Mevahib-i Ledünniyye ve Mirat-i Kâinat kitaplarında bildirilen faziletlerinden bazıları şöyledir:
“Peygamber Efendimizin Faziletleri” yazısını okumaya devam et
"Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar." Ankebût Sûresi (29), 45
Mevahib-i Ledünniyye ve Mirat-i Kâinat kitaplarında bildirilen faziletlerinden bazıları şöyledir:
“Peygamber Efendimizin Faziletleri” yazısını okumaya devam et
Sözlükte “iş, çaba, fiil ve çalışma” gibi manalara gelen amel kelimesi, Kur’an’da Rağıb’ın ifadesiyle, “Canlı varlıktan kasıt ve niyete bağlı olarak sadır olan her bir şey” anlamında kullanılmıştır. Bu itibarla Arapça fi‘l kelimesinden daha özeldir. Zira fiilde kasıt ve niyet şartı aranmaz. Bu sebepledir ki hayvana nisbet edilen fiillerin hiçbirine amel denilmemiştir. İyi veya kötü, sadece insanın maksatlı fiillerine amel adı verilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre Allah Teala, yerleri ve gökleri, bu ikisi arasındaki nimetleri, hayatı ve ölümü insanlardan hangisinin daha güzel amel ortaya koyacağını denemek için yaratmıştır. Kur’an çoğu kez, imanın ardından salih amele yer vermiş ve böylece insanı başarı ve mutluluğa götürecek imanın, salih amellerle bütünleşmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Izutsu’nun, “Salih ameller, davranış yoluyla dışa yansıyan imandır” şeklindeki tespiti bir anlamda bu birlikteliğin derecesini ifade etmektedir. Amel ile iman arasındaki ilişki, tarih boyunca tartışılmış ise de hiç kimse, amelin imandan tümüyle bağımsız olduğunu söylememiştir.
Kur’an’da amelle ilgili çok sayıda ayet göstermek mümkündür. İlahi iradenin sınırsızlığını ve hiçbir şeyle mukayyed olmaması gerçeğini göz ardı etmemek şartıyla diyebiliriz ki mükafat ve cezada yegane ölçü, amelin kemmiyet ve keyfiyetidir. Kur’an’a göre hiç bir amel, asla sonuçsuz bırakılmayacaktır. Nitekim şu ayetler bu gerçeği en güzel bir şekilde ifade eder:
“Şu bir gerçek ki, yapılan iyi ya da kötü amel, bir hardal tanesi ağırlığınca bir şey de olsa, bir kayanın içinde, yahut göklerin derinliğinde veya yerkürenin derinliklerinde bulunsa Allah onu yine de ortaya çıkarır. Doğrusu Allah en ince işleri görüp bilen (latif) ve her şeyden haberdar (habir) olandır.” (Lokman 31/16).
“Kim zerre miktar hayır ameli işlese onu görür ve kim de bir zerre miktar kötülük işlese onu görür.” (ez-Zilzal 99/7-8)
Yukarıda da ifade edildiği gibi amelin ortaya çıkması için öncelikle iradenin oluşması gerekmektedir. Arapça’da irade ( kelimesi, “istemek, arzulamak, emretmek, tercih etmek ve hayvanı otlatmak için salıvermek” gibi manalarda kullanılmıştır. İradeyi, “emel, ihtiyaç ve arzunun toplamından oluşan bir kuvvet” şeklinde açıklayan Rağıb el-İsfehani, bu kelimenin, “Nefsin, bir şey hakkında yapıp-yapmama şeklindeki verdiği bir karardan hareketle o şeye karşı harekete geçmesi” durumuna ad olduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte bazen nefsin sadece “bir şeyi yapmak ya da yapmamak yönündeki temayülü”ne irade dendiği gibi bazen de “bir şeyin yapılması ya da yapılmaması kararı”na irade adı verilmiştir. Nitekim kavram, Allah’a izafe edilince “hükmetmek” anlamı taşır. Yerine göre “emir ve kasıt” manasında kullanıldığı da olmuştur. Esasen irade meselesi dini olduğu kadar felsefi ve psikolojik bir kavram olarak da hakkında sürekli tartışmaların yapıldığı önemli bir konudur.
İradede bir şeyi yapma veya yapmama tercihi söz konusu olduğuna göre tercih ettirici sebep, ister Cebriyye ve Eş’ariyye mezhebi mensuplarının söylediği gibi doğrudan Allah Teala olsun, isterse Mûtezile ve Maturidilerin ifade ettiği gibi kula Allah tarafından verilmiş güç ve istitaattan kaynaklanan idrak, duygu ve bilgi gibi bazı hususiyetler olsun netice itibariyle, iradenin kalpte oluşması gerçeğine işaret etmektedir. Zira Kur’an’a göre kalp, bir taraftan Allah’ın insana yönelik birçok tasarrufunda odak nokta konumunda olduğu gibi diğer taraftan da insanın idrak, duygu ve ilim mahallidir. Binaenaleyh kalp, amelin menşei diyebileceğimiz iradenin oluştuğu yerdir. İradenin ameli işlemeye yönelik güçlü talebine veya niyet adı verilmiştir. Azim ve kasd arasındaki fark şudur: Azim, bazen gelecekte yapılabilecek işlere de taalluk ederken, kasd, hemen yapılacak amellere yöneliktir. Bununla birlikte kasd, azim ve niyet kavramları arasında herhangi bir farkın olmadığını söyleyenler de vardır.
İradeye dayalı ameller, tezahür ettiği yer itibariyle iki kısımda değerlendirilmiştir:
Zahiri (bedeni) ameller: İnsanın bedeni veya uzuvlarıyla yaptığı iş ve eylemlere bu isim verilmiştir. Namaz, oruç, Hac, zekat ve cihad gibi ameller bu kısma girer.
Batıni (kalbi) ameller: Zahirde görünmeyen duygu, düşünce ve inançla ilgili amellerdir. Mesela iman, inkar, tefekkür, tezekkür, sevgi ve korku gibi ameller bu çeşit amellerdir. Mutasavvıfların hal ve makam dedikleri hususlar genellikle bu kısma dahildir.
Batıni amellerin oluşmasında kalbin merkeziyeti açıktır. Zahiri amellerin meydana gelişinde kalbin merkez oluşu ise daha ziyade irade vasıtasıyla amelin doğuşuna sebep olması yönüyledir.
Kalp, amellerin oluşmasında merkezi bir fonksiyona sahip olduğu gibi onların değerlendirilmesinde de aynı şekilde esaslı bir role sahiptir. Amelin salih ya da kötü (fasid) olmasında diğer bir ifadeyle Allah katında kabul edilip edilmemesinde kalbin fonksiyonu büyüktür. Kalbin amele bu yöndeki etkisi, genellikle niyet kavramıyla ortaya konmuştur. Niyetle ilgili yapılan bazı tanımlar:
-Niyet, kalbin, yapmak istediği bir amele meyletmesidir.
-Niyetle irade aynı şeydir.
-Niyet, ameli yalnız Allah için işlemek demek olan ihlasla beraber olan iradedir.
-Kalbin ameline niyet denir.
-Niyet, yakın ya da uzak bir menfaati elde etmek veya bir zararı gidermek için kalbin o şeye doğru harekete geçmesidir.
Niyet şu üç unsuru ihtiva etmek zorundadır:
Kur’an, insanın amellerine yön veren iradenin (niyetin) önemini şu ifadelerle vurgular:
“Kim dünya menfaatini isterse kendisine ondan veririz, kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz.”(Al-i İmran 3/145)
Hz. Peygamberin şu sözleri de amel-niyet ilişkisini en güzel bir şekilde ortaya koyar:
“Yapılan ameller niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”
İbrahim bin Edhem’in hizmetkarı olan İbrahim bin Beşşar, İbrahim bin Edhem Hazretleri’nin her cuma günü sabah ve akşam şu duayı okuduğunu rivayet eder:
Hz. İbrahim’in Duası
Allah’ın halili Hz. İbrahim sabahladığı zaman şöyle derdi:
“Ey Allah’ım! Bu yepyeni bir gündür. Bu bakımdan bugünü benim için ibadetle aç, mağfiret ve rızanla kapat! Bugün de bana nezdinde kabul olunacak haseneyi ihsan eyle. O haseneyi geliştir ve benim için onu kat kat çoğalt ve bugün de işleyeceğim günahları benim için affet. Çünkü çok affeden ve her çeşit nimetlerle kullarına ihsanda bulunan, kullarını çok fazla seven, daha istemeden önce onların isteklerini bilip takdir eden sensin!”
Ravi diyor ki: “Bir kimse Hz. İbrahim’in duasıyla sabahladığı takdirde o günün şükrünü eda etmiş sayılır.”
Hz.Adem’in Duası
Hz. Aişe Validemiz şöyle demiştir:
“Allahü Teala Adem kulunun tövbesini kabul etmek istediği zaman, Hz. Adem Kabe-i Muazzama’yı yedi tur ziyaret etti. Kabe ise, o gün yapılmış bir bina değil, kırmızı bir tümsek idi. Sonra Hz. Adem kalkarak iki rekat namaz kıldı. Namazın akabinde şöyle dua etti:
‘Ey Allah’ım! Sen benim gizli tarafımı ve açık yanımı biliyorsun. Benim mazeretimi kabul eyle. Sen benim ihtiyacımı biliyorsun. O halde isteğimi bana ihsan eyle. Sen benim nefsimde ne varsa onu bilirsin! O halde benim günahlarımı da affeyle. Ey Allah’ım! Ben senden kalbime mübaşeret eden bir iman ve dosdoğru bir yakin istiyorum ki, onun sayesinde bana isabet etmesi yazılanın bana isabet edeceğini bileyim. Ey ikram ve celal sahibi olan Allah! O iman ve yakin sayesinde bana nasip ettiğine razı olayım.’
Bunun üzerine Allahü Teala Adem kuluna şöyle vahyetti:
‘Ben seni affettim. Senin zürriyetinden kim senin duanla beni çağırırsa onu da affederim. Onun gam, kasavet ve kederlerini kaldırırım. Fakirlik damgasını onun kaşlarının arasından söker atarım. Her ticaretin ardından ona kar sağlarım, dünya ister istemez ona gelir, hatta o dünyayı istemese bile…’ ”
Hz. Ali’nin Duası
Hz. Ali, Resulullah’ın şöyle dediğini rivayet eder:
“Allah her gün nefsini methü sena ederek şöyle buyurur:
“Muhakkak ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım. Muhakkak Allah benim. Benden başka ilah yoktur. Hayy (diri) ve Kayyum benim. Muhakkak Allah benim, benden başka ilah yoktur. En büyük ve en yüce benim. Muhakkak Allah benim. Benden başka ilah yoktur. Ben doğurmadım ve doğurulmadım. Muhakkak Allah benim, benden başka ilah yoktur. Affedici ve bağışlayıcıyım. Muhakkak Allah benim, benden başka ilah yoktur. Her şeyin başlatıcısı benim ve her şey bana dönecektir. Aziz (galip), Hakim (hikmet sahibi), Rahman, Rahim ve ceza gününün sahibi, hayır ve şerrin yaratıcısı, cennet ve cehennemi yoktan var eden, Vahid, Ehad, Ferd ve Samed benim. Görünür ve görünmez durumları bilen benim. Melik (saltanatı devamlı olan), Kuddus (her türlü noksanlıktan uzak olan), Selam, Müheymin ve Mümin (her şeyi gözetip koruyan), Aziz (her şeye galip gelen), Cebbar (kullarının halini ve ihtiyaçlarını düzelten), Miitekebbir (azamet sahibi), Halik (yaratıcı), Kebir, Müteali (yüce), Muktedir (her şeye güç yetiren), Kahhar (kahredici), Halim ve Kerim benim. Sena ve mecde (hamd ve şükre) layık olan benim. Sırrı ve sırdan daha gizli olanı bilirim. Kadir ve Rezzak benim. Bütün yaratıkların üstünde bulunan benim.’ ”
Bu duaya istinaden üstadım İmam Gazali der ki:
“Söylediğimiz şekilde ‘ancak benim’ mealindeki cümlelerin öncesinde ‘Benden başka ilah yoktur’ cümlesi zikredilmiştir. Bu bakımdan kim bu isimlerle Allah’ı çağırırsa, o şöyle devam etmelidir: ‘Muhakkak sensin Allah! Senden başka ilah yoktur. Sen doğurmadın ve doğurulmadın…’ (Yani duada Allah konuşuyor gibi tabirler kullanılmıştır. Ancak o duayı okuyan bir kimse aynı tabirleri değil de Allahüteala’ya hitap eder bir şekilde duayı okumalıdır.)
Bu kelimelerle Allah’ı çağıran bir kimse ibadet edip secdeye devam edenler defterine yazılır. Öyle ibadet edenler ki, yarın mahşerde Muhammed, İbrahim, Musa, İsa ve diğer peygamberlerle celal evinde komşuluk yapacaktır.
Onlara, yer ve göklerde Allah’a ibadet edenlerin sevabı kadar sevap yazılacaktır. Allah Hz. Muhammed’in s.a.v ve seçkin her kulunun üzerine salat ve selam eylesin!”
Hz. İsa’nın Duası
Hz. İsa şöyle dua ederdi:
“Ey Allah’ım! Ben istemediğimi uzaklaştırmaya, umduğum faydayı elde etmeye muktedir olmadığım bir vaziyette sabahlamış bulunuyorum. Kuvvet ve kudret ise senin elindedir. Ben amelimin sorumlusu olarak sabahlamış bulunuyorum. Bu bakımdan benden daha fakir bir kimse yoktur.
Ey Allah’ım! Düşmanımı sevindirecek şekilde beni gülünç duruma düşürme. Dostumu benim felaketimle üzme. Musibetimi dinimde tahakkuk ettirme. Dünyayı bana en büyük hedef olarak kılma.
Ey Hayy ve Kayyum olan Allah! Bana merhamet etmeyeni, bana musallat kılma!”
Hızır ile İlyas’ın Duası
Hızır ve İlyas her mevsimde bir araya geldikleri zaman şu kelimeleri okuyarak ayrılırlar:
“Allah’ın ismiyle! Allah neyi dilerse o olur. Kuvvet ve kudret ancak Allah’ındır. Allah neyi dilerse o olur. Her nimet Allah’tandır. Allah neyi dilerse o olur. Hayrın tamam Allah’ın kudretindedir. Allah neyi dilerse o olur. Kötülüğü insanlardan uzaklaştıran sadece Allah’tır.”
Kim sabahladığı zaman bu duayı üç defa okursa yangından, boğulmaktan ve hırsızlıktan Allah’ın izniyle emin olur.
Maruf el-Kerhi’nin Duası
Muhammed bin Hasan şöyle demiştir: “Maruf el-Kerhi bana dedi ki:
‘Beşi dünya ve beşi de ahiret için olan on sözü sana öğreteyim ki, o sözlerle Allah’ı çağıran bir kimse, Allah’ın o sözlerinin yanında olduğunu görecektir.’
Bunun üzerine Maruf el-Kerhi’ye dedim ki:
‘O sözleri bana yaz!’
Maruf ‘Hayır yazamam. Ancak Bekir bin Hanis’in bana defalarca tekrar ettiği gibi ben de sana defalarca tekrarlamak suretiyle okuyayım’ dedi. O sözler şunlardır:
‘Dinim için, dünyam için, beni ilgilendiren meselelerim için kerim olan Allah bana kafidir. Bana zulmedenden daha kuvvetli bulunan alim olan Allah bana yeter. Bana kötülükle yaklaşanın belini kırabilecek derecede şiddet ve kuvvete sahip olan Allah bana kafidir. Rahim olan Allah ölüm anında bana kafidir. Kabirde sorguya çekildiğim anda Allah bana kafidir. Hesap zamanında kerim olan Allah bana kafidir. Mizanın yanında latif olan Allah bana kafidir. Sırat’ın yanında, kadir olan Allah bana kafidir. Allah bana kafidir. İlah ancak O’dur. O’na yaslanırım. O büyük arşın sahibidir.’ ”
Süleyman bin Mutemer’in Duası ve Tesbihi
Yunus bin Ubeyd, Rum diyarında şehit olan bir zatı rüyasında görür ve o zata sorar: ‘Sen öbür dünyada amellerden en üstününün hangisi olduğunu gördün mü Şehit ‘İbni Mutemer’in tesbihlerinin Allah nezdinde büyük bir mevki işgal ettiğini gördüm’ der.
‘Allah her türlü eksikliklerden münezzehtir. Hamd Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilah yoktur. Allah her şeyden yücedir. Günahtan dönüş ve ibadete yöneliş ancak yüce ve büyük olan Allah’ın kuvvetiyledir.’
Bu sözleri Allah’ın yaratmış olduğu mahlukların sayısınca ve bundan böyle yaratacaklarının sayısınca, yarattıklarının ağırlığınca ve bundan böyle yaratacaklarının ağırlığınca, yaratmış olduklarının dolusu ve bundan böyle yaratacaklarının dolusu kadarınca, göklerin ve yerin dolusu kadarınca ve bütün bunlar kadar ve bunun birkaç misli kadar, bu tespihleri tekrar eder söylerim.
Bu tesbihleri mahlukatın sayısınca, arşın ağırlığınca, rahmetin enginliği kadar kelimelerin sayısınca, rızasının varacağı kadar ve razı oluncaya kadar söyler, tekrar ederim. Bu sözleri, O benden razı oluncaya kadar, dünya var olalıdan bugüne kadar, mahlûkatın onu andığı kadar ve bundan böyle kıyamete kadar her sene, her ay, her cuma, her gün, her gece, saatlerin her birisinde, her kokuda, her nefeste, ebediyen, bir ebetten öbür ebede, dünya ebedinden ahiret ebedine ve bütün bunlardan daha fazla, öncesi eksilmez ve ahiri gelmez ve sonu alınmaz bir şekilde bu kelimeleri söyler ve tekrar ederim.”
Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesi‘dir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullah’ın şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur. Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur’an-ı Kerim’de ayetlerle anlatılmış ve varlığı inkar edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu ilahi yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksaya kadarki safha Kur’an’da şöyle anlatılır:
“Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.”
(İsra Suresi, 1)
Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksadan başlayarak semanın bütün tabakalarından geçip ta İlahi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Suresi’nde şöyle anlatılır:
“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehada gördü. Ki, onun yanında Me’va Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin ayetlerinden en büyüklerini gördü.”
(Necm Suresi, 7-18)
Miraç nasıl oldu?
Miraç, Receb ayının 27. gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselam’ın rehberliğinde Peygamber Efendimiz‘in Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksa’ya, oradan semaya, yüce alemlere, ilahi huzura yükselmesidir.
Peygamberimiz Mescid-i Haram’dan (Mekke’den), Mescid-i Aksa’ya (Kudüs’e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs’e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa’nın makamına uğradı, orada iki rekat namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksa’ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamberimiz burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.
Bir rivayette Hz. İsa’nın doğduğu yer olan Betlaham’a uğradı, orada da iki rekat namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraç’a yükseldi.
Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya, Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.
Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkan ile vücub ortası (kainatın bittiği yer) Sidretü’l-münteha’ya geldiler. Peygamberimiz orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü’l-Ma’mur’u ziyaret etti.
Hz. Cebrail’in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekandan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.
Peygamberimiz neden Miraç’a çıktı?
Cenab-ı Hakkın kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz’i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz’i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.
Ama Peygamberimiz bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kainatın Rabbi, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.
Peygamber elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi’racin batıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.
Yani Peygamber bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi…
Miraç ile Gelen Hediyeler
Birincisi: Beş vakit farz namazı getirmiştir. İhsan şuuruyla kılınan namazlar, ümmetin Miraç asansörleri olacaktır.
İkincisi: “Amenerrasûlü” diye bilinen ayetleri getirmiştir. (Bakara, 2/285–286)
Üçüncüsü: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve Cennet’e girecekleri müjdesini getirmiştir.
Dördüncüsü: İyi amele niyetlenen kişiye (onu yapamasa bile) bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye (onu yapmadığı müddetçe) hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini getirdi.
Bir diğer hediye de, Miraç Gecesi Allah ile karşılıklı selamlaşma ve sohbetlerinden bazı sözleri getirmiştir ki et–Tahiyyatü diye meşhur olan bu sözler, bütün namazlarda teşehhütte otururken okunmakla Mi’racda Allah ile Habibi arasındaki o kutsi sohbeti hatırlatmakta ve benzeri bir mükalemeye namaz kılanı mazhar etmektedir.
Kaynak:konyakuranakademisi.com/arsiv_/mirac-gecesi.html