Çocuk ve Dua

cocuk-dua

Bir çocuğun hayatı dua ile başlar. Daha ana rahmine düştüğü ilk andan itibaren sağlıklı doğması, hayırlı bir evlat olması noktasındaki dualar, bir çocuk için gıyabında onun için yapılan ilk niyazlardır. Bu durum, ebeveyn için bir ömür boyu süren bir durumdur. O bakımdan anne-baba duası almak, din açısından da çok önemli görülmüştür. Hepimiz bu tür dualarla Yaratıcı’dan talep edildik, doğduk ve yaşadık. Bilelim veya bilmeyelim her anne ve baba, çocukları için devamlı dua halinde oldular. Çocuklar da bu dualarla büyüdüler. Hayata öyle katıldılar.

Çocuk, kendini idrak etmeye başladığı andan itibaren bu defa duayı müşahhas olarak evdeki büyüklerinin semaya açılan avuçlarıyla idrak eder oldu. Ne yapıldığını, ne söylendiğini bilmese dahi minicik avuçları semaya açıldı, dudakları kıpır kıpır dua etti. Dua ettik. Yaratılıştan getirdiğimiz fıtri temizliğimiz bu sayede korundu. Ardından henüz namaz çağına gelmeden önce dua, bir çocuğun hayatının en önemli ritüeli oldu. Gece, kendini uykunun kollarına teslim etmeden önce yatağımızın başucunda oturan büyükler, bize önce yatak dualarını öğrettiler. Bu dualar, bir çocuk için öylesine önemliydi ki dua edilmeden gözleri asla kapanmazdı. Dua, gecenin karanlığında uyku gölüne cesaretle girebilmemizin tek imkânıydı.

Hafızamızı bir yoklayalım. Hangimiz hatırlamaz ki “Yattım Allah kaldır beni/Rahmetine daldır beni/Can bedenden ayrılınca/İman ile gönder beni…” şeklindeki yatak dualarını… Dini öğrenmemiz de bu duaların sayesinde oldu. Allah, peygamber, Kur’an, melek..kavramları bu dualar arasından süzülüp çocuk kalbine indiler. “Yattım Allah kaldır beni/Nur deryasına daldır beni/Can bizden ayrılırken/İman ile Kuran ile gönder beni…” Kur’an’ı önce böyle telaffuz ettik, ardından duvarda temiz bir mahfaza içinde asılı yerinden saygıyla indirilip huşu ile okunmasına tanık olduk. “Yattım sağıma, döndüm soluma/Melekler şahit olsun dinime imanıma/Benden selam olsun/Varacak mekanıma/Yattım Allah kalkarım inşallah/Kalkmazsam lâ ilâhe illallah..” derken Allah, melek, ölüm, ahiret, din, iman, kavramları içimizde yerlerini birer birer almadılar mı?

Sonra, bu daların ardından gelen ninnilerle doldu kulaklarımız…. Onların da hepsi birer anne duası değil miydi? Genellikle mani şeklinde söylenen bu manzumelerde de yine dua vardı. “Ay doğar gökte Allah/Bu sevgi nedir Allah/Ya oğluma uyku ver/Ya bana sabır Allah..” şeklindeki bir ninni duanın ta kendisi değil miydi? Hepimiz, biliriz ki, biz böyle tanıştık dua kavramıyla… Onlarla sığındık gecenin karanlıklarına ve korkmadık hiçbir şeyden… Melekleri yanı başımızda hissettik. Görmediğimiz peygamberimizi bu dualarla sevdik. O’nun tarafından sevilmek istedik. Kimimiz Hz. Hasan kimimiz Hz. Hüseyin olmayı diledik. Hayata öyle başladık. Güçlü, dingin bir ruhla… Bunu dualarla gerçekleştirdik.

Dua ile çocuk arasındaki ilişkiyi, bir anne-babanın kendilerine emanet olarak verilen bir çocuğu Yaratıcı’nın kudret ellerine teslim etmekle duyduğu iç huzur ve güvenliğin ötesinde bir sebepte de aramak gerek… O da şudur: İnsan hangi yaşta olursa olsun, dua ederken beden elbisesinden sıyrılır adeta ruh kesilir baştan sona… Çünkü başka türlü olmaz aşkın bir varlıkla, yaratıcıyla çok özel bir iletişim kurabilmek. Yani bu anlamda dua ederken bir insan çocuk saflığına bürünmek durumundadır.

Çocuk safiyeti, ondaki gönül temizliği olmadan insan dua bilincine ulaşamaz. Bu yüzdendir ki çocuk, ruhuna dolan duaların aydınlığında artık hayata çıkarken, hayat içerisinde bir sürü zorluklarla karşılaşır, birçok istekleri olur. Çünkü ne korkularını ne sevinçlerini açık açık anlatabilmek çocuklara göre değildir. Kaçımız fark eder ki bir çocuk işte o anda mesela eve asık suratla gelen babasının yüzünün gülmesi için dua ettiğini… Adeta melekleri görürcesine kar yağarken ellerini açmasa bile yüreğiyle yaratıcıya seslendiğini… İşte bu masumiyet hissidir ki çocukta dua daha güzel bir anlama bürünür. Hele çocuk duasındaki doğallık çok dikkat çekicidir. O, dua ederken sadece yüreğini konuşturur. Kendini koruyan kudret önünde en masum haliyle teslimiyet içredir.

Ya da insanın acizliğini bilinçle idrak etmesi çok önemlidir. Zira bir kudretin huzurundadır. Bütün nefsi mülahazalardan uzak, kendisi acz makamında olmalıdır. Yaşı ve yapısı gereği henüz büyümemiş bir çocuğun acizliği ne müthiş bir teslimiyetin ifadesidir. Artık, yemekte dua, sabah kalktığında dua, yolculukta dua, okula giderken dua, sınava başlarken dua… Bu böyle devam edip gider. Duayla doğan çocuk, duayla büyür. Onunla güç kazanır. Onunla korunur bütün tehlikelerden.

Hayatta olan şeylerin edebiyata girdiği bildiğimiz bir gerçektir. Öyleyse şimdi de bu durumu şairlerin dilinden izleyelim:

Şairler için “büyümemiş çocuklar” denir. Ya da “İçindeki çocuk”u öldürmeyen kişi olarak bilinir şairler. Bundan olacak ki, bir şair hangi yaşa gelirse gelsin, o ana kadar hangi konularda şiirler yazarsa yazsın dua ile temasını hiç kesmez. Dua şiirleri yazarken, bir yandan da kimi zaman çocukluğuna döner ve çocuk diliyle dualar eder şiirinde… Edebiyatımızda böyle çocuk duası temasını işleyen pek çok şiir bulunmaktadır. Bunlara bakıldığında da aynı durum görülür. Çocuk, Allah’la senli benli, samimi bir iletişim içindedir. Sadece ondan ister. Ahmet Urfalı’nın şirinden şu bölüme bakalım: “Her gün doğar güneşim/Annem babam kardeşim/Ulu çınarlar eşim/Yeni dal ver Allah’ım” Ya da “Gerçeği görsün gözüm/Doğruyu bulsun özüm/Güzeli desin sözüm/Tatlı dil ver Allah’ım…”

Bir çocuk böyle dua eder mi? O zaman çocukluğumuzu hatırlayalım. Böyle dualar etiğimizi mutlaka hatırlayacağız demektir.

Çocuk gönlünde o kadar geniş ve sınırsız bir evren vardır ki bu durum dualarına da yansır. İstediklerini herkes için ister. Kendini şu ya da bu insanla/insanlarla, ülkeyle/ülkelerle sınırlamaz. Bu noktada yine çocuk dualarını şiirleştiren başka bir şaire, Ali Akbaş’a kulak verelim: “Gün ola, düğün ola/Düşte gördüğüm ola/Ya yaza, ya kışa/Ayrılar kavuşa/Dargınlar barışa/Sayrılar sağ ola/Bozkırlar bağ ola…”

Görüldüğü gibi burada yer, kişi, zaman, coğrafya yoktur. Geniş bir tasavvur çerçevesindedir söylenenler.

Bir de Selami Yıldırım’a bakalım: “Bir beyaz kağıdım, kalem değmemiş/Bahtımı kara yazma Allah’ım/Gönlümü dilekçe eyledim sana/Gülen gözlerimi üzme Allah’ım…” ya da “Babama güç ver, anneme sabır/Hayatın yüküyle ezme Allah’ım/Sana yöneldim açtım elimi/Gönlüme sınır çizme Allah’ım…” dizeleri de çocuğun dua ettiği varlığı kavrama biçimiyle ilgili ilginç ipuçları vermiyor mu bize? Elbette vermektedir.

Söz şairlerden açılmışken asıl hatırlamamız gereken isim elbette Fazıl Hüsnü Dağlarca olmalıdır. Zira dua kavramının çocuk ruhundaki yansımalarını konu edinen ve böylece çocuğun Allah’la olan bu samimi iletişimi konusunda müstakil bir kitap yazan odur. “Çocuk ve Allah” isimli kitabında o da duanın çocuk ruhundaki yerini çok çarpıcı dizelerle anlatır: “Ve senin duaların varsa/Benim de vardı/Çocuğum geceleri dua et/İnsan uzaklaşabilir Allahtan…”

Edebiyatımızda bu anlamda pek çok örnek bulmak mümkündür. Ama hepsinde ortak olan nokta çocuk diliyle daha doğrusu kalbiyle yapılan duaların hususiliği, içtenliği ve evrenselliğidir. Zira bir çocuk sadece kendisi, anne-babası için değil mesela ölmekte olan bir kedisi için, tanımadığı yoksul çocuklar için de dua eder. O bakımdan insanın hangi yaşta olursa olsun duayı çocuğun Yaradan’ı ve yaratılanları kavrama biçimiyle dua edilmesi duanın her zaman saf, içten olmasında önemlidir.

Çocuklarımız dün olduğu gibi bugün de seccadelerinin üstünde ellerini semaya kaldırmış ninelerin, dedelerin, annelerin, babaların huzur ikliminde nefes alıp vermek istiyorlar. Onların meleksi yüzlerine iyice bir bakalım. İstedikleri sevgi, huzur değil mi? Böyle bir hayat ise her sözün, her davranışın duaya dönüştüğü bir hayat olabilir ancak. Böyle bir hayatı kurabilenler sonsuz baharın neşesine daha bu dünyada ulaşmış insanlardır. Bu mutluluk ise duanın Rabbani bağışıdır.

Modern zamanların hayatımızdaki dua gerçeğini örselediğini biliyoruz. Bu durum, özelilikle çocuklar için çok ciddi bir eksiklik olarak kendini hissettirmektedir. Bu bakımdan çocuğu dua ile tanıştırmak, karşılaştırmak gerekiyor. Onun ruhen sağlıklı yetişmesi, o yaşlarda alacağı dua eğitimiyle, terbiyesiyle çok yakından ilgilidir. Bir kez daha belirtmekte yarar var: Çocuk dinle ilgili temel kavramları dualar yoluyla içselleştirmek ve öğrenmektedir. Sonradan edinilecek kitabi bilgiler o yaşlarda çocuk kalbine yerleşenlerle asla aynı olmaz. Bu gerçek asla unutulmamalı…Sağlıklı bir din anlayışı, çocuk yaşlarda önce duygu olarak kazanılır sonra kitabi bilgilerle bu durum bilgi ve bilinç haline dönüşür.

Öyleyse bizlere kutlu birer emanet olarak verilen, bir ilahi bağış olarak sunulan çocuklarımızı geleneğimizde olduğu gibi dualarla büyütmek, onları birer dua insanı haline getirmek çok önemli görülmelidir. Gerek onların ruhen sağlıklı birer birey olarak yetişmeleri gerekse geleceğimizin mimarlarının onlar olacakları gerçeğinden hareketle evlerimizi dua edilen evler, dillerimizi dua eden diller haline getirmek gerekir.

 

Kaynak: Diyanet Avrupa Dergi, Aralık 2006

Zekatın Hikmetleri -I-

zekat

Hayırda Acele Etmek

Bir kimse, zekat kendisine farz olur olmaz ilk vaktinde zekatını vermelidir. Zekatın senesi dolup farz olmadan ön­ce verilmesi daha faziletlidir. Bu, özellikle zekatın verilme­si gereken bir yeri bulunca yapılmalıdır. Mesela, Allah yo­lunda cihad eden bir gazi, vakti gelmiş fakat ödenemeyen bir borç, bir cihad, ihtiyaç içine düşmüş fazilet sahibi bir fa­kir yahut garip bir yolcu ve benzeri ihtiyaç sahipleri görül­düğünde bu kimselere vaktinden evvel zekatını vermek, bunu güzel bir fırsat görüp hemen değerlendirmek daha faziletli ve daha bereketlidir. Böyle davranmak, hayırlı işle­re koşmak, iyilik ve takvada yardımlaşmak olur. O ayrıca, yapılması emredilen şeyin yanı sıra nafile bir hayır yap­maktır.

İnsan, başına gelecek kötü durumlardan emin olamaz. Çünkü hayrı geciktirmekte birçok afet mevcuttur. Dünyanın nice felaket ye sıkıntıları vardır. Nefis durmadan hal değiştirir. Kalp devamlı değişim içindedir; bunun için fırsat ele geçer geçmez hayrı yerine getirmelidir.

namaz ve zekat

Zekat veren kimse, zekat vermede yılbaşı olarak rama­zan veya zilhicce aylarından birini belirlerse, bu daha fazi­letlidir. Çünkü bu iki ayın birçok fazileti ve hususiyeti vardır.

Yüce Allah ramazan ayını Kur’an’ın indirilmesine tahsis etmiş ve onda bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi‘ni koymuştur. Ramazan ayında zekatın verileceği en faziletli günler son on günüdür. Zilhicce ayının en faziletli günleri ise ilk on günüdür.

Takva ehlinden bazıları, zekatın her sene bir ay öne almak suretiyle verilmesini ve sene başından sonraya bırakılmamasını münasip görmüşlerdir. Çünkü bir kimse zekatını her yıl belirli bir ayda verirse, gelecek seneki aynı ay aslında on üçüncü ay olur. Bu da zekatın geç verilmesi demektir.

Alimler şöyle demişlerdir: “Bir kimse, bu yıl zekatını receb ayında verirse, gelecek yıl zekatını cemaziyelahir ayında vermelidir. Böylece bir seneyi geçirmemiş olur. Bu­na göre, bu yıl zekatını ramazan ayında veren bir kimse, gelecek yıl şaban ayında vermeli ki, seneye bir şey ekle­memiş olsun. Bu şekilde hareket etmesi daha güzeldir.

Kalp Huzuru ve İhlas

Zekatı gönül hoşluğu ve kalp huzuru ile Rabbi için ihlaslı bir şekilde, sırf O’nun rızasını isteyerek, gösteriş ve riya yapmaksızın, yapmacık hal ve tavırlara girmeksizin vermelidir. Kul, verdiği zekatı, Allah’tan başkasının bilmesini istememelidir. Zekatı verirken, Allah’tan başkasından bir şey beklememeli, onu vermediğinde ise O’ndan başkasın­dan korkmamalıdır. Devamlı Allah Teala’ya nazar etmeli, O’nun bu hayırda kendisine İhsan ettiği güzel yardımını yakînen tanımalıdır.

Tevazu

Zekat veren kimse zekatını verdiği fakirin kendisinden daha hayırlı olduğuna itikad etmeli; kalbinde onu noksan görmemeli ve onu küçük düşürmemelidir. Zengin kimse, fakirin kendisinden daha hayırlı olduğunu bilmelidir. Çünkü fakir, onun için manevi bir temizlik, yükselme, yücelme ve ebedi ahiret yurdunda manevi derece elde etme sebebi yapılmıştır. Kendisi ise, fakir için bir hizmetçi ve onun dün­yasını ihya etmekle görevli bir memur yapılmıştır.

Gösteriş ve Minnetten Uzak Durmak

Müslüman zekatını fakire gizli olarak vermeli, verdiğinin zekat olduğunu kendisine söylememelidir. Allah Teala’nın, “Sadakalarınızı minnet ederek/başa kakarak ve fakire ezi­yet yaparak iptal etmeyiniz(Nisa,53)  ayetinin tefsirinde şöyle denmiştir: “Minnet, zekatı verdiğin kimseye ‘bu zekattır’ di­ye söylemen; eziyet ise verdiğin zekatı başkalarına açıklamandır.”

Süfyan-ı Sevri (rah) demiştir ki: “Kim yaptığı hayrı başa kakarsa sadakası/zekatı fasid olur.” Ona, “Başa kakmak nasıl olur?” diye sorulunca şu cevabı vermiştir: “Yaptığın hayrın zekat olduğunu zikretmen veya başkaları yanında ondan bahsetmen o kimseyi minnet altına sokmandır.”

Başka biri de şöyle demiştir: “Minnet, verdiğin şeye kar­şılık olarak hayır yaptığın kimseyi çalıştırmak istemendir. Eziyet ise fakirliğinden dolayı onu ayıplamandır.”

Yine denilmiştir ki: “Minnet, kendisine hayır yaptığın kimseye karşı kibirlenmek, eziyet ise onu azarlamak ve bir şey istediği için kendisini kınamaktır.”

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: Sadakanın en faziletlisi insanın şartlarını zorlayarak bir fakire gizlice ver­diği sadakadır.

Alimlerden biri şöyle demiştir: “Üç şey iyiliğin hazinelerindendir. Onlardan biri de zekatın gizli olarak verilmesi­dir.” Bu söz bize müsned bir hadis olarak da rivayet edildi.

Zekatı gizlice vermek insanın dini için daha selametlidir. Bunun afeti daha azdır ve amel bakımından da daha temizdir.

Bize ulaşan bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Allah, yap­tığı hayrı halka duyurmak için, gösteriş yaparak ve minnet ederek hayır yapanın hayrını kabul etmez.”

Görüldüğü gibi hadis-i şerifte Allah Resûlü (s.a.v), min­net ile halka duyurmayı bir arada zikretmiştir. Aynı şekilde halka duyurma ile riyayı da bir arada zikretmiş ve bütün bunlarla amelin reddedileceğini bildirmiştir.

Hayrını işittirme derdinde olan, yaptığı amellerini kendi­sini görmeyenler duysun diye ondan bahseden kimsedir.

Onun bu davranışı, amelinde gösteriş yerine geçer. Ame­lin iptal edilmesinde her ikisi de eşittir. Çünkü onlar iman­daki yakînin zafiyetinden kaynaklanır.

Halk duysun diye amel eden kimse, kendisini mevlasının bilmesiyle yetinmemiş, aynı şekilde riya için hareket eden riyakar da O’nun görmesiyle yetinmeyip başkalarını O’na ortak etmiştir. Hadiste, yaptığı hayrı başa kakan kim­se de bunlara dahil etmiştir. Çünkü başa kakmada hem yaptığını duyurma hem de riya/gösteriş vardır. Şöyle ki:

Hayır ve ibadet yapan kimse, yaptığı ameli zikrederek onu başkalarına duyurmuş olur veya gizlice yaptığı iyilikte kendi nefsini görüp onunla övünür. Onu açığa vurduğu zaman, amel gizli olmaktan çıkar, açıktan yapılmış amel ola­rak yazılır. Onu halkın içinde bahsettiği zaman ise, gizli ve açık ameli silinir, yerine gösteriş yazılır.

Eğer ihlasla verilen bir sadaka ve zekatın açıklanma­sında, onun gizli olarak verilmesinin sevabını kaçırmaktan başka bir şey olmasaydı, bu bile amel için büyük bir nok­sanlık olurdu.

Şöyle bir rivayet edilmiştir: “Gizli olarak verilen sadaka, açıktan verilen sadakadan yetmiş kat daha fazilet­lidir.” Bir hadiste ise şöyle buyrulmuştur: “Yedi sı­nıf insan vardır ki Allah Teala’nın arşının gölgesinden baş­ka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah on­ları kendi gölgesinde gölgelendirir. Onlardan biri de, sağ elinin verdiği sadakayı sol elinin farketmeyeceği kadar giz­li veren kimsedir.“ Hadisin diğer bir lafzında ise, “Sağ eliyle verdiği sadakayı sol elinden gizleyen kimse” diye geçmektedir. Bu aslında gizli tutulmasında mübalağa ifade eden bir ifade şeklidir.

Eğer verdiğin sadakayı gerçek manada nefsinden gizle­mek mümkün olmuyorsa, hiç değilse onda nefsini gizle. Öyle ki kendisine zekat verdiğin kimse senin verdiğini bil­mesin. Bu, ihlastan bir makamdır. Vermede elini görür ve kendini ortaya koyarsan, hiç olmazsa zekat verdiğin kimse­ye karşı nefsini gizle. Böyle yapmak, sadık olanların halidir.

zekat

 

İhlaslı Kulların Örnek Halleri

İhlas sahibi insanlardan biri, vereceği şeyi fakirin önüne veya yoluna bırakır yahut görüp alabileceği şekilde onun oturduğu yere koyardı. Fakir onları alır, fakat sahibinin kim olduğunu bilmezdi. Diğer biri de vereceği şeyi fakirin cebi­ne o uyurken gizlice koyardı. Ben böyle yapan bir kimseyi gördüm.

Zekatını başkaları vasıtasıyla fakire vererek durumunu gizlemeye çalışan Müslümanların sayısı sayılamayacak kadar çoktur. Bir hadiste şöyle rivayete edilmiştir: “Gizli sa­daka veya gece verilen sadaka rabbin gazabını söndü­rür.“

Yüce Allah zekatın gizli olarak verilmesinin daha fazilet­li olduğunu haber vermiştir. Fazileti yanında bu sadaka gü­nahlara kefaret olur. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Sa­dakayı gizli olarak fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Bu günahlarınıza kefaret olur.”

Bir fakir, fakirliğini açıkça söyler, istemek için elini açar, iffet ve şerefini koruma yerine dilenmeyi ve zilleti tercih ederse, bu durumda senin de ona yapacağın iyiliği açıklamanda bir mahzur yoktur. Eğer, sünnete uyarak, ya da bu konuda başkalarına örnek olup sana uyulsun niyetiyle ze­katını açıktan verir, diğer insanlar için de bir teşvik olması­nı düşünürsen bu güzeldir. Böylece diğer Müslümanların da zekat vermede seninle yarışması temin etmiş olursun. Bu ayrıca, fakirleri doyurmak için teşvik etmeye girer. Allah Teala bizleri buna teşvik etmiştir.

“Size verdiğimiz rızıklardan açıktan ve gizli olarak intak ediniz.” (Müzzemmil, 20) ayeti hakkında şunlar söylenmiştir: Gizli olarak verilecek şey, nafile sadakalar; açıktan verilecek ise farz kılınan zekattır.

“Malınızın zekatını veriniz ve Allah için karz-ı hasende bulunun/güzelinden borç verin” (Hud,88) ayeti hakkında da şöyle denmiştir: “Karz-ı hasen nafile cinsinden olan ibadetlerdir.” “O helal maldır” diyenler de olmuştur.

Allah Teala bir ayette şöyle buyurmuştur: “Zekatlarınızı açıktan verirseniz o ne güzeldir.” (Bakara,271)

Görüldüğü gibi burada sadakayı açıktan verenler methedilmiştir. Ancak bu durum, açıkça isteyen, elini açıp di­lenen insanlara karşı açıktan verildiği zaman güzel olur. Nitekim ayette, “Eğer onu fakirlere gizli olarak verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” (Bakara,267) buyrulmuştur.

Namaz Olmasaydı

namaz

İmam-ı Beyheki şöyle buyurmuştur: “Namaz dinin direğidir, terk eden dinini yıkmış olur.” Namazın dinimizdeki yeri tarif edilemeyecek kadar büyüktür. İbadetler içinde en faziletlisi namazdır. Hadis-i şeriflerde sıklıkla namazın öneminden bahsedilir. Kur’an-ı Kerim içerisinde birçok âyette namaz vurgulanır.

Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.
Ankebut Suresi (29), 45

Ayette de belirtildiği gibi namaz gerçekten şuurla ve hakikatına erilerek kılınırsa insanı her türlü çirkinlikten, uygunsuz davranıştan, edep dışı hareketlerden alıkoyar. İnsana huzur verir, hem bedenen hem ruhen temizlik sağlar.

Eğer tövbe ederler, namazı kılarlar, zekatı verirlerse onları serbest bırakın.”
Tevbe Suresi (9), 5

Bu ayet ise müşrikleri kapsamaktadır. İman edip namaz kılmayı ve zekat vermeyi kabul edenler için, daha önce yapmış oldukları şeyler, küfür ve haksızlıklar bağışlanır. Çünkü İslam insanın geçmişini örter, kişi hayata yeni başlamış ve dünyaya yeni gelmiş gibi muamele görür.

Peki dinimizin direği namaz olmasaydı bizi nasıl bir dünya beklerdi?

Öncelikle insan namaz ile günde 5 defa düzenli olarak Allah’ı, kendini ve sorumluluklarını hatırlar. Başıboş yaratılmadığını, yaptıklarından dolayı hesaba çekileceğini bilir. Namaz olmasaydı Rabbimiz bu kadar sık aklımıza gelmeyebilirdi.

Yaratıcımıza şükür etme isteğimiz, namazın yokluğunda çeşitli hurafelerle baş edilemez bir hal alır insanlar saçma uygulamaların peşine düşebilirdi.

Bize kul olduğumuzu hatırlatan namaz olmasaydı insanların kibiri artabilir, kul olduğunu unutur ve kendini yüksekte görebilirdi.

Namaz olmasaydı namaz kılarak kavuştuğumuz huzur, ruhen yaşadığımız rahatlık ve günahlardan arınma duygumuz elimizden gidebilirdi.

Namaz Allah’a ulaşmanın en özlü ve en mükemmel yoludur, namazın yokluğu bunalımların içinde kaybolmaya sebebiyet verebilirdi.

Kabe'de Namaz

Namaz insana planlı hareket etmeyi öğretir. Namaz kılan bir insan, gününü beş vakte böler. İşlerini ona göre organize eder. Namazın yokluğunda bu tertibi yakalamak zor olabilirdi.

Bildiğimiz üzere namaz için abdestli olmak, bedenin, namaz kılınacak yerin ve elbisenin temiz olması şarttır. Bu da insanlara temiz olmayı öğretir. Namaz olmasaydı bu denli temizlik pek mümkün olmayabilirdi.

Tüm bunları düşündüğümüzde hayatımızda namaz olduğu için şükür etmeliyiz.