vakti değil, niçin mescitte oturuyorsun? diye sorar. Sahâbî; “Üzüntülerim ve borçlarım sebebiyle buradayım, ey Allah’ın Rasûlü!” diye cevap verir. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.); “Söylediğin zaman, Allah’ın üzüntünü ve borçlarını gidereceği bir dua öğreteyim mi sana?” der. Sahâbî; “Evet, öğret ey Allah’ın Elçisi!” karşılığını verir. Peygamberimiz (s.a.s.) ona, şu duayı öğretir ve akşam sabah okumasını tavsiye eder: “Allah’ım! Kederden ve hüzünden Sana sığınırım, acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten Sana sığınırım, borç altında ezilmekten ve insanların kahrından Sana sığınırım.” Sahâbî; “Hz. Peygamber’in öğrettiği duayı okudum; Allah da üzüntümü ve borçlarımı giderdi.” demiştir. (Ebû Dâvûd, Vitir, 32)

Sırf sözle yapılan bir dua ile çalışmadan borçlar nasıl ödenecek? Sahâbîye öğretilen duanın cümleleri arasında; “Acizlikten ve tembellikten Allah’a sığınırım diye dua et” sözünün bulunması bir mesajdır. Bu mesaj ile “Ey Ebû Ümâme! Üzüntülerin ve üzüntülerine sebep olan borçların, mescitte de olsa, oturmakla ortadan kalkmaz, acizliği ve tembelliği bırak, çalış, bu konuda Allah’tan yardım iste, harekete geç, borçlarını ödemenin yollarını ara, mescitte oturup beklemekle ne üzüntün, ne de borcun biter.” demek istenmiştir.

Dua bir ibadet ve bir zikir olduğu için dua eden mutlaka ilâhî emre uymuş, itaat etmiş ve sevap kazanmış olur. Dünya ile ilgili isteklerini yüce Allah, kulun yararına göre hemen verebileceği gibi bir müddet sonra da verebilir veya duasının karşılığı âhirete bırakılmış olabilir. Dolayısıyla, dünya hayatına yönelik talepleri karşılanmayan kişi, duam kabul edilmedi dememelidir. Peygamberimiz (s.a.s.); dua edene yüce Allah’ın, isteğini ya dünyada hemen vereceğini veya âhirette vereceğini ya da istediği iyilik kadar kötülüğünün giderileceğini bize haber vermiştir: “Allah’a dua eden herhangi bir insan yoktur ki, duası kabul edilmiş olmasın. Günah işlemediği, yakınları ile ilişkisini kesmediği ve isteğinde acele etmediği sürece, Allah ona ya dünyada istediğini hemen verir veya isteğini âhirete bırakır ya da duası nispetinde günahlarını bağışlar. Sahabe, “Ey Allah’ın Elçisi! Nasıl acele edilir? diye sordular. Hz. Peygamber, “Kulun, Rabbime dua ettim de duama icabet etmedi demesidir.” buyurur. (Tirmizî, Deavât, 133)

Duanın makbul olabilmesi için, bir kısım usûl, âdâp ve kurallara riayet edilmesi gerekir. Bu usûl, âdâp ve kuralları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Duaya eûzü besmele, Allah’a hamd ve Peygambere salât ve selâm ile başlanmalıdır: Dua öncesinde Müslüman, ruhen ve bedenen duaya hazır hâle gelmeli, mümkünse abdest alıp kıbleye dönülmelidir. (İbn Mâce, Dua, 13) Her hayırlı işte olduğu gibi duaya da eûzü ve besmele çekerek başlamalıdır.
  2. Duadan önce tövbe ve istiğfar edilmelidir: Günah işleyen bir kulun duası kabul edilmeye layık değildir. Peygamberimizin şu hadisi çok dikkat çekicidir.

“Allah yolunda seferler yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini semaya kaldırarak, “Ya Rabbi” Ya Rabbi” diye yalvarıyor. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böyle birisinin duası nasıl kabul olur?” (Müslim, Zekât,19)

Bu itibarla mümin duaya başlamadan önce günahlarını itiraf edip, ihlâs ile Allah’a tövbe etmeli ve affını dilemeli, sonra dua yapmalıdır.

  1. Dua ederken mümkünse kıbleye dönülür (Buhârî, Deavât, 24), ellerin içi açılır, parmaklar omuz hizasına kadar, başı geçmeyecek (İbn Hibbân, Ed’ıye, No: 878) ve koltuk altları görünecek şekilde semaya kaldırılır. (Buhârî, Deavât, 22) Dua sonunda eller yüze sürülür. (Tirmizî, Deavât, 1) Dua esnasında gözler semaya dikilmez.
  2. Esma-i Hüsna ile dua edilmelidir: Yüce Allah, Kur’an’da; “En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’na o güzel isimler ile dua edin.” (A’râf, 180) anlamındaki ayeti ile kendisine, güzel isimleriyle dua edilmesini emretmektedir. Hem Kur’an’da hem de hadislerdeki dua örneklerinde bunu görmekteyiz.
  3. Kısık bir sesle ve yalvararak dua edilmelidir: Bağırıp çağırarak, yüksek ses ve riya ile değil; yalvararak ve kısık bir sesle dua edilmesi Allah ve Peygamber’in emridir: “Rabbinize yalvararak ve içten dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” (A’râf, 55) “Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma.” (A’râf, 205)

Sahabeden Ebû Musa el-Eş’arî der ki: Allah Rasûlü ile birlikte bulunduğumuz bir seferde, tepelere çıktıkça, derelere indikçe, yüksek sesle tekbir ve tehlîl getiriyorduk. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Ey İnsanlar! Kendinizi yormayınız. Çünkü sizler sağır ve uzaktaki birine değil, her an sizinle olan, her şeyi duyan Allah’a dua ediyorsunuz.” buyurarak bizi uyardı. (Buhârî, Cihâd,131; Müslim, Zikir, 44, Dua, 44) demiştir.

Beni zikrettiği ve dudaklarını Benim için hareket ettirdiği zaman Ben kulumla beraberim.” (Hâkim, Deavât, I, 496) anlamındaki kutsî hadiste beyan edildiği gibi, biz nerede olursak olalım Allah bizimle beraberdir. Allah bizim kısık sesle bile olsa yaptığımız duaları duyar. Bu itibarla, duada bağırıp çağırmak, süslü olsun ve beğenilsin diye yapmacık hareketlerde bulunmak doğru değildir. Duayı sessizce ve yalvararak yapmak, ihlâsın gereğidir. Yüksek sesle yapılan duaya, riya karışabilir. Bu sebeple Hanefî bilginler, namazda Fatiha sonunda “âmin” kelimesini sessiz söylemenin daha faziletli olduğu ictihadında bulunmuşlardır. Dualar, ibadet şuuruyla, dinî vakar ve ölçülere uygun olarak yapılmalıdır. Mânâ yavanlığı taşıyan, tumturaklı ifadelerle hüner göstermeye girişmek, duanın amacına ve ruhuna aykırıdır. Kur’an ve Sünnet’te yer alan dualar, kapsamlı ve veciz sözler tercih edilmeli, tekellüf, kafiye ve seci yapmaktan kaçınılmalıdır.

  1. Ümit ve korku içinde dua edilmelidir: İnsan, dua ederken, Allah’a karşı saygı ve azabından korku içinde bulunmalı, aynı zamanda istekli ve ümitli olmalıdır. Yüce Allah, “Korkarak ve umarak O’na dua edin. Muhakkak ki, Allah’ın rahmeti, sözü ve işi en iyi bir şekilde yapan müminlere yakındır.” (A’râf, 56) buyurmakta, ümit ve korku içinde dua edenleri övmektedir: Mümin, ilâhî azaptan korku içinde bulunmakla birlikte, yaptığı duayı Allah’ın kabul edeceği inancı ve düşüncesini taşımalıdır. Çünkü yüce Allah Kur’an’da, “Rahmetim her şeyi kaplamıştır.” (A’râf, 156) buyurmuştur.
  2. İhlâs ile ve bilinçli olarak yapılmalıdır: Dil ile dua cümlelerini söylerken, zihin başka düşüncelere dalmamalı, insan, bütün varlığı ile Allah’a yönelmeli, bilerek ve isteyerek, ihlâs ve samimiyetle dua etmelidir. “O diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde dini sadece Allah’a özgü kılarak ihlâsla O’na dua edin / ibadet edin. Her türlü övgü, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (Mümin, 65) “Biliniz ki, Allah gafil bir kalpten gelen duayı kabul etmez.” (Tirmîzî, Deavât, 66) anlamındaki hadis, duanın ihlâslı ve şuurlu yapılması gerektiğini ifade etmektedir.
  3. Kabul olacağına inanılarak dua edilmelidir: Mümin dualarını Allah’ın kabul edeceğine inanarak dua etmelidir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.); “Kabul edileceğine kesin bir şekilde inanarak Allah’a dua edin.” (Tirmîzî, Deavât, 66) tavsiyesinde bulunmuş ve “Dua ettiğiniz zaman, isteğinizi kesin olarak isteyin.” (Buhârî, Deavât, 21) buyurmuştur.
  4. Salih amel ve hayırlı işler vesile edilmelidir: Mümin, duanın kabul olması için işlediği sâlih ve hayırlı amelleri vesile edebilir. Bunun örnekleri hadislerde vardır.
  5. Israrla dua edilmelidir: Mümin, yüce Allah’tan isteğinde ısrarlı olmalı, isteğim yerine gelmedi diye duadan vazgeçmemelidir. “Şüphesiz ki Allah, ısrarla dua edenleri sever.” (Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, er-Ricâ Minallah, No: 1108) anlamındaki hadis buna işaret etmektedir.
  6. Meşru şeyler istenmeli, ölçülü olunmalı, aşırı gidilmemelidir: İşlenmesi ve istenmesi dinimizce günah sayılan konularda dua edilmemelidir. Çünkü bu tür dualar kabule şayan olmaz. Peygamberimiz (s.a.s.), “Kul, günah talep etmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icabet görmeye (kabul edilmeye) devam eder.” (Müslim, Zikir, 25) buyurmuştur. Çünkü dinin haram kıldığı ve yapılması günah olan şeylerin elde edilmesini istemek, Allah’a saygısızlıktır.
  7. Sadece sıkıntılı zamanlarda değil, her zaman dua edilmelidir: Sadece darlıkta, sıkıntıda veya bir korku, kaza ve felâketle karşı karşıya gelindiği zaman değil; varlıklı ve sağlıklı zamanlarda, huzur ve rahatlığın hüküm sürdüğü anlarda da dua edilmelidir. Kişi sıkıntıya, darlığa ve zorluğa karşı sabır ve dua ile ayakta kalmaya çalıştığı gibi, nimetlere kavuşması durumunda da şükredip dua etmelidir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Sıkıntılı ve musibete uğradığı zamanlarda Allah’ın duasını kabul etmesini isteyen kimse, rahat zamanlarında çok dua etsin.” (Tirmizî, Deavât, 9) buyurmuştur.
  8. Sadece Allah’a dua edilmelidir: Dua, sadece Allah’a yapılmalı, araya başka aracılar sokulmamalıdır. Her namazda okuduğumuz Fatiha suresinde, “Sadece Sana ibadet eder, sadece Sen’den yardım dileriz.” diyerek bunu dile getiriyoruz. Yüce Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. (Kâf, 16) Bu sebeple ne istersek, aracısız O’ndan istemeliyiz.
  9. Özellikle mübarek gün ve geceler tercih edilmelidir: Dua, her zaman ve her yerde yapılabilir. Bununla birlikte Arefe günü ve geceleri, Ramazan ayları, cuma ve bayram gün ve geceleri, seher vakitleri, gecenin üçte ikisi, sabah ve akşam vakitleri, ezan ile kamet arasında, secdede ve namaz akabinde yapılan duaların kabul edileceği ile ilgili hadisler vardır. Mesela Kur’an’da akşam ve sabah dua edilmesine işaret edilmektedir. Yine muttakilerin Kur’an’da, seher vakitlerinde Allah’tan bağışlanma diledikleri (Zâriyât, 18) bildirilmektedir.
  10. Dua sonunda “âmin” ve “Ya Rabbi! Duamı kabul et.” denilmeli (İbrahim, 40), Peygamberimize salât ve selâm getirilmeli ve Fatiha suresi okunmalıdır.

Sonuç olarak; dua bir ibadettir. Dua eden insan, Allah’a kulluk etmiş ve isteklerini Allah’a arz etmiş olur. Dua eden mümin sıkıntı ve üzüntülerden kurtulur. Duanın kabul olması için duanın zikrettiğimiz usûl ve âdâbına uyulmalıdır. İsteklerimizi sadece sözlü olarak dile getirmekle yetinmemeli, aynı zamanda arzu ettiğimiz şeyleri elde etmek için çalışmalı ve sebeplere yapışmalıyız. Samimiyetle dua edersek, Rabbimiz dualarımızı kabul buyuracaktır.

Doç. Dr. İsmail Karagöz

Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetçisi