En Büyük Mucize

Kuranı-Kerim

Kuran-Allah

Bugüne kadar gelen bütün şairler, edebiyatçılar, Kur’an-ı Kerim‘in nazmında ve manasında aciz ve hayran kalmışlardır. Bir ayetin benzerini söyleyememişlerdir. İ’cazı ve belagati insan sözüne benzemiyor. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı Arap şairlerinin şiirlerine benzemiyor.

Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da, usanmıyorlar. Okuması veya dinlemesi, sıkıntıları giderdiği sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitenlerden kalplerine dehşet ve korku çökenler, bu sebepten ölenler bile görülmüştür. Nice azılı İslam düşmanları, Kur’an-ı Kerim‘i dinlemekle, kalpleri yumuşamış, imana gelmişlerdir. İslam düşmanlarından ve muattala, melahide ve karamita denilen Müslüman ismini taşıyan zındıklardan Kur’an-ı Kerim‘i değiştirmeye, bozmaya ve benzerini söylemeye çalışanlar olmuş ise de hiçbiri, arzularına kavuşamamıştır.

Bütün ilimler ve tecrübe ile bulunamayacak güzel şeyler ve iyi ahlak ve insanlara üstünlük sağlayan meziyetler ve dünya ve ahiret saadetine kavuşturacak iyilikler ve varlıkların başlangıcı ve sonu hakkında bilgiler ve insanlara faydalı ve zararlı olan şeylerin hepsi Kur’an-ı Kerim’de açıkça veya kapalı olarak bildirilmiştir. Kapalı olanlarını, erbabı anlayabilmektedir.

Semavi kitapların hepsinde, Tevrat’ta, Zebur’da ve İncil’de bulunan ilimlerin ve esrarın hepsi Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de mevcut ilimlerin hepsini ancak Allahü Teala bilir. Çoğunu sevgili Peygamberine bildirmiştir.

Kur’an-ı Kerim‘i okumak çok büyük bir nimettir. Allahü Teala, bu nimeti Habibinin ümmetine ihsan etmiştir. Melekler bu nimetten mahrumdurlar. Bunun için, Kur’an-ı Kerim okunan yere toplanıp dinlerler. Bütün tefsirler, Kur’an-ı Kerim’deki ilimlerden çok azını bildirmektedirler. Kıyamet günü, Peygamber Efendimiz minbere çıkıp Kur’an-ı Kerim okuyunca, dinleyenler bütün ilimlerini anlayacaklardır.

 

Kaynak:dinibilgiler.eu 

 

Umre Nedir, Nasıl Yapılır?

umre

Umre, hac zamanı olan beş günden başka, senenin her günü, ihram ile yapılan, tavaf ve sa’y yapmak ve saç kazımak veya kesmektir. Umrenin farzı ikidir. İhram ve tavaf. İhram umrenin şartı, tavaf ise rüknüdür. Sa’y ve tıraş olmak ise vaciptir.

 

umre

Umre Nasıl Yapılır?
1-
Mikat sınırlarının birinde ihrama girilir ve niyet edilir.

2- Telbiye, tekbir, tehlil salevat-ı şerife okunarak Harem-i şerife girilir. Niyet edilip umre tavafı yapılır.
Tavaf esnasında iztiba ve ilk üç şavtta remel de yapılır.

3- Tavaf namazından sonra Mes’aya gidilerek umrenin sa’yi yapılır.

4- Tıraş olunup ihramdan çıkılır. Böylece umre tamamlanmış olur.
Umrede Arafat, Mina, Müzdelife’deki menasik, kudum ve veda tavafı yoktur.

İhrama Girilen Yerler:
Mekke’ye mikat sınırları dışındaki yerlerden gelenler yolları üzerindeki mikatlardan birinde ihrama girerler. Mekke’de bulunulduğu esnada umre yapmak istenirse, Mekkeliler gibi, Harem Bölgesi dışına çıkılarak ihrama girilir.

Umre Farz Mıdır?
İmam-ı Rabbani buyuruyor ki: Umreye gitmek farz ve vacip değildir, nafile ibadettir. Nafile ibadeti yapmak, bir farzın terkine veya bir haram işlemeye sebep olursa, ibadet olmaktan çıkar, günah işlemek olur. (1/124)

Umrenin Zamanı Var Mıdır?
Umre için belirli bir vakit yoktur, her zaman yapılabilir. Ramazanda yapılması daha faziletlidir.

Çocuk ve Dua

cocuk-dua

Bir çocuğun hayatı dua ile başlar. Daha ana rahmine düştüğü ilk andan itibaren sağlıklı doğması, hayırlı bir evlat olması noktasındaki dualar, bir çocuk için gıyabında onun için yapılan ilk niyazlardır. Bu durum, ebeveyn için bir ömür boyu süren bir durumdur. O bakımdan anne-baba duası almak, din açısından da çok önemli görülmüştür. Hepimiz bu tür dualarla Yaratıcı’dan talep edildik, doğduk ve yaşadık. Bilelim veya bilmeyelim her anne ve baba, çocukları için devamlı dua halinde oldular. Çocuklar da bu dualarla büyüdüler. Hayata öyle katıldılar.

Çocuk, kendini idrak etmeye başladığı andan itibaren bu defa duayı müşahhas olarak evdeki büyüklerinin semaya açılan avuçlarıyla idrak eder oldu. Ne yapıldığını, ne söylendiğini bilmese dahi minicik avuçları semaya açıldı, dudakları kıpır kıpır dua etti. Dua ettik. Yaratılıştan getirdiğimiz fıtri temizliğimiz bu sayede korundu. Ardından henüz namaz çağına gelmeden önce dua, bir çocuğun hayatının en önemli ritüeli oldu. Gece, kendini uykunun kollarına teslim etmeden önce yatağımızın başucunda oturan büyükler, bize önce yatak dualarını öğrettiler. Bu dualar, bir çocuk için öylesine önemliydi ki dua edilmeden gözleri asla kapanmazdı. Dua, gecenin karanlığında uyku gölüne cesaretle girebilmemizin tek imkânıydı.

Hafızamızı bir yoklayalım. Hangimiz hatırlamaz ki “Yattım Allah kaldır beni/Rahmetine daldır beni/Can bedenden ayrılınca/İman ile gönder beni…” şeklindeki yatak dualarını… Dini öğrenmemiz de bu duaların sayesinde oldu. Allah, peygamber, Kur’an, melek..kavramları bu dualar arasından süzülüp çocuk kalbine indiler. “Yattım Allah kaldır beni/Nur deryasına daldır beni/Can bizden ayrılırken/İman ile Kuran ile gönder beni…” Kur’an’ı önce böyle telaffuz ettik, ardından duvarda temiz bir mahfaza içinde asılı yerinden saygıyla indirilip huşu ile okunmasına tanık olduk. “Yattım sağıma, döndüm soluma/Melekler şahit olsun dinime imanıma/Benden selam olsun/Varacak mekanıma/Yattım Allah kalkarım inşallah/Kalkmazsam lâ ilâhe illallah..” derken Allah, melek, ölüm, ahiret, din, iman, kavramları içimizde yerlerini birer birer almadılar mı?

Sonra, bu daların ardından gelen ninnilerle doldu kulaklarımız…. Onların da hepsi birer anne duası değil miydi? Genellikle mani şeklinde söylenen bu manzumelerde de yine dua vardı. “Ay doğar gökte Allah/Bu sevgi nedir Allah/Ya oğluma uyku ver/Ya bana sabır Allah..” şeklindeki bir ninni duanın ta kendisi değil miydi? Hepimiz, biliriz ki, biz böyle tanıştık dua kavramıyla… Onlarla sığındık gecenin karanlıklarına ve korkmadık hiçbir şeyden… Melekleri yanı başımızda hissettik. Görmediğimiz peygamberimizi bu dualarla sevdik. O’nun tarafından sevilmek istedik. Kimimiz Hz. Hasan kimimiz Hz. Hüseyin olmayı diledik. Hayata öyle başladık. Güçlü, dingin bir ruhla… Bunu dualarla gerçekleştirdik.

Dua ile çocuk arasındaki ilişkiyi, bir anne-babanın kendilerine emanet olarak verilen bir çocuğu Yaratıcı’nın kudret ellerine teslim etmekle duyduğu iç huzur ve güvenliğin ötesinde bir sebepte de aramak gerek… O da şudur: İnsan hangi yaşta olursa olsun, dua ederken beden elbisesinden sıyrılır adeta ruh kesilir baştan sona… Çünkü başka türlü olmaz aşkın bir varlıkla, yaratıcıyla çok özel bir iletişim kurabilmek. Yani bu anlamda dua ederken bir insan çocuk saflığına bürünmek durumundadır.

Çocuk safiyeti, ondaki gönül temizliği olmadan insan dua bilincine ulaşamaz. Bu yüzdendir ki çocuk, ruhuna dolan duaların aydınlığında artık hayata çıkarken, hayat içerisinde bir sürü zorluklarla karşılaşır, birçok istekleri olur. Çünkü ne korkularını ne sevinçlerini açık açık anlatabilmek çocuklara göre değildir. Kaçımız fark eder ki bir çocuk işte o anda mesela eve asık suratla gelen babasının yüzünün gülmesi için dua ettiğini… Adeta melekleri görürcesine kar yağarken ellerini açmasa bile yüreğiyle yaratıcıya seslendiğini… İşte bu masumiyet hissidir ki çocukta dua daha güzel bir anlama bürünür. Hele çocuk duasındaki doğallık çok dikkat çekicidir. O, dua ederken sadece yüreğini konuşturur. Kendini koruyan kudret önünde en masum haliyle teslimiyet içredir.

Ya da insanın acizliğini bilinçle idrak etmesi çok önemlidir. Zira bir kudretin huzurundadır. Bütün nefsi mülahazalardan uzak, kendisi acz makamında olmalıdır. Yaşı ve yapısı gereği henüz büyümemiş bir çocuğun acizliği ne müthiş bir teslimiyetin ifadesidir. Artık, yemekte dua, sabah kalktığında dua, yolculukta dua, okula giderken dua, sınava başlarken dua… Bu böyle devam edip gider. Duayla doğan çocuk, duayla büyür. Onunla güç kazanır. Onunla korunur bütün tehlikelerden.

Hayatta olan şeylerin edebiyata girdiği bildiğimiz bir gerçektir. Öyleyse şimdi de bu durumu şairlerin dilinden izleyelim:

Şairler için “büyümemiş çocuklar” denir. Ya da “İçindeki çocuk”u öldürmeyen kişi olarak bilinir şairler. Bundan olacak ki, bir şair hangi yaşa gelirse gelsin, o ana kadar hangi konularda şiirler yazarsa yazsın dua ile temasını hiç kesmez. Dua şiirleri yazarken, bir yandan da kimi zaman çocukluğuna döner ve çocuk diliyle dualar eder şiirinde… Edebiyatımızda böyle çocuk duası temasını işleyen pek çok şiir bulunmaktadır. Bunlara bakıldığında da aynı durum görülür. Çocuk, Allah’la senli benli, samimi bir iletişim içindedir. Sadece ondan ister. Ahmet Urfalı’nın şirinden şu bölüme bakalım: “Her gün doğar güneşim/Annem babam kardeşim/Ulu çınarlar eşim/Yeni dal ver Allah’ım” Ya da “Gerçeği görsün gözüm/Doğruyu bulsun özüm/Güzeli desin sözüm/Tatlı dil ver Allah’ım…”

Bir çocuk böyle dua eder mi? O zaman çocukluğumuzu hatırlayalım. Böyle dualar etiğimizi mutlaka hatırlayacağız demektir.

Çocuk gönlünde o kadar geniş ve sınırsız bir evren vardır ki bu durum dualarına da yansır. İstediklerini herkes için ister. Kendini şu ya da bu insanla/insanlarla, ülkeyle/ülkelerle sınırlamaz. Bu noktada yine çocuk dualarını şiirleştiren başka bir şaire, Ali Akbaş’a kulak verelim: “Gün ola, düğün ola/Düşte gördüğüm ola/Ya yaza, ya kışa/Ayrılar kavuşa/Dargınlar barışa/Sayrılar sağ ola/Bozkırlar bağ ola…”

Görüldüğü gibi burada yer, kişi, zaman, coğrafya yoktur. Geniş bir tasavvur çerçevesindedir söylenenler.

Bir de Selami Yıldırım’a bakalım: “Bir beyaz kağıdım, kalem değmemiş/Bahtımı kara yazma Allah’ım/Gönlümü dilekçe eyledim sana/Gülen gözlerimi üzme Allah’ım…” ya da “Babama güç ver, anneme sabır/Hayatın yüküyle ezme Allah’ım/Sana yöneldim açtım elimi/Gönlüme sınır çizme Allah’ım…” dizeleri de çocuğun dua ettiği varlığı kavrama biçimiyle ilgili ilginç ipuçları vermiyor mu bize? Elbette vermektedir.

Söz şairlerden açılmışken asıl hatırlamamız gereken isim elbette Fazıl Hüsnü Dağlarca olmalıdır. Zira dua kavramının çocuk ruhundaki yansımalarını konu edinen ve böylece çocuğun Allah’la olan bu samimi iletişimi konusunda müstakil bir kitap yazan odur. “Çocuk ve Allah” isimli kitabında o da duanın çocuk ruhundaki yerini çok çarpıcı dizelerle anlatır: “Ve senin duaların varsa/Benim de vardı/Çocuğum geceleri dua et/İnsan uzaklaşabilir Allahtan…”

Edebiyatımızda bu anlamda pek çok örnek bulmak mümkündür. Ama hepsinde ortak olan nokta çocuk diliyle daha doğrusu kalbiyle yapılan duaların hususiliği, içtenliği ve evrenselliğidir. Zira bir çocuk sadece kendisi, anne-babası için değil mesela ölmekte olan bir kedisi için, tanımadığı yoksul çocuklar için de dua eder. O bakımdan insanın hangi yaşta olursa olsun duayı çocuğun Yaradan’ı ve yaratılanları kavrama biçimiyle dua edilmesi duanın her zaman saf, içten olmasında önemlidir.

Çocuklarımız dün olduğu gibi bugün de seccadelerinin üstünde ellerini semaya kaldırmış ninelerin, dedelerin, annelerin, babaların huzur ikliminde nefes alıp vermek istiyorlar. Onların meleksi yüzlerine iyice bir bakalım. İstedikleri sevgi, huzur değil mi? Böyle bir hayat ise her sözün, her davranışın duaya dönüştüğü bir hayat olabilir ancak. Böyle bir hayatı kurabilenler sonsuz baharın neşesine daha bu dünyada ulaşmış insanlardır. Bu mutluluk ise duanın Rabbani bağışıdır.

Modern zamanların hayatımızdaki dua gerçeğini örselediğini biliyoruz. Bu durum, özelilikle çocuklar için çok ciddi bir eksiklik olarak kendini hissettirmektedir. Bu bakımdan çocuğu dua ile tanıştırmak, karşılaştırmak gerekiyor. Onun ruhen sağlıklı yetişmesi, o yaşlarda alacağı dua eğitimiyle, terbiyesiyle çok yakından ilgilidir. Bir kez daha belirtmekte yarar var: Çocuk dinle ilgili temel kavramları dualar yoluyla içselleştirmek ve öğrenmektedir. Sonradan edinilecek kitabi bilgiler o yaşlarda çocuk kalbine yerleşenlerle asla aynı olmaz. Bu gerçek asla unutulmamalı…Sağlıklı bir din anlayışı, çocuk yaşlarda önce duygu olarak kazanılır sonra kitabi bilgilerle bu durum bilgi ve bilinç haline dönüşür.

Öyleyse bizlere kutlu birer emanet olarak verilen, bir ilahi bağış olarak sunulan çocuklarımızı geleneğimizde olduğu gibi dualarla büyütmek, onları birer dua insanı haline getirmek çok önemli görülmelidir. Gerek onların ruhen sağlıklı birer birey olarak yetişmeleri gerekse geleceğimizin mimarlarının onlar olacakları gerçeğinden hareketle evlerimizi dua edilen evler, dillerimizi dua eden diller haline getirmek gerekir.

 

Kaynak: Diyanet Avrupa Dergi, Aralık 2006

Abdest

abdest
Abdest Nedir? Kelime Anlamı Nedir? Maddi ve Manevi Faydaları Nelerdir?

abdest

Farsça Ab (su) ve dest (el) kelimelerinden oluşan ve “el su­yu” anlamına gelen abdest, “Su ile yapılan; yüzü, kollan, ayak­ları yıkamak ve başı ıslak elle mesh etmekten ibaret olan özel bir temizlik.” şeklinde tanımlanır.

Abdestin maddi-manevi pek çok faydası vardır. Günde en az beş sefer abdest alan bir Müslüman, temizliği alışkanlık ha­line getirmiş olur ki bu onu hastalığa sebep olabilecek durum­lardan korur, mikroplardan arındırır. Bu abdestin maddi yara­rıdır. Abdestin manevi yararları da pek çoktur.

Peygamber Efendimiz, Enes b. Malik’e, “Oğul! Abdestini tam al ki hafaza melekleri seni sevsin ve ömrün uzatılsın.” buyurmuşlardır.

Abdest, aynı zamanda yüze nur, kalbe sevinçtir. Küçük gü­nahların affına sebeptir. Bu hususu Peygamber Efendimiz şu ifadeleriyle dile getirmiştir: “Kim emredildiği şekilde abdest alır, yine emredildiği şekilde namaz kılarsa, geçmiş bütün küçük günahları affa uğrar.

Abdest, müminin manevi silahıdır. Onunla kendini her tür­lü Cenab-ı Hakk’ın razı olmadığı düşünce ve arzulardan korur. Zihnine gelen veya gelmesi muhtemel olan vesveselerin etki­sinden kurtulur.

Hz. Osman anlatıyor: Peygamber Efendimiz ile beraberdim. Huzurunda abdest alan birisi vardı. Bu arada Hz. Peygamber güldü. Bunun üzerine “Niçin güldünüz ya Resulallah?” dedim. Peygamber Efendimiz: “Allah’ın ab­dest alan kuluna olan ikramına güldüm. Abdest alıp organlarını yıkayan her kul, ne zaman bir organını yıkasa, o organdan su ile beraber günahları da dökülür.

Abdestteki Sağlık Sırları Nelerdir?

Günlük hayatta, dış dünyayla temas halinde olan organla­rımız elimiz, yüzümüz ve ayaklarımız oluyor. Abdest alan bir insan düzenli olarak bu uzuvlarım yıkamış olmaktadır. Bu nok­tada abdest mikroplardan korunma adına bizim için bir zırh görevi görmektedir. Çünkü mikrop ve bakteriler genelde vü­cuda deri yoluyla girmektedirler.

Bu hususu biraz daha açalım. Mesela solunum sistemimizin en önemli organı olan burnu yıkayan bir insan, toz ve mikrop yığınlarının vücuda girmesine mani olur. Yüzün yıkanması, cildi diri tutar, vücuttaki yorgunluğu dindirir. Damarları ve si­nirleri harekete geçirir.

Abdestin dolaşım sistemi üzerinde de olumlu tesirleri bu­lunmaktadır. Damarlardaki sertleşme ve daralmayı önler. Abdest, lenf sistemini uyarır. Böylece vücut kendini zararlı unsur­lardan koruma adına direnç elde eder.

Abdest almanın insanın üzerinde bulunan gerginliği, stresi azalttığı bilinen bir gerçektir. Mesela doktorlar aşırı heyecan, stres, gerginlik hallerinde hastalarına ellerini ve yüzlerini so­ğuk suyla yıkamalarını tavsiye ediyorlar. Burada hemen aklı­mıza Efendimiz’in, öfkelenince abdest almayı tavsiye etmesi geliyor.

Abdestin ve temiz suyun faydalan bunlarla da sınırlı değil­dir. Su ile tedavi uzmanı olan bir doktor şöyle diyor:

“Kolları dirseklere kadar soğuk su ile yıkamak kadar kalbe fayda veren bir hareket olamaz.” Kolları yıkamak böyle de başı ve ayakları yıkamak öyle değil mi? Elbette öyle, hepsinin de şifası vardır.

abdest

Son tıbbi gelişmeler kollardaki damarların doğrudan kalbe ulaştığını ortaya koymuş, koldan damara sokulan ince ucunda minik kamera olan aletlerle kalbin içinin fotoğrafları bile çekil­miştir. Bu damarların su ile devamlı olarak günde birkaç defa abdest alınırken uyarılması, onların açılıp kapanmasına günlük idmanını yapmasına, formunu korumasına ve bu tesirlerin ko­layca kalbe kadar uzanmasına yol açar. Bu ise kalbe bir nevi masaj tesiri yaparak kalpteki damarlara sağlık verir.

Allah Dostları ve Secdeleri

secde etmek

secde etmek

Efendimiz, secdenin ihtiva etmiş olduğu sırlara zaman za­man işaret etmiştir. “Hiçbir kul yoktur ki Allah için secde et­sin de Allah onu o secde sebebiyle bir derece yükseltmesin ve yine o secde sebebiyle onun bir hatasını silmesin, bu olmaz. buyurmuş, “Ademoğlu, secdeyi emreden ayetlerden birini okuyup da secde ettiğinde, şeytan kendisinden uzaklaşır ve ağlayarak şöyle der: ‘Yazıklar olsun bana! Şu adam, secde ile emrolundu ve bu emre uydu. Böylece cenneti kazandı. Secde emrine isyan ettiğim için bana da ateş vardır.’” Bununla şey­tan, secde eden bir kul karşısında duyduğu nedamet ve inkisarı ifade etmiştir.

Secdenin bu mana ve kıymetinden dolayıdır ki Allah’ın has kullan namazın rükünlerinden biri olan secdeye ayrıca bir has­sasiyet gösterirlerdi. Allah’a en yakın olunan noktanın secde anı olduğunu bilen bu büyükler onu doya doya yaşamaya ve hissetmeye çalışmışlar, dualar ve gözyaşları ile Rabb-i Rahim­lerine içlerini dökmüşlerdir.

Sahabeden Abdullah İbn Ömer bir defasında uzunca na­maz kılan bir genci seyretmişti. Çevresindekilere “Bu genci tanıyanınız var mı?” diye sordu. Bir adam onu tanıdığını söyle­yince Abdullah(radıyallahu anh)“Eğer onu tanımış olsaydım rükû ve secdesini daha da uzatmasını söylerdim. Zira ben Allah Resulü’nün şöyle dediğini işitmiştim: Kul namaz için ayaklan­dığında günahları getirilip başı ve omuzları üzerine konur. Her rüku ve secde edişinde o günahlar dökülürler.”

Resulullah Efendimiz secdede bazen o kadar uzun kalırlardı ki Aişe annemiz kendileri hakkında endişe ederdi. O’nun nak­line göre Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) geceleri on bir rekat namaz kılardı. Bazı rekatlarda, bizden birinin elli ayet okuyaca­ğı süre kadar secdesini uzatır, başını yerden kaldırmazdı.

secde etmek

Yusuf İbn Esbat gençlere şöyle nasihat ederdi: “Gençler! Hastalık gelmeden evvel sıhhatinizin kıymetini bilin. Benim şu an en çok gıpta ettiğim kişi secde ve rüku tam manasıyla ya­pıp namaz kılan kişidir. Zira ihtiyarlık artık arzu ettiğim şekilde namaz kılmama mani oluyor.”

Said itan Cıibeyr dünyadaki tek huzur kaynağının secdedeki hal olduğunu belirtirken, secdeden başka elinden kaçırdığı hiç ­bir dünya metasına üzülmediğini itiraf ediyordu.

Veyse’l-Karani (Üveys el-Karni) kıyam, rüku ve secde ha­linde ibadet eden mahlukata özenerek gecelerini kıyam, rüku ve secde ile geçirirdi. Bazı geceler kıyamda durarak sabahlar; bazı geceler rükuya yoğunlaşır, bazı gecelerin sonunu secde ile getirirdi.

Ebu Muhammed el-Ceriri bir gün Cüneyd-i Bağdadi’yi zi­yaret etmek istedi. Vardığında namaza durmuş olduğunu gö­rünce beklemeye koyuldu. Cüneyd namazını uzunca kılıyordu. Neden sonra selam verince Ebu Muhammed kendisine “Artık yaşlandın. Bedenin eskisi kadar güçlü değil. Namaz kılarken kendini bu kadar zorlamasan!” dedi.

Cüneyd kendisine “Sus!” diye karşılık verdi ve “Biz bu yol­la Allah’ı bulduk. Bu yolda gevşek davranmak bize yakışmaz. Nefse ne yüklersen onu taşır. Namaz, Allah ile kul arasındaki irtibatı sağlar. Secdeye gelince o, Allah’a yakınlaştırır. Bunun içindir ki Hak Teala ‘Rabbine secde et’   buyur­du. Her kim Allah’a yakınlaştıran yolu (kurbiyet yolunu) terk ederse, her an O’ndan uzaklaştıran yola girebilir.” hikmetli cümleleriyle cevap verdi.