Peygamber Sıfatları

hz. Muhammed

Kur’an-ı Kerim‘de belirtildiği gibi peygamberler de birer insandır. Onlar da diğer herkes gibi yiyip içerler, gezerler, evlenerek çocuk sahibi olurlar, has­ta olur ve ölürler. İlahi emir ve yasaklar konusunda peygamberler de diğer insanlar gibidirler. Fakat onlar her hareketleriyle Allah‘ın biz insanlar için seçtiği kulları ve elçileridir. İnsanlar için birer örnek olduklarının bilinci içindedirler. Bu sebeple her durumda, mutlulukta, refah içindeyken, fakirken veya sıkıntıdayken bile Allah’a şükrederler. Kötü huylardan hiçbiri onlarda bulunmaz. Her peygamberde insan olmanın da ötesinde birtakım sıfatların bulun­ması gereklidir. Bunlara vacip sıfatlar denir. Bu sıfatlar:

Tebliğ 

Tebliğ, bildirmek demektir. Peygamberler Allah’tan aldıkları emir ve yasakları ümmetlerine eksiksiz iletirler. İnsanlara bildirdiklerinde, açıkladıklarında hiçbir eksik veya fazlalık yoktur. Bir kimsenin hatırı için kendilerinden bir ilave veya değişiklik yapmazlar. Tebliğ ettikleri  bütün konularda sadıktırlar, aldıkları  emirleri  eksiksiz  ve  fazlasız  tebliğ  ederler. Tebliğin karşıtı olan gizlemek “kitman” peygamberler hakkında düşünülemez. “Ey peygamber, Rabbinden sana indiri­leni tebliğ et. Eğer yapmazsan Allah’ın elçiliğini tebliğ etmemiş olursun” (Maide 5,67)  ayetinde bu sıfattan söz etmektedir.

KuranıKerim

Sıdk

Sıdk, doğru olmak, doğru davranmak demektir. Her peygamber doğru sözlü ve dürüst bir insandır. Sözlerinde, işlerinde ve her türlü davranışlarında doğru ve dürüst davranırlar. Onlar asla yalan söylemezler, söyledikleri her şeyde sadıktırlar. Oldu dedikleri olmuştur, olacak dedikleri zamanı gelince mutlaka olacaktır. Allah’tan kullarına ulaştırdıkları her emir ve yasak haktır, doğrudur. Eğer yalan söyleyecek olsalardı kendi­lerine inananların güven duygusunu kaybederlerdi. O zaman da peygam­ber olarak gönderilmelerindeki amaç gerçekleşmemiş olurdu. Sıdkın zıt anlamlısı olan yalan söylemek “kizb”, peygamberler hakkında düşünülemez. Bütün peygamberler, peygamberlikten önce de sonra da yani hiçbir zaman ve koşulda yalan söylememişlerdir ve dürüst yaşamışlardır.

Emanet

Peygamberlerin bu sıfatının anlamı güvenilir olmak demektir. Peygamberlerin hepsi son  derece  emin ve güvenilir kişilerdir. Emanete asla hainlik etmezler. Hepimizin bildiği gibi,  Allah’ın  Resulü  Hz. Muhammed  henüz  kendisine  peygamberlik  gelmeden, insanlar  arasında  güvenirliği,  güzel huyu ve ahlakı ile tanındığı için kendisine “Muhammed-ül Emin” yani ”Güvenilir Muhammed” adı verilmiştir. Peygamberler  bu  derece  üstün  ve  güzel  ahlaka  sahiptirler. Bu konuda bir ayette şöyle buyrulur: “Bir peygamber için emanete hıyanet yaraşmaz…” (Al-i İmran 3,161) Emanet sıfatının zıt anlamlısı olan hıyanetin onlar için düşünül­mesi imkansızdır.

hacerul-esved-kabe-hakemligi
Hz. Muhammed ve Kabe Hakemliği

İsmet 

Günah işlememek, günahtan korunmuş olmaktır ismet. Peygamberler gizli ve açık hiçbir şekilde günah işlemezler. Allah peygamberleri, peygamberlikten önce ve sonra küfürden,  büyük günahlardan ve haklarında kıymet düşürücü günahlardan korumuştur. Peygamberler hayatlarının hiçbir döneminde şirk ve küfür sayılan günah işlemedikleri gibi özellikle peygamberlikten sonra da günah işlememiş­lerdir. İnsan olmaları sebebiyle günah olmayan birtakım hataları bulunabilir. Ancak onların bu hatası yüce Allah’ın kendilerini uyarmasıyla derhal düzeltilir. Peygamberler örnek ve önder kişiler oldukları için, konumlarını zedeleyecek davranışlardan da uzaktırlar.

Fetanet

Peygamberlerin akıllı ve yüksek zekaya sahip olmaları demektir. Bunun karşıtı ahmaklık peygamberlikle bağdaştırılamaz. İnsanlar arasında aşağı olan bir kimseden peygamber olmamıştır. Peygamberler zeki ve akıllı olmasalardı hitap ettikleri kişileri ikna edemezler, toplumsal dönüşüm ve düzeni sağlayamazlardı.

Adalet

Peygamberler adildirler, hiçbir zulüm ve haksızlık yapmazlar. Bir başkası için adaletten asla ayrılmazlar. İnsanlar içinde her hükmü ve her yaptığı doğru olan kişiler peygamberlerdir. Hakemlikte, insanlar arasındaki karmaşaları çözer, en doğru hükmü verirler.

namaz-kabe

Emnül-azl

Peygamberlikten hiçbir zaman atılmazlar. Dünyada ve ahir hayatta hep peygamber olarak kalırlar.

Cesaret

Peygamberler en cesur insanlardır.  Asla  düşmanlardan ve kafirlerden  korkmaz  ve  kaçmazlar.  Sahabeler,  savaşının  en  çok  şiddetlendiği  zamanlarda  Hz. Muhammed’in  arkasına  sığındıklarını  söylerlerdi.  Bu  da  peygamberlerin  ne  kadar  cesur  olduklarının ispatıdır.

İffet

Gelmiş geçmiş tüm peygamberler namuslu ve şerefli kimselerdir. En ufak yüz kızartıcı, utanç verici bir olay  yaşamazlar ve kimsenin namusuna da asla kötü gözle bakmazlar. Tüm yaşamları ahlak değerleri çerçevesinde geçmiştir.

Namaz Yalnızlığa Çaredir

Kabe'de Namaz
Kabe’de Namaz

Namaz kılmak insanın yalnızlık hissine kapılmasının önüne geçer. İnsanların birbirinden isteyerek veya istemeyerek uzaklaştıkları, günlük hayat koşuşturmasının giderek arttığı bugünkü medeniyetin olumsuz bir etkisi de yalnızlık hissidir. Namaz ferden veya cemaat ile kılındığı zaman her iki durumda da insanların yalnızlık hissini günde en az 5 defa giderebilmektedir.

Çünkü namaz, yalnız kılındığında insanı Allah’ın huzuruna götürmekle, insana yalnız olmadığını hatırlatmaktadır. Cemaatle kılındığı zaman da insanı yine hem Allah ile karşı karşıya getirmekte hem de diğer insanlarla bir araya getirerek yalnız olunmadığını vurgulamaktadır.

Psikiyatristlerin tavsiyesi derdimizi anlatacağımız kişiyi dikkatlice seçmemiz üzerinedir. Çünkü herkese dertlerimizden bahsetmemiz mümkün değildir. Sıkıntılarımızı paylaşacağımız kişinin mesleği, yaşı, cinsiyeti önemli değildir. Önemli olan bizi anlayan, dinleyen ve yardım eden biri olduğunu hissetmemizdir.

Bu durumda işiten, gören ve her işin sahibi olan Allah, hiç düşünmeden sığınabileceğimiz yegane limandır. Peygamber Efendimiz bir sıkıntıyla yüz yüze geldiğinde namaza sığınırdı. Bir iş, Allah Resulü’nü tedirgin ettiği zaman namaza yönelir ve müezzini Bilal Efendimize de ezanı kastederek “Bizi rahatlar ey Bilal!” derdi. Bu sözleriyle Efendimiz namazın insanı rahatlattığını, sıkıntılarını, kederini, yalnızlığını Allah’a açarak, O’na yalvararak giderebileceğini belirtmiştir.

Kolin adında, sonradan Müslüman olan bir İngiliz, gemi ile Mağrip’teki Tanca şehrine sefer yaptığında büyük bir fırtına kopar. Gemi batma tehlikesi ile karşı karşıya gelir. Yolcular eşyalarını denize atmaya, kaçışmaya başlarlar. Herkes korku, endişe ve çaresizlikten dolayı ne yapacağını şaşırır. Tam o sırada, Müslümanlar tek saf haline durarak tekbir, kelime-i şahadet ve tespih getirirler.

namaz-kılmak

Kolin onlardan birine yaklaşarak ne yaptıklarını sorar. Müslüman adam cevap verir: “Allah’a namaz kılıp, dua ediyoruz.” Kolin tekrar sorar: “bu geminin batmaya yüz tutması sizi endişelendirmiyor mu?” Müslüman cevap olarak “Hayır” der. “Biz öyle bir Allah’a namaz kılıyoruz ki bütün iş yalnız O’nun kudreti iledir; isterse diriltir, isterse öldürür.” O korkutucu anda bile Müslümanların kendilerini Allah’ın yanında hissetmelerinden etkilenen Kolin, daha sonra İslam’ı tetkik eder. Bu hadise neticede onun hidayete ulaşmasına vesile olur.

Göğsü daralan, gönlü muzdarip olan, kendini yalnız hisseden kimselerin saadeti namazda gizlidir.

Ölüm Temenni Edilmez!

Bir Müslüman, malında, vücudunda, eşi veya çocuğunda baş gösteren herhangi bir hastalık veya musibetten dolayı kesinlikle ölümü dileyemez ve ölmesi için Allah’a dua edemez.

Müslim’in Enes (r.a.)’dan naklettiği bir hadiste Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Uğradığı herhangi bir zarardan dolayı hiç biriniz asla ölümü temenni etmesin. Mutlaka temenni etmesi gerekirse şöyle dua etsin: “Allah’ım, yaşamak benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat; ölüm benim için hayırlı ise beni öldür!””

mezar

Yine Enes (r.a.)’dan: Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Hiç biriniz ölüm istemesin. Eğer iyi bir kişi ise, belki iyiliği artar, kötü biri ise, belki tövbe edip günahlarından vazgeçer de ölmeden Allah’ın rızasını talep etmiş olur.” Alimler görüşlerinde: “Başımıza ölüm musibet gelmiş ise…” ayetinde ölümün musibet olduğunu beyan ederler. Çünkü ölüm bir halden diğer bir hale, bir yurttan diğer bir yurda göçüp gitmektir. Onun için O, büyük bir musibet ve büyük bir perişanlık olmuştur. Ondan daha büyüğü ise, ölümden gafil olmak, onu anmamak, onun hakkında az düşünmek ve gereken ameli terk etmektir. Alimler şu hususta fikir birliği yapmışlardır: Ölüm ibret alan için başlı başına bir tefekkürdür. Bir hadis-i şerifte şöyle geçer: “Eğer hayvanlar ölüm hakkında sizin bildiklerinizi bilselerdi (hepsi canlarına kıyarlardı da) siz onların semiz etini yiyemezdiniz.”

Şöyle anlatılır: Bir bedevi deve üstünde yolculuk yaparken, deve ansızın yere yığılıp ölmüş. Bedevi hemen inip devenin etrafında dolaşmaya bir taraftan da düşünüp şöyle demeye başlamış: “ Neden ayağa kalkmıyorsun? Neden kımıldamıyorsun? İşte organların mükemmel! Azaların sapasağlam! Neyin var? Seni taşıyan ne idi? Seni yaşatan ne idi? Seni yere seren nedir?” sonra devesini orada ölü olarak bırakıp gitmiş. Derin düşünceler içinde kalkarak oradan ayrılırken şu şiiri söylemiş:

“Ma’bud tarafından bir işaret geldi.

Hemen ayakları üstüne yığılıp kaldı.

Ölüm öyle bir atışta bulundu ki bir maktul gibi yere serdi.

Onu bırakması için ne çığlık atan sahibinin sesine kulak verdi.

Ve ne de yakarışların bir tesiri oldu.

Ölüm süvarisinin var gücüyle üzerine geldiğini görünce,

Ne kahramanlığı kaldı ve ne de meramı!

Zavallı fani, gördün mü ne ile karşılaştın?

Kişiliğin gitti, dilin tutulup konuşamadın.

İşte bu ellerin, bu da azaların.

Ne yazık ki kımıldayabilecek hiçbir yerin kalmadı.

Heyhat!”

Bu başımıza gelen, Ma’budun muhkem bir emri ve hükmüdür. Allah bir şeye hükmetti mi tam hükmeder. Yazık, eğer insan ölümün kadrini tam anlamı ile bilseydi, böyle bir musibetten gereği gibi ibret alsaydı, bu musibet hiç de sabredilmeyecek bir musibet olmazdı. Bu öyle gerçektir ki hepimiz ondan haberdarız deriz, fakat ne hazindir ki davranışlarımızla sanki onu anlamamış gibi bir görünüm içinde oluruz.

Hakim ve Tirmizi’den, Adem aleyhisselamın çocuğu öldüğü zaman şöyle dedi:

-Ey Havva, oğlum öldü.

Havva sordu:

-Ölüm nedir?

Adem cevapladı:

-Ölüm kişiyi, yiyemez, içemez, kalkamaz ve oturamaz yapar.

Havva ağladı. Adem devam etti:

-Sen ağlayabilirsin. Kızların da ağlayabilirler, fakat ben ve oğullarım ağlamayız.”

Ebu’d Derda (r.a) şöyle derdi: “Hiçbir mümin yoktur ki ölüm onun için hayırlı olmasın. Bana inanmayan lütfen şu ayeti okusun.”

Allah katındaki şeyler, iyi olanlar için daha hayırlıdır.” (Ali İmran,198)

Hz. Fatıma’nın Hicreti

Hz.fatıma

Hicret mukaddes bir göçtür. Hicretan, iki hicret demektir. Bununla sahabelerin bazılarının önce Habeşistan’a sonra da, Mekke’den Medine’ye yaptıkları hicretler kastedilmektedir. Mutlak olarak hicret deyince Mekke’den Medine’ye olan hicret anlaşılmaktadır. Peygamber Efendimiz bu hicrete katılmıştır.

Müşrikler tarafından, ashabına yapılan hakaret ve eza üzerine Hz. Peygamber onlara hicret için izin vermiştir. Mekke devrinin 13. yılında Medine’ye muhaceret başlamıştır. Mekke müşrikleri, Medinelilerin bir kısmının Müslüman olduklarını biliyorlardı. Hz. Peygamber’in oraya gidip, Medine’yi İslam’ın kalesi yapmasından korktular. Buna mani olmak için teşebbüse geçtiler.

Önce Hz. Peygamber ile Hz. Ebu Bekir’in Hicret Etmeleri

Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber’i öldürmek, hapsetmek veya sürgün etmek için toplandılar. Peygamberimiz, ilahi vahiyle bu durumdan haberdar oldu. Bu hadise Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“Hatırla ki, o kafirler, seni tutup bağlamaları veya seni öldürmeleri veya seni yurdundan çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlar. Onlar tuzak kurarlarken Allah da tuzak kuruyordur. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enfal,30)

Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir beraber gece karanlığında Sevr mağarasına gittiler. Hz. Peygamber’in ayak izini kaybettirmek için o gece Hz. Ali, Resulullah’ın emri ile onun yatağında yattı. Müşrikler ise Peygamberimizin evinin etrafını kuşattılar. Sabah olunca baktılar ki Hz. Ali kapıdan çıkıyor. Hz. Ali’den Peygamberimizi sordular. O: “Ben bilmiyorum” dedi. Böylece müşrikler anladılar ki, Hz. Peygamber Mekke’den çıkmıştır. Her yere bakarak aramaya başladılar. Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir’in içinde bulunduğu mağaranın yanına kadar geldiler. Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir onların ayak seslerini işitti, Ebu Bekir korktu. Kur’anı- Kerim, buna işaret etmektedir:

… Onlar mağaradaydı; o arkadaşına: üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona emniyetini indirdi…” (Tevbe,40)

Mağaraya sığınmalarından üç gün sonra, dördüncü günün sabahında, daha önce anlaştıkları kılavuz Abdullah İbni Ureykıt öncülüğünde Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir develere binip Medine’ye doğru harekete geçtiler. Hz. Ebu Bekir’in azatlısı Amr b. Füheyre de onlarla beraberdi. Müşrikler tarafından, bütün civar kabilelerine Resulullah’ı ele geçirene Kureyş’in yüz deve vaat ettiği duyurulmuştu. Bundan Beni Müdlic aşireti de haberdar oldu.

Beni Müclid aşiretine sahil yolunda iki deve ile dört kişinin geçip gittiği haberi ulaşınca Süraka İbni-i Malik el-Müdlici, 100 deveye tamah ederek onların arkalarına düştü. Ancak Süraka onlara yetişip tam kafileye saldıracağı zaman, atının ayakları diz kapaklarına kadar kuma gömüldü. Atını bir doğru doğrultamadı. Süraka’nın ricası üzerine Hz. Peygamber dua etti. Cenab-ı Hakk’ın kabul buyurması üzerine o halden kurtuldu. Ve Süraka sahabeliğe namzet iyi bir dost oldu.

Hz. Peygamber’in hicret kafilesi, deve yürüyüşü ile 13 günlük olan Mekke’den Medine’ye 8 günde gelmiştir.

Hz. Fatıma, Medine’ye, Ümmü Gülsüm ve Sevda bintu Zem’a ile Beraber Gelmiştir

Hazreti Fatıma

Hz. Peygamber hicret ettiği zaman aile efradını Mekke’de bırakmıştı. Medine’ye yerleştikten sonra, Peygamberimiz Harise’yi, yardımcısı Ebu Rafi ile birlikte Mekke’ye gönderdi. Onlara iki deve ve 500 dirhem de para verdi. Mekke ile Medine arasında bulunan Kudeyd’e geldiklerinde Harise 500 dirhem ile üç deve satın aldı. Mekke’ye varıp Ebu Rafi, Hz. Fatıma, Hz. Ümmü Gülsüm ve Hz. Sevde bintu Zem’a’yı Medine’ye götürdüler. O sırada Hz. Peygamber, mescidi inşa ediyor ve etrafına da evler yaptırıyordu. Ailesini yapılan evlere yerleştirdi.

Birlik ve Beraberlik

Birlik Ve Beraberlik

İnsan, fıtratı gereği daima mutluluğu aramaktadır. Kişinin aradığı mutluluğa kavuşabilmesi ve onu huzurlu bir şekilde yaşayabilmesi için toplum hayatına ihtiyacı vardır. Toplu yaşamaktan başka alternatifi olmayan insanın  huzuru ve mutluluğu da, toplumun huzur ve mutluluğuna bağlıdır. İnsan, karşılaştığı sıkıntıları, içinde yaşadığı toplumun bireyleri ile paylaşma ihtiyacını hisseder. Çünkü, insan karşı karşıya kaldığı bazı problemleri, kişisel imkan ve gayretiyle her zaman aşması mümkün olmayabilir. İşte bu noktada, bir çok değişik mesleklerden ve farklı yetenek sahibi kimselerden teşekkül etmiş olan birlik ve dayanışma içerisindeki bir toplum büyük önem arz etmektedir. Farklı görüş ve özelliklere sahip, çeşitli bireylerden oluşan toplum fertlerinden hiç birinin üslendiği görev, diğerine kıyasla küçümsenemez. Toplumda alim-cahil, zengin-fakir bütün kesimleriyle tam bir birlik-beraberlik oluştuğunda birlikte yaşamanın bir anlamı olabilir.

İnsanlığın mutluluğunu hedefleyen yüce dinimiz İslam, Tevhid dinidir. Tevhid, tek Allah inancı etrafında birleşmektir. Bilindiği gibi Allah’tan başka ilah yoktur sözü, bu tevhidin özünü teşkil etmektedir. İslam dininin üzerinde durduğu en önemli konulardan birisi, mutluluğun vazgeçilmez şartlarından olan birlik ve beraberliktir. Birlik ve beraberliğin olduğu yerde kardeşlik, huzur, bolluk, bereket ve rahmet vardır. Dünya ve ahirette mutlu olmak ancak Allah’ın Kitabına sarılmak, birlik ve beraberlik içinde olmakla mümkündür.

Birlik ve Beraberlik

Bu gerçeği Yüce Allah şöyle dile getirmektedir:

 وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَميعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ اِذْكُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ ايَاتِه لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ  

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz (Al-i İmran, 3/103)

Yüce Allah bu uyarının ardından birlik ve beraberliğin ihmal edilmemesini:

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاُولئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظيمٌ  

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. “ (Al-i İmran, 3/105) ayetiyle hatırlatmaktadır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) ise:

عَلَيْكُمْ بِالْجَمَاعَةِ وَإِيَّاكُمْ وَالْفُرْقَةَ فَإِنَّ الشَّيْطَانَ مَعَ الْوَاحِدِ وَهُوَ مِنَ الاِثْنَيْنِ أَبْعَدُ مَنْ أَرَادَ بُحْبُوحَةَ الْجَنَّةِ فَلْيَلْزَمِ الْجَمَاعَةَ مَنْ سَرَّتْهُ حَسَنَتُهُ وَسَاءَتْهُ سَيِّئَتُهُ فَذَلِكَ الْمُؤْمِنُ

 “… Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının. Zira  şeytan, tek kalanla birlikte  olur. İki kişiden uzak durur. Kim cennetin ortasını dilerse, cemaatten ayrılmasın. Kimi yaptığı hayır sevindirir ve kötülüğü de üzerse, işte o, mü’mindir[2]

  المُؤمِنُ لِلمؤمنِ كَالبُنْيَان يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضاً إِنَّ

Mü’minin mü’mine karşı durumu yekpare bir binayı meydana getiren, perçinlenmiş kayaların birbirlerine karşı durumu gibidir[3]

 لا يؤمن أحدكم حتى يحب لأخيه ما يحب لنفسه

 Sizden biriniz, kendisi için sevip istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olamaz[4] buyruklarıyla cemaatten uzaklaşmamayı sık sık hatırlatmış ve her vesile ile birlik ve beraberliğin önemini vurgulamıştır.

İslam dini, ayet  ve hadislerle temellendirdiği kardeşlik bağıyla, toplumda ilişkilerin sağlıklı ve düzgün olmasını hedeflemiş ve aynı zamanda bunu imanla ilintilendirmiştir.

Tek bir Allah’a, aynı Peygambere ve aynı Kitaba inanmış olan Müslümanların Kur’an’ın etrafında birleşmeleri, “birlikte dirlik vardır.” ilkesine sarılmaları, asla bölünüp parçalanmamaları öğütlenmiştir.

Tarihe baktığımız zaman görürüz ki, birlik ve beraberliğini devam ettiren milletler, yücelmiş ve yükselmişlerdir. Bölünüp parçalanan ve bölücülüğün pençesine düşen milletler ise tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.

Milli Şairimiz Mehmet Akif ERSOY :

“Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez,

Toplu vurdukça gönüller, onu top sindiremez.

Sen, ben desin efrat, aradan vahdeti kaldır.

Milletler için, işte kıyamet o zamandır dizeleriyle bu gerçeği açık bir şekilde ifade etmiştir.

Tevhit inancına dayalı birlik ve beraberlik ruhuna sahip olamayan, en temel asgari müştereklerde bile bir araya gelemeyen milletler kendi sonlarını hazırlamış olurlar. Bu sebeple Yüce Rabbimiz:

وَاَطيعُوا اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلَاتَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ريحُكُمْ وَاصْبِرُوا اِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرينَ

“Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” buyurmakta, ( Enfal, 8/46), Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de

مَنْ خَرَجَ عَنِ الطَّاعَةِ، وَفَارَقَ الجََمَاعَةَ فَمَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً.

Kim itaatten dışarı çıkar ve cemaatten ayrılır ve bu halde ölürse, cahiliye ölümü ile ölür[5] öğütleriyle, ilahi beyanı açıklamaktadır.

İslam’ın Birlik Ve Dayanışmaya Verdiği Önem

İnsan, yaratılışı gereği toplum içinde yaşamak mecburiyetindedir.Toplum içinde fertler karşılıklı bir takım hak ve vazifelerle yükümlüdürler. Bu yükümlülüğün yerine getirilebilmesi için, kişinin hak ve vazifenin kutsiyetine inanması gerekir. Bu kutsiyeti belirleyecek olan en önemli kaynak dindir. Allah’a ve ahirete inanan, yaptığı işlerden dolayı Allah’ın huzurunda hesaba çekileceğini kesinlikle bilen bir insan, başta sorumluluk gibi, bir takım mefhumlara bağlı olarak hareket eder. Cemiyetin nizam ve bekası, dini duyguların geliştirilmesi ve bu anlayışın yerleşmesi ile sağlanır. Bir cemiyette dinin boşluğu, hiçbir şeyle doldurulamaz. Filozof Jül Simon’un dediği gibi, “Din duygusu, kuvvetli içtimai bir bağdır. Bir milletten, Allah fikrini kaldırırsanız, o zaman onlar, ancak menfaat korkusunun tesiri altında bulunan bir topluluk olurlar. O topluluğu teşkil eden vatandaşlar ise, birer kardeş değil, sadece müşterek menfaatli birer ortaktırlar.” Menfaat bağları çözülmeye başlayınca da, birlik ve dirlikten eser kalmayacağı tabiidir.[6]

Toplumu oluşturan fertlerin birlik ve dayanışma içinde olmaları, dini ve milli varlığımızın korunup devam ettirilmesinin zorunlu kıldığı bir sorumluluktur. Ayrıca bu, barış ve huzurun da teminatıdır.

İslam dini söz konusu birlik ve dayanışmanın sağlanması için, öncelikle mü’minleri kardeş ilan etmiştir. Nitekim Kur’an‘da,

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin” buyurulmuştur (Hucurat, 49/10).

Yüce dinimiz, toplumu oluşturan fertleri bir bütün olarak ele almış ve onların her birini vücudu oluşturan organlara benzetmiştir. Mü’minleri bir bedene benzeten İslâm, herhangi bir uzvun rahatsızlığını bütün vücudun paylaştığı gibi, başkalarının uğradıkları sıkıntı ve musibetlerin de, el ve gönül birliğiyle paylaşılmasını öngörmüştür.

Nitekim Nu’man İbn Beşir (r.a.) anlattığına göre Sevgili Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

 مَثَلُ المُؤْمِنِينَ في تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعاطُفِهِمْ مَثَلُ الجَسَدِ إذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالحُمَّى

Resulullah buyurdular ki: Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette,  birbirlerine şefkatte mü’minlerin misali, bir bedenin misalidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler.[7]

Vücudu meydana getiren organlar, tam bir ahenk içinde çalıştığı zaman vücut sıhhatli olduğu gibi, cemiyetin birer üyesi olan fertler de, şuurlu ve düzenli çalışırlarsa, o toplumda huzur ve barış kendiliğinden oluşur. Çünkü insanlar daima  birbirlerine muhtaçtırlar ve hiçbir insan tek başına ihtiyaçlarını ve güvenliğini sağlama imkanına sahip değildir.

Binaenaleyh İslam, sadece kendini düşünmeye karşı  çıkmıştır. Tarihte de pek çok acı örneklerine şahit olunduğu gibi, birlik ve dayanışmadan uzak, sadece kendi şahsi çıkarları peşinde koşmayı adet haline getiren fertlerin oluşturduğu toplumlar, bu yanlışlığın bedelini çok ağır bir şekilde, tarih sahnesinden çekilmek suretiyle ödemişlerdir.

Toplumları sağlıklı bir şekilde ayakta tutan  faktörlerin başında birlik ve beraberlik yer alır. Bu önemli faktörün zıddı olan tefrika yani bölücülük hastalığına müptela olmak ise, toplumları içten içe yiyerek temelden çökmelerine neden olur.

Toplumu birleştiren, gerçek manada huzur, barış ve güven ortamını sağlayan tek yol;  milli ve manevi birlik anlayışı içerisinde, yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamaktır.

İnanan insanların huzur ve barışı bozucu davranışlardan sakınmaları, karşılıklı hoşgörü anlayışına sahip olmaları, kenetlenme ve birleşmenin tek yoludur. Tüm insanların aynı görüş, düşünce veya çizgide olmaları mümkün olmadığı gibi zorlama kaba davranma ve dayatmalarla birlik ve beraberliğin sağlanamayacağı, aksine bölünüp parçalanmalara neden olunacağı unutulmamalıdır. Nitekim Yüce Allah Kur’an’da Peygamber (s.a.s.)’e hitaben:

“فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَليظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ …”

O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp  giderlerdi” (Al-i İmran, 3/159) buyurmuş, başka bir ayette ise yine Peygamber (s.a.s.)’e hitaben:

وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِىالْاَرْضِ جَميعًا مَا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلكِنَّ اللّهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْ اِنَّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ

“Şayet yeryüzündeki şeyleri tümüyle harcasaydın sen onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” (Enfal, 8/ 63.)buyurmuştur.

Allah Resulü (s.a.s.)’nün huzurlu ve ahenkli bir toplum yapısını en güzel şekilde yansıtan şu mübarek sözleri de bu konuda evrensel bir yaklaşım olarak düşünülmelidir:

إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وََﻻ تَحَسَّسُوا، وََﻻ تَجَسَّسُوا، وﻻََ تَنَافَسُوا، وََﻻ تَحَاسَدُوا، وََﻻ تَبَاغَضُوا، وََﻻ تَدَابَرُوا، وَكُونُوا عِبَادَ اللّهِ إِخْوَانًا

“Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resulullah  buyurdular ki: “Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah’ın kulları kardeş olun.[8]

: الْمُسْلِمِ أَخُو الْمُسْلِمِ، ﻻَ يَظْلِمُهُ، وﻻََ يَخْذُلُهُ، وََﻻ يَحْقِرُهُ  التَّقْوَى هَهُنَا و َيُشِيرُ إِلَى صَدْرِهِ. بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَا الْمُسْلِمُ. كُلِّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ،  َدَمُهُ و مَالُهُ وَعِرْضُهُ

“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona (ihanet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkîr etmez. Takva şuradadır-eliyle göğsünü işaret etti Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer Müslümana haramdır.” [9]

Peygamberimiz bu buyrukları ile toplumun huzuru, birliği dirliği ve düzeni için vazgeçilmez evrensel düsturlar ortaya koymuştur. Bu düsturların ışığında toplum fertlerine düşen en önemli görev, birlik ve beraberliği pekiştirmek, el ele, gönül gönüle, omuz omuza vererek gece gündüz demeden çalışmaktır. Arzu edilen hedefe ulaşmanın sırrı iman, irade, sabır ve çalışmadan geçmektedir.

Birlik Ve Beraberliğin Korunması

Toplum halinde yaşamanın kendisine göre ilke ve  kuralları vardır. Cemiyet hayatını zinde tutan bu ilke ve kuralların bazılarını dini ve ahlaki normlar belirlerken, bazılarını da gelenek ve görenekler belirlemektedir. Kurallar yaklaşık her toplumda bir birine benzemesine rağmen toplumun bütün fertlerinin bu kurallara aynı ölçüde uyması doğal olarak beklenemez. Vakıa da bunu göstermektedir. Sonuçta ise, uyulması gereken bu kuralların çiğnenmesiyle, toplum fertleri arasındaki ahenk bozularak, kişilerin birbirleriyle olan ilişkileri kötüye gitmekte veya tamamen kesilmektedir. Başka bir ifade ile toplumsal dayanışma zayıflamakta ve huzur yok olmaktadır.

İnsan olmak noktasında İslam toplumlarında da farklı sebeplerle birbirleriyle karşılıklı çekişmeler, çatışmalar olabilmektedir. Bu durumda, söz konusu  olumsuzlukların, ileri boyutlara taşınması engellenerek, İslam dininin getirmiş olduğu güzel yollarla problemlerin çözümü için her bireyin üzerine düşeni yerine getirmesi gerekmektedir. Nitekim İslam, bu tür hadiselerin çözümü için bir takım tedbirler almış ve problemleri giderecek yolları inananlara açık bir şekilde göstermiştir. Toplumda meydana gelen problemlerin halledilmesinde takip edilecek yol Kur’an’da şöyle gösterilmiştir:

و ان طلئفتان من المؤمنين اقتتلوا فاصلحوا بينهما فان بغت احديهما على الاخرى فقاتلوا التي  تبغي حتى تفيئ الى امر الله فان فائت فاصلحوا بينهما بالعدل و اقسطوا ان الله يحب المقسطين انما المؤمنون اخوة فاصلحوا بين اخويكم وا تقوا الله لعلكم ترحمون 

“Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever. Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, size merhamet edilsin.”[10].  Bu ayette, çeşitli etkenler sonucunda meydana gelecek anlaşmazlıklarda takip edilecek metoda işaret edilmektedir. Kısaca ifade ettiğimiz bu tür  olayların çözümünde İslam, kendisinin tesis ettiği “Kardeşlik” metodunu öngörmektedir.

Kur’an’ın öngördüğü kardeşliğin tesisi kadar, korunması ve sürdürülmesi de önem arz etmektedir. İnsani ilişkilerde bireylerin aralarını bozacak ve kardeşliğe zarar verebilecek pek çok husus meydana gelebilmektedir. Kur’an-ı Kerim‘de ve hadis-i şeriflerde bütün bu hususlar açık bir biçimde belirtilmekte ve insanlara yol gösterilmektedir.

Bir Müslüman, tefrika ve bölünmenin zararlarını ve bunun yaşanan acı tecrübelerini bile bile, birlik ve  beraberliği bozacak davranışlarda bulunamaz. Bir saadet güneşi olarak doğan  ve insanlığı eşsiz bir medeniyet seviyesine eriştiren İslamiyet, renkleri ve dilleri farklı olan insanları, aynı inanç etrafında birleştirmiş, kin ve düşmanlıkları ortadan kaldırarak gerçek anlamda huzur ve barışı getirmiştir.

Esasen İslam kelimesinin bir anlamı da “barıştır” Bu sebeple Müslüman, huzur ve barış içinde yaşayan insan demektir. Huzur ve barış içinde olmak, ancak birlik ve beraberliğimizi pekiştirmekle mümkündür.

Yüce Rabbimiz, yukarıda metnini vermiş olduğumuz:

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ

Hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünmeyin“(Al-i İmran, 3/103) ayetiyle, Müslümanları felakete sürükleyen bölücülüğe karşı uyarmakta, inananları birlik ve beraberliğin muhafazasına çağırmaktadır.

Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin gösterdiği doğrultuda örnek bir kardeşlik ve birlik-beraberlik tesis edilmiş ve bu, tarihe önemli bir numune olarak sunulmuştur. İslamiyet öncesi büyük bir kargaşanın hüküm sürdüğü, her türlü vahşet ve zulmün yaygın olduğu Arap toplumu İslamiyet’in gelişi ile birlikte, birlik ve beraberliğin en güzel örneğini oluşturmuştur. Fakat bu birlik ve beraberliğin oluşması kadar sürdürülmesi de bir o kadar önem arz etmektedir. Resulullah döneminde ara sıra bu birlik ve beraberliğe zarar verebilecek bir takım olumsuzluklar da olmuş ve ancak O’nun yerinde müdahalesiyle bu hadiseler önlenmiştir. Bunlardan bir tanesi şu şekilde cereyan etmiştir:

Medine’de Evs ve Hazrec adında iki kabile vardı. Bunlar İslam’dan önce birbirleri ile nesiller boyu savaşmışlardı. İslamiyet’in gelişi ile birlikte kaynaşarak kardeş olmuşlar ve aralarındaki kavgaya son vermişlerdi. Bu iki kabileden bir grup Müslüman, birbirleri ile sohbet ederken gören ve bu manzaradan hoşlanmayan Ş’as b. Kays adındaki azılı bir münafık, bunların arasını açmak ve onları yeniden kavgaya sürüklemek maksadıyla bir fesat planı tasarlamış ve planını gerçekleştirmek için de bir Yahudi gencini çağırarak orada oturup kardeşçe sohbet eden Müslümanlara, aralarında geçen eski savaşları hatırlatarak onları birbirine düşürmesini istemişti

Genç, onun dediği şekilde hareket etti. İki kabile arasında daha önce geçmiş olan Buas harbinden söz açarak eski yaraları kurcaladı. Bunun üzerine iki kabileye mensup Müslümanlar eski günlerini hatırlayarak galeyana geldiler ve birbirlerine kırıcı sözler söylemeye başladılar. Derken tartışma büyüdü. Her iki taraf, silahlarıyla birlikte Harre Meydanı’nda buluşmak üzere harekete geçtiler. Böylece silahlı bir çatışmanın eşiğine gelinmiş oldu.

Durum çok vahimdi. Düşmanlıkları unutup samimi din kardeşi olanlar, dostça sohbet edenler, şimdi bir İslam düşmanının tahriki ile tuzağa düştü ve birbirlerinin kanını dökmek için karşı karşıya geldi. Bu durumu haber alan Peygamber Efendimiz, bir grup ashabı ile birlikte hemen olay yerine geldi ve onlara şöyle hitap etti:

“Ey Müslümanlar Topluluğu!

Bu yaptığınız nedir? Allah sizi İslam ile hidayete erdirdikten ve sizi küfürden kurtarıp kardeş yaptıktan sonra yine küfre mi dönmek istiyorsunuz?”

Peygamberimizin bu nasihati üzerine kabileler, şeytanın oyununa ve düşmanlarının tuzağına düştüklerini anladılar. Silahlarını atıp birbirleri ile kucaklaştılar ve Peygamberimizle beraber oradan ayrıldılar.[11]

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَميعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ اِذْكُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه اِخْوَاناً

Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın, Allah’ın size olan nimetini anın. Bir zamanlar birbirinize düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, onun nimeti sayesinde  kardeş oldunuz.” (AI-i İmran,3/103), ayetiyle onları daha önce kardeş yapan İslam dini, bu olaydan sonra da, yine aynı kardeşliğin, birlik ve beraberliğin devam etmesini sağladı.

Görüldüğü gibi İslam’ın önerdiği “kardeşlik” toplumsal dayanışma ve huzuru tesis ederek cemiyet hayatını beslemektedir. Din kardeşliği, toplum fertlerini daima birlikteliğe davet eder. Bu bakımdan insanlığın, özünü dinden alan ve böylesine sağlam temeller üzerine oturan bu kardeşliğe ve birlikteliğe muhtaçtır.

Allah Birlik ve Beraberlik İçinde Olanlara Yardım Eder

Dinimizin emirlerine uygun olarak birlik ve beraberlik içinde hareket eden ecdadımız, tarih boyunca büyük işler başarmış, vatanımıza ve milletimize yönelen tehlikeleri de bu sayede etkisiz hale getirmiştir. Tarihte eşine ender rastlanan pek çok zaferler kazanmış olan milletimiz, çok yakın bir geçmişte Çanakkale Savaşı‘nda büyük bir kahramanlık destanı yazarak, tarihine yeni ve muhteşem yeni bir sayfa eklemiş, birlik ve beraberliğin en güzel örneklerinden birisini daha sergilemiştir.

Bugün sahip olduğumuz milli kültürümüzün her alanı dinle yoğrulmuştur. Milletimizin İslam dinini kabul ettikleri tarihten bu güne kadar dinimiz, milli kültürümüzle adeta özdeşleşmiştir. Milli kültürümüzden, dini motifler çıkarıldığı zaman geriye fazla bir şey kalmaz. Bu da, milli kültürümüzün dinden soyutlanamayacağını gösterir. Çünkü İslam dininin tebliğ etmiş olduğu ilahi mesajın özü, bilgi, hikmet, adalet, hak, hukuk, huzur ve mutluluktur.

Yüce dinimiz kavgaları sona erdirmiş, haksızlıkları ortadan kaldırmış, insanlığa huzur, barış ve istikrar getirmiştir.  Enerji dolu milletimizi tarih boyunca büyük bir medeniyetin mimarı yapan ve onu yücelten İslam’ın bu  kutlu mesajıdır. Bugün de, aziz milletimizi birlik ve beraberlik içinde tutan, aynı gayelere yönelten yine yüce dinimizin emirleridir ve öyle olmaya devam etmelidir.

Türkiye’de farklı kökenlerden gelen insanların, bu aziz milletin bir ferdi olarak en geniş ortak paydası İslamiyet ve vatandaşlıktır. İslamiyet’ten beslenen milli kültürümüz, tarih boyunca vatandaşı olan fertlerin kökenlerine göre değil, sahip oldukları kıymet ve değerlerine göre davranmayı öğretmiştir. Etnik milliyetçiliğin dünyayı sardığı bir dönemde, bizi birleştirecek olan yegane güç, yine İslam dinidir.

Unutmayalım ki, tarih boyunca bizi ayakta tutan, milli ve manevi değerlerimizdir. Dün olduğu gibi bugün de, birlik ve beraberliğimizi bozmaya, kutsal değerlerimizi sarsmaya çalışanlar alacaktır. Bu çabalar, sağduyu sahibi milletimizin sağlam ve sarsılmaz imanı karşısında elbette başarıya ulaşamayacaktır. Çünkü Müslüman milletimiz, kesin olarak bilmektedir ki, Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak:

 وَاَنَّ هذَا صِرَاطى مُسْتَقيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبيلِه ذلِكُمْ وَصّيكُمْ بِه لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ 

İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar, sizi parça parça edip, doğru yoldan ayırır. İşte bunları, sakınasınız diye Allah size  emreder.” (En’am, 6/153) buyurarak, Kur’an’ın çizdiği dosdoğru yolu göstermiş ve bu yoldan sapmanın, parçalanarak  haktan sapmak olduğunu  bildirmiştir.

Arzu edilen birliğin sağlanması, inananların içten gelen samimi bir duyguyla birbirlerini severek kardeşlik duygularını pekiştirmesi ile mümkündür. Kuvvetli bir rüzgarın önünde savrulan bir kum yığınını çimento ile yoğurduğumuzda oluşan beton nasıl sağlam olursa, İslam kardeşliği ile yoğrulmuş toplum da tıpkı bunun gibi sağlam olacaktır.

Tarih boyu milyonlarca Müslümanı birbirine kenetleyip tek vücut ve parçalanmaz bir millet haline getiren harç, İslam kardeşliğidir. Bu kardeşliğin sağlam ve kalıcı olabilmesi için  Müslümanların, dinin bu emrine uymaları ve Allah rızası için birbirlerini sevmeleri gerekir. Peygamber Efendimiz:

ََﻻ تُؤْمِنُوا حَتّى تَحَابُّوا  

Birbirinizi sevmedikçe mü’min olamazsınız….”[12] buyurarak, gerçek Müslüman olabilmek için birbirimizi sevmenin şart olduğunu belirtmiştir.

Birliğimizi ve dirliğimizi bozmaya çalışan düşmanların aramıza sokmak istedikleri fitne ve fesat karşısında son derece uyanık ve tedbirli olmalıyız. Unutmayalım ki hepimiz aynı geminin yolcularıyız. Kurtuluşumuz için tek çıkar yol, içinde bulunduğumuz gemiyi hep birlikte  korumak ve kollamaktır.

İslam’da kardeşlik, inanç temeline oturtulduğu içindir ki, mü’minlerin arasını bozacak her türlü suni ayrımlara ve kırgınlıklara götüren hususlar şiddetle yerilmiştir. Irk, soy, cins vs. türünden cahil toplum değerleri yerine, takva kriteri getirilmek suretiyle toplumsal kardeşlik ahengini sağlanmıştır. Nitekim bu amaçla bir araya gelen kimseler övülmüş ve onlara Allah’ın rahmet edeceği bildirilmiştir. Kardeş olmak; sevinçte ve kederde beraber olmayı göze almak ve bunu her türlü eyleminde göstermektir ki, bunun sonucunda, sevmek, saymak, güvenmek, merhamet etmek, yardımlaşmak ve dayanışmak gibi huzur ortamının temel taşları olan değerler oluşmaktadır. Dinimizin öngördüğü kardeşlik, bütün bunları içeren bir hayat biçimidir. Dinde kardeşliğin en güzel numunesini Hz. Peygamber’in zamanında O’nunla birlikte yaşayan seçkin sahabeler ortaya koymuşlardır. Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bize anlatılan Muhacir-Ensar ilişkisi, kardeşliğin ne anlama geldiğini canlı olarak bizlere gösteren son derece mükemmel bir örnekliktir.

Milli ve manevi değerlerin zayıflamaya başladığı, basit menfaatler uğruna karşılıklı diyalogun terk edildiği, buna karşın; dostlukları, menfaat ilişkilerinin belirlediği günümüz toplumunda Müslümanlar kendilerine bir huzur reçetesi gibi verilmiş olan “din kardeşliği” mefhumunu ve bu çerçevede birlik-beraberlik anlayışlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir.

Bizi dünyada ve ahirette hüsrana götürecek olan tefrikaya düşmeyelim. Bilakis hem dünyada, hem de ahirette bizleri huzur ve mutluluğa götürecek olan İslam’ın sesine kulak verelim. Tarih boyunca yaşanan ve bu gün de dünyanın birçok bölgesinde yaşanmakta olan felaketlerden ders alalım.

Hepimizin bildiği gibi huzur ve güven içinde yaşayabilmemiz için daima güçlü olmak zorundayız. Güçlü olmanın en önemli şartı milletçe dayanışma, birlik ve beraberlik içinde bulunmaktır.


[1] Bu bölüm, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Seyid Ali TOPAL tarafından hazırlanmıştır.

[2]  Tirmizî, Fiten 7. IV, 465-466.

[3] Buhari Salat  88, I, 123.

[4] Buhari, İman 7, I, 9.

[5] Müslim, İmâret 13. III, 1476

[6] M. Asım Köksal, Dini ve Ahlaki Sohbetler, I,.9-10.

[7] Müslim, Birr,17. IV, 1999-2000

[8] Müslim, Birr,  9. IV, 1975.

[9] Müslim, Birr,  10. IV, 1976.

[10] Hucurât, 49/9-10.

[11]İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, II, 131-132. Thk. Nureddîn en-Nevfe. İkinci baskı, Beyrut, 2003.

[12] Müslim, İmân 22. I, 74;  Tirmizî, İsti’zân,  1. V, 52.

Kaynak: www.mucurmuftulugu.gov.tr