Miraç Gecesi

Miraç Gecesi

Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesi‘dir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullah’ın  şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur. Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur’an-ı Kerim’de ayetlerle anlatılmış ve varlığı inkar edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu ilahi yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksaya kadarki safha Kur’an’da şöyle anlatılır:

Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.”
(İsra Suresi, 1)

Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksadan başlayarak semanın bütün tabakalarından geçip ta İlahi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Suresi’nde şöyle anlatılır:

O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehada gördü. Ki, onun yanında Me’va Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin ayetlerinden en büyüklerini gördü.”
(Necm Suresi, 7-18)

Miraç Gecesi Nasıl Oldu

Miraç nasıl oldu?

Miraç, Receb ayının 27. gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselam’ın rehberliğinde Peygamber Efendimiz‘in Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksa’ya, oradan semaya, yüce alemlere, ilahi huzura yükselmesidir.

Peygamberimiz Mescid-i Haram’dan (Mekke’den), Mescid-i Aksa’ya (Kudüs’e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs’e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa’nın makamına uğradı, orada iki rekat namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksa’ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamberimiz burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.

Bir rivayette Hz. İsa’nın doğduğu yer olan Betlaham’a uğradı, orada da iki rekat namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraç’a yükseldi.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya, Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.

Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkan ile vücub ortası (kainatın bittiği yer) Sidretü’l-münteha’ya geldiler. Peygamberimiz orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü’l-Ma’mur’u ziyaret etti.

Hz. Cebrail’in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekandan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.

Peygamberimiz neden Miraç’a çıktı?

Cenab-ı Hakkın kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz’i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz’i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.

Ama Peygamberimiz bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kainatın Rabbi, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.

Peygamber elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi’racin batıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.

Yani Peygamber bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi…

Miraç ile Gelen Hediyeler

Birincisi: Beş vakit farz namazı getirmiştir. İhsan şuuruyla kılınan namazlar, ümmetin Miraç asansörleri olacaktır.

İkincisi: “Amenerrasûlü” diye bilinen ayetleri getirmiştir. (Bakara, 2/285–286)

Üçüncüsü: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve Cennet’e girecekleri müjdesini getirmiştir.

Dördüncüsü: İyi amele niyetlenen kişiye (onu yapamasa bile) bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye (onu yapmadığı müddetçe) hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini getirdi.

Bir diğer hediye de, Miraç Gecesi Allah ile karşılıklı selamlaşma ve sohbetlerinden bazı sözleri getirmiştir ki et–Tahiyyatü diye meşhur olan bu sözler, bütün namazlarda teşehhütte otururken okunmakla Mi’racda Allah ile Habibi arasındaki o kutsi sohbeti hatırlatmakta ve benzeri bir mükalemeye namaz kılanı mazhar etmektedir.

Mirac Gecesi

 

 

 

 
Kaynak:konyakuranakademisi.com/arsiv_/mirac-gecesi.html

Duadaki Güç

Dua

Bir gün fakirliği giyiminden belli olan bir kadın yüzünde bir hüzünle manava girer. Dükkan sahibine mahcup bir şekilde yaklaşır. Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğuyla birlikte aç kaldıklarını, yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu söyler. Manav ona ters ters bakarak derhal dükkandan çıkmasını ister. Kadın ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek “Lütfen efendim, paramız olur olmaz getirip ödeyeceğim.” der.

Manav kendisine bir kredi açamayacağını, çünkü onun eski müşterisi olmadığını, kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler.

O sırada dükkanın dışında bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir. İçeriye girerek manava yaklaşır ve “Ben o kadının almak istediklerine kefilim” der. “Ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver.

Bunun üzerine manav çok isteksiz bir tavırla kadına döner ve “Bir alışveriş listen var mıydı?” diye sorar.

Kadın “Evet efendim” der.

“Tamam” der manav, “şimdi onu şu terazinin kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım.” Kadın bir an duraklar, sonra başını öne eğer ve çantasını açarak üzerine bir şeyler karalanmış kağıt parçasını çıkarır, manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakır. Manav ve diğer müşterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüştür. Manav müşteriye dönerek kısık bir sesle “İnanmıyorum” der. İnanılacak gibi değildir. Müşteri manava gülerken manav çoktan diğer kefeye eline geçeni doldurmaya başlamıştır ama nafile, diğer kefeyi yerinden bile kıpırdatamamıştır. Tera­zinin kefesi artık üzerindekileri almayacak kadar dolduğunda, çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir. Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler yazan kağıdı eline alır ve okur. Bir de bakar ki orada bir alışveriş listesi yoktur. Sadece bir dua yazılıdır:

Dua etmek

Allah’ım! Neye ihtiyacım olduğunu ancak sen bilirsin. Kendimi sana teslim ediyorum.”

Manav taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür. Kadın kendisine teşekkür ederek dükkandan ayrılır. Müşteri manavın eline para tutuştururken “Her kuruşuna değdi” der. Daha sonra manav terazisinin kefelerinin kırılmış olduğunu görür. Bu nedenle du­anın ne kadar ağır çektiğini sadece Allah bilir.

Şöyle sorular soruyor insanlar: “Dua etmek için Kuran’ı okudum fakat Allah çoğu ayetinde kendisini övmemizi istiyor. Şükredin, hamd edin… Nere­deyse Kuran hep bu şekilde dualarla, Allah’ın kendisine hamd etmemizi istemesiyle dolu. Buna ihtiyacı mı var?”

İşte Şeytan’ın en büyük vesveselerinden biridir bu. İn­san zihniyle ne kadarını görebilecek ki hemen de suale ve sorguya düşer? Allah’ın senin hamdına, senin şükrüne, senin duana ihtiyacı yok. O Samed’dir. Hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğudur.

Allah sizden şükretmenizi isterken, ne kadar da az şükrediyorsunuz diye ayetinde belirtirken bunu kendisi için değil kulu için istiyor. Derece olarak insan ilim kazandıkça ve bu ilmi hayatına soktukça Allah katında yükselir.

Sen her dert çektiğinde, sabır ettiğinde derecen artar; sen şükredip hamd ettiğinde Rabb’ine olan yakınlığında derecen artar. Sen her Kuran okuduğunda her bir satır için derecen artar. Her iyilik yaptığında derecen artar.

Dua işte bu yüzden güçlüdür, duanın enerjisi bu yüzden büyüktür. Dua sadece istemek, yönelmek değil, daha da ötesinde yükselmektir. Arşa uzanmak, oraya yakınlaşmak­tır. Dua edince etrafındaki rahmetin farkında olsaydın huzuru iliklerine kadar hissederdin. Dua ederken Allah’ı hissetmekten öte derdine odaklanmayıp, dostluğa, rahmete odaklan­mak gerekir.

Allah’tan başka dost ve yardımcı arayan kul uykudadır.

 

 

Kaynak: Bana Allah Yeter

İstanbul Camileri

Sultanahmet Camii (Sultanahmet, İstanbul)

17.yy da Sultan I.Ahmet tarafından yaptırılan Sultanahmet Camii, tarihi yarımadada muhteşem mimarisi ve 6 minaresi ile şüphesiz İstanbul’un ve dünyanın en güzel mimari yapılarından ve camilerinden birisidir.

Sultanahmet meydanının ve tarihi yarımadanın en görkemli ve her yerden görünen camisi olan Sultanahmet Camii, 1609-1616 yılları arasında 14 yaşında padişah olan I.Ahmet tarafından Sinan ekolünden gelen Mehmet Ağa’ya yaptırılmıştır. Muhteşem İznik çinileri ile süslü olan Sultanahmet Camii’ne mavi çinilerinden dolayı “Mavi Camii” de denilmektedir.

Dünyadaki tek 6 minareli camii olma özelliğine sahip Sultanahmet Camii, 16 şerefeli, 23.5 metre çapındaki ana kubbe üzerinde ve 5 metre çapındaki ayakları üzerinde yükselmektedir.

Sultanahmet Camii
Sultanahmet Camii

Süleymaniye Camii (Tarihi Yarımada, İstanbul)

Kanuni Sultan Süleyman’ın onuruna Mimar Sinan tarafından 1550-1557 yılları arasında yapılan Süleymaniye Camii de muhteşem mimarisi ve İstanbul’a hakim konumu ile ziyaretçilerin büyülemektedir.

Klasik Osmanlı mimarisinin en önemli örnekleri arasında sayılır. Mimar Sinan, “Kalfalık dönemi eserim” dediği Süleymaniye Camii’nin içerisindeki akustiği farklı teknikler kullanarak mükemmel hale getirmiştir. 53 metre yüksekliğinde, 26.5 metre çapındaki merkezi kubbeyi, fil ayağı denilen dört büyük paye taşır.

Süleymaniye Camii
Süleymaniye Camii

Eyüp Sultan Camii (Eyüp, Haliç, Tarihi Yarımada, İstanbul)

Eyüp Sultan Camii, Haliç’in kuzey ucunda Eyüp’te bulunmaktadır. Aynı zamanda İslamiyet’i ilk kabul edenlerden ve Arapların İstanbul’u kuşatması sırasında şehit olan Hz. Eyyubu El-Ensari’nin gömüldüğü yerdedir. dönem içerisinde Fatih Sultan Mehmet’in emriyle buraya bir türbe, yanına da bir cami yapılmıştır.

1458 yılında yapılan ilk cami yıkılmış ve bugünkü cami Sultan III. Selim zamanında 1798-1800 yılları arasında yaptırılmıştır. Eyüp Sultan Camii ve etrafındaki Pierre Loti tepesi çok sayıda ziyaretçi akınına uğramaktadır. Aynı zamanda önemli İstanbul camileri yer almaktadır.

Eyüp Sultan Camii
Eyüp Sultan Camii

Fatih Camii (Fatih, Tarihi Yarımada, İstanbul)

Fatih Camii, 1463 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış olup Fatih semtinde bulunmaktadır. Bünyesinde medrese, hastane, kütüphane, kervansaray ve hamam barındırmaktadır.

Aynı zamanda önemli İstanbul camileri arasında yer almaktadır.

Fatih Camii
Fatih Camii

Ortaköy Camii, Büyük Mecidiye Camii (Ortaköy, İstanbul)

Ortaköy Camii, İstanbul’un en güzel camilerinden birisidir. Esas adı Büyük Mecidiye Camii’dir.

Ortaköy semtinde İstanbul Boğazına nazır bir konumda bulunan ve 19.yy da Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılan Ortaköy Camii, en popüler İstanbul fotoğraflarında da yer almaktadır.

Aynı zamanda önemli İstanbul camileri arasında yer almaktadır.

Ortaköy Camii
Ortaköy Camii

Rüstem Paşa Camii

(Haliç, Tarihi Yarımada, İstanbul)

Eminönü semtinde bulunan ve 1561 yılında Mimar Sinan tarafından yapılan Rüstem Paşa Camii mimari yapısı ve İznik çinileri ile Osmanlı döneminin şaheserleri arasında ve aynı zamanda önemli İstanbul camileri arasında yer almaktadır.

Rüstem Paşa Camii
Rüstem Paşa Camii

 

Beyazıt Camii (Beyazıt, Tarihi Yarımada, İstanbul)

Tarihi Yarımadada Beyazıt meydanının hemen yanında bulunan Beyazıt Camii, 1505 yılında Sultan II.Beyazıt tarafından yaptırılmış olup önemli İstanbul camileri yer almaktadır.

Döneminde Beyazıt Külliyesi olarak yaptırılan bölgede camii, medrese, hamam, mutfak, kervansaray ve konaklama yeri bulunmaktaydı. Bunlardan mutfak ve kervansaray halen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi olarak hizmet vermektedir. Dönemin medresesi ise Türk Hat Sanatları Müzesi olarak hizmet vermektedir.

Beyazıt Camii
Beyazıt Camii

Şehzade Mehmet Camii (Fatih, Tarihi Yarımada, İstanbul)

Beyazıt semtinde bulunan Şehzade Camii, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mehmet’in anısına 1544-1548 yılları arasında yaptırılmıştır.

Şehzade Mehmet’in türbesi de Caminin bahçesinde bulunmaktadır.

Şehzade Camii
Şehzade Camii

Kalenderhane Camii (Fatih, Tarihi Yarımada, İstanbul)

Fatih Beyazıt arasında 12.yy Bozdoğan Su Kemeri yakınında bulunan Kalenderhane Camii, Osmanlı döneminde dervişler için yaptırılmış güzel camilerden birisi ve aynı zamanda önemli İstanbul camileri arasında yer almaktadır.

Kalenderhane Camii
Kalenderhane Camii

Sokullu Mehmet Paşa Camii, Küçük Ayasofya (Tarihi Yarımada, İstanbul)

1557 yılında Mimar Sinan tarafından yapılan Sokullu Mehmet Paşa Camii, tarihi yarımadaya hakim bir konumda Küçük Ayasofya semtinde bulunmaktadır.

Sokollu Mehmet Paşa Camii
Sokollu Mehmet Paşa Camii

Gece Vaktinden İstifade Etmek

Gece Namazı

cami-dua

Kalp ehli için gecenin sükunetinden daha feyizli bir zaman olamaz. Geceleri belli miktarda uyanık geçirerek onun feyz ve bereketinden is­tifade etmek gereklidir. Bu hususta ayetlerde şöyle buyrulur:

O muttaki kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için yanlarını yataklarından kaldırırlar… Rablerine, azabından korkarak ve rahmetini umarak dua ederler (muratlarını isterler, yalvarırlar). Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infak ederler.” (Secde 32/16)

Gecenin bir kısmında O’na secde et! Gecenin uzun bir bölü­münde de 0nu teşbih et!” (İnsan 76/25-26)

Cenab-ı Hakk’ın geceye verdiği kıymet ve onun içine yerleştirdiği sırlar, sayısızdır. Bu hususta Rabbimizin: “Geceye ve gecenin içinde olan şeylere andolsun ki...” (Duha 93/2); “Sükuna erdiği zaman geceye andolsun ki…” (Duha 93/2) ve “Kararmaya yüz tuttuğun­da geceye; ağarmaya başladığında sabaha andolsun!” (Tekvir 81/17-18) şeklinde kasem buyurmasındaki sır, idrakimize ve gönlümüze nice hakikatleri seyrettirmek için açılan ilahi bir penceredir.

Olgunluğa erişmiş müminler için geceler, derunundaki sükunet ve feyz dolayısıyla müstesna bir ganimettir. Bu ganimetin kıymetini layıkıyla bilenler -bilhassa gece yarısından sonra- bütün mahlukatın istirahate çekilerek alemi derin bir sükunetin kapladığı hengamda, dua, ibadet ve Hakk’a yanık ilticaların kabulü için Rablerine teveccüh etmenin feyizli zeminini bulurlar. Gece ve seherleri uyanık geçirmek hususunda Cenab-ı Hak. kendisinden sakındıkları için ilahi nimetlere mazhar olacaklarını beyan ile medhettiği o bahtiyar kullan hakkında şöyle buyurur:

Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.(Zariyat 51/17 18)

Diğer bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

(Ey peygamber-i ekber!) O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor ve secde edenler arasında dolaşmanı da… (Şuara 26/218-219)

Gece namazı ve teşbihleri, yar ile buluşup sohbet etme ma­hiyetini taşır. Herkes uyurken uyanık olmak, Mevla-yı Müteal’in rahmet iklimine girerek, mağfiret, muhabbet ve marifet meclisine dahil olan müstesna kullarından olmak demektir.

Eğer bir mümin, geceyi gayeli kullanabilir ve zikrin ruhaniyetinden nasip alabilirse gecesi gündüzünden manen daha aydınlık ve hayırlı olur. Lakin gayesiz ve uykuya mahkum olarak geçirilen bir gece ise taşa, de­nize ve çöle yağan yağmur gibi semeresiz ve telafisi zor bir kayıptır.

Seherde başlayan tevhidin ruhaniyeti günlerimizi ve gönüllerimizi ihata ederse son nefesimiz yani dünyadaki her şeye büyük veda demek olan ölüm de, kelime-i tevhidin ruhaniyeti ile inşallah bir “şeb-i arus’ a dönüşür.

Bütün bir geceyi uykuyla geçirmeyip arada bir kalkmanın insan vü­cudu ve sıhhati için ehemmiyeti de tıbbi bir gerçektir. Hakikaten uzun bir uykudan uyananlar baş ağrısından muzdarip olurlar. Bu, uyurken ne­fes alıp vermenin yavaşlaması ve beynin kafi miktarda oksijenle beslenememesinin bir neticesidir. Uykuyu bölenler, fiili hareketlerle nefes alıp vermeyi normalleştirdiklerinden, az bir uykuya rağmen yatakların­dan daha zinde kalkarlar. Diğer taraftan bilhassa ihtiyarlarda ölümler daha ziyade sabaha karşı vaki olur. Bundan dolayı doktorlar, seher vaktine “ölüm saati” adını verirler. Bunun sebebi uykunun en derin ol­duğu saatte kalbin çalışmasının yavaşlamasıdır. Bu saatte uyananlar -üs­telik bir de soğuk suyla abdest alırlarsa- bütün vücut fonksiyonlarını normalleştirmiş olurlar. Dinin emirleri bu gibi dünyevi faydalar için ol­mayıp Allah’a kulluğu gerçekleştirmek maksadıyla vaz olunmuşlarsa da onların her birinde böyle dünyevi faydalar da mevcuttur. Namaz, oruç vs. ibadetler içinde böyle sayısız dünyevi hikmetler ve menfaatler vardır. Fakat tabiatı ile bunlar o ibadetlerin varlık sebebi değil, birer yan tesiri mesabesindedirler.

Zekatın Hikmetleri -I-

zekat

Hayırda Acele Etmek

Bir kimse, zekat kendisine farz olur olmaz ilk vaktinde zekatını vermelidir. Zekatın senesi dolup farz olmadan ön­ce verilmesi daha faziletlidir. Bu, özellikle zekatın verilme­si gereken bir yeri bulunca yapılmalıdır. Mesela, Allah yo­lunda cihad eden bir gazi, vakti gelmiş fakat ödenemeyen bir borç, bir cihad, ihtiyaç içine düşmüş fazilet sahibi bir fa­kir yahut garip bir yolcu ve benzeri ihtiyaç sahipleri görül­düğünde bu kimselere vaktinden evvel zekatını vermek, bunu güzel bir fırsat görüp hemen değerlendirmek daha faziletli ve daha bereketlidir. Böyle davranmak, hayırlı işle­re koşmak, iyilik ve takvada yardımlaşmak olur. O ayrıca, yapılması emredilen şeyin yanı sıra nafile bir hayır yap­maktır.

İnsan, başına gelecek kötü durumlardan emin olamaz. Çünkü hayrı geciktirmekte birçok afet mevcuttur. Dünyanın nice felaket ye sıkıntıları vardır. Nefis durmadan hal değiştirir. Kalp devamlı değişim içindedir; bunun için fırsat ele geçer geçmez hayrı yerine getirmelidir.

namaz ve zekat

Zekat veren kimse, zekat vermede yılbaşı olarak rama­zan veya zilhicce aylarından birini belirlerse, bu daha fazi­letlidir. Çünkü bu iki ayın birçok fazileti ve hususiyeti vardır.

Yüce Allah ramazan ayını Kur’an’ın indirilmesine tahsis etmiş ve onda bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi‘ni koymuştur. Ramazan ayında zekatın verileceği en faziletli günler son on günüdür. Zilhicce ayının en faziletli günleri ise ilk on günüdür.

Takva ehlinden bazıları, zekatın her sene bir ay öne almak suretiyle verilmesini ve sene başından sonraya bırakılmamasını münasip görmüşlerdir. Çünkü bir kimse zekatını her yıl belirli bir ayda verirse, gelecek seneki aynı ay aslında on üçüncü ay olur. Bu da zekatın geç verilmesi demektir.

Alimler şöyle demişlerdir: “Bir kimse, bu yıl zekatını receb ayında verirse, gelecek yıl zekatını cemaziyelahir ayında vermelidir. Böylece bir seneyi geçirmemiş olur. Bu­na göre, bu yıl zekatını ramazan ayında veren bir kimse, gelecek yıl şaban ayında vermeli ki, seneye bir şey ekle­memiş olsun. Bu şekilde hareket etmesi daha güzeldir.

Kalp Huzuru ve İhlas

Zekatı gönül hoşluğu ve kalp huzuru ile Rabbi için ihlaslı bir şekilde, sırf O’nun rızasını isteyerek, gösteriş ve riya yapmaksızın, yapmacık hal ve tavırlara girmeksizin vermelidir. Kul, verdiği zekatı, Allah’tan başkasının bilmesini istememelidir. Zekatı verirken, Allah’tan başkasından bir şey beklememeli, onu vermediğinde ise O’ndan başkasın­dan korkmamalıdır. Devamlı Allah Teala’ya nazar etmeli, O’nun bu hayırda kendisine İhsan ettiği güzel yardımını yakînen tanımalıdır.

Tevazu

Zekat veren kimse zekatını verdiği fakirin kendisinden daha hayırlı olduğuna itikad etmeli; kalbinde onu noksan görmemeli ve onu küçük düşürmemelidir. Zengin kimse, fakirin kendisinden daha hayırlı olduğunu bilmelidir. Çünkü fakir, onun için manevi bir temizlik, yükselme, yücelme ve ebedi ahiret yurdunda manevi derece elde etme sebebi yapılmıştır. Kendisi ise, fakir için bir hizmetçi ve onun dün­yasını ihya etmekle görevli bir memur yapılmıştır.

Gösteriş ve Minnetten Uzak Durmak

Müslüman zekatını fakire gizli olarak vermeli, verdiğinin zekat olduğunu kendisine söylememelidir. Allah Teala’nın, “Sadakalarınızı minnet ederek/başa kakarak ve fakire ezi­yet yaparak iptal etmeyiniz(Nisa,53)  ayetinin tefsirinde şöyle denmiştir: “Minnet, zekatı verdiğin kimseye ‘bu zekattır’ di­ye söylemen; eziyet ise verdiğin zekatı başkalarına açıklamandır.”

Süfyan-ı Sevri (rah) demiştir ki: “Kim yaptığı hayrı başa kakarsa sadakası/zekatı fasid olur.” Ona, “Başa kakmak nasıl olur?” diye sorulunca şu cevabı vermiştir: “Yaptığın hayrın zekat olduğunu zikretmen veya başkaları yanında ondan bahsetmen o kimseyi minnet altına sokmandır.”

Başka biri de şöyle demiştir: “Minnet, verdiğin şeye kar­şılık olarak hayır yaptığın kimseyi çalıştırmak istemendir. Eziyet ise fakirliğinden dolayı onu ayıplamandır.”

Yine denilmiştir ki: “Minnet, kendisine hayır yaptığın kimseye karşı kibirlenmek, eziyet ise onu azarlamak ve bir şey istediği için kendisini kınamaktır.”

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: Sadakanın en faziletlisi insanın şartlarını zorlayarak bir fakire gizlice ver­diği sadakadır.

Alimlerden biri şöyle demiştir: “Üç şey iyiliğin hazinelerindendir. Onlardan biri de zekatın gizli olarak verilmesi­dir.” Bu söz bize müsned bir hadis olarak da rivayet edildi.

Zekatı gizlice vermek insanın dini için daha selametlidir. Bunun afeti daha azdır ve amel bakımından da daha temizdir.

Bize ulaşan bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Allah, yap­tığı hayrı halka duyurmak için, gösteriş yaparak ve minnet ederek hayır yapanın hayrını kabul etmez.”

Görüldüğü gibi hadis-i şerifte Allah Resûlü (s.a.v), min­net ile halka duyurmayı bir arada zikretmiştir. Aynı şekilde halka duyurma ile riyayı da bir arada zikretmiş ve bütün bunlarla amelin reddedileceğini bildirmiştir.

Hayrını işittirme derdinde olan, yaptığı amellerini kendi­sini görmeyenler duysun diye ondan bahseden kimsedir.

Onun bu davranışı, amelinde gösteriş yerine geçer. Ame­lin iptal edilmesinde her ikisi de eşittir. Çünkü onlar iman­daki yakînin zafiyetinden kaynaklanır.

Halk duysun diye amel eden kimse, kendisini mevlasının bilmesiyle yetinmemiş, aynı şekilde riya için hareket eden riyakar da O’nun görmesiyle yetinmeyip başkalarını O’na ortak etmiştir. Hadiste, yaptığı hayrı başa kakan kim­se de bunlara dahil etmiştir. Çünkü başa kakmada hem yaptığını duyurma hem de riya/gösteriş vardır. Şöyle ki:

Hayır ve ibadet yapan kimse, yaptığı ameli zikrederek onu başkalarına duyurmuş olur veya gizlice yaptığı iyilikte kendi nefsini görüp onunla övünür. Onu açığa vurduğu zaman, amel gizli olmaktan çıkar, açıktan yapılmış amel ola­rak yazılır. Onu halkın içinde bahsettiği zaman ise, gizli ve açık ameli silinir, yerine gösteriş yazılır.

Eğer ihlasla verilen bir sadaka ve zekatın açıklanma­sında, onun gizli olarak verilmesinin sevabını kaçırmaktan başka bir şey olmasaydı, bu bile amel için büyük bir nok­sanlık olurdu.

Şöyle bir rivayet edilmiştir: “Gizli olarak verilen sadaka, açıktan verilen sadakadan yetmiş kat daha fazilet­lidir.” Bir hadiste ise şöyle buyrulmuştur: “Yedi sı­nıf insan vardır ki Allah Teala’nın arşının gölgesinden baş­ka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah on­ları kendi gölgesinde gölgelendirir. Onlardan biri de, sağ elinin verdiği sadakayı sol elinin farketmeyeceği kadar giz­li veren kimsedir.“ Hadisin diğer bir lafzında ise, “Sağ eliyle verdiği sadakayı sol elinden gizleyen kimse” diye geçmektedir. Bu aslında gizli tutulmasında mübalağa ifade eden bir ifade şeklidir.

Eğer verdiğin sadakayı gerçek manada nefsinden gizle­mek mümkün olmuyorsa, hiç değilse onda nefsini gizle. Öyle ki kendisine zekat verdiğin kimse senin verdiğini bil­mesin. Bu, ihlastan bir makamdır. Vermede elini görür ve kendini ortaya koyarsan, hiç olmazsa zekat verdiğin kimse­ye karşı nefsini gizle. Böyle yapmak, sadık olanların halidir.

zekat

 

İhlaslı Kulların Örnek Halleri

İhlas sahibi insanlardan biri, vereceği şeyi fakirin önüne veya yoluna bırakır yahut görüp alabileceği şekilde onun oturduğu yere koyardı. Fakir onları alır, fakat sahibinin kim olduğunu bilmezdi. Diğer biri de vereceği şeyi fakirin cebi­ne o uyurken gizlice koyardı. Ben böyle yapan bir kimseyi gördüm.

Zekatını başkaları vasıtasıyla fakire vererek durumunu gizlemeye çalışan Müslümanların sayısı sayılamayacak kadar çoktur. Bir hadiste şöyle rivayete edilmiştir: “Gizli sa­daka veya gece verilen sadaka rabbin gazabını söndü­rür.“

Yüce Allah zekatın gizli olarak verilmesinin daha fazilet­li olduğunu haber vermiştir. Fazileti yanında bu sadaka gü­nahlara kefaret olur. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Sa­dakayı gizli olarak fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Bu günahlarınıza kefaret olur.”

Bir fakir, fakirliğini açıkça söyler, istemek için elini açar, iffet ve şerefini koruma yerine dilenmeyi ve zilleti tercih ederse, bu durumda senin de ona yapacağın iyiliği açıklamanda bir mahzur yoktur. Eğer, sünnete uyarak, ya da bu konuda başkalarına örnek olup sana uyulsun niyetiyle ze­katını açıktan verir, diğer insanlar için de bir teşvik olması­nı düşünürsen bu güzeldir. Böylece diğer Müslümanların da zekat vermede seninle yarışması temin etmiş olursun. Bu ayrıca, fakirleri doyurmak için teşvik etmeye girer. Allah Teala bizleri buna teşvik etmiştir.

“Size verdiğimiz rızıklardan açıktan ve gizli olarak intak ediniz.” (Müzzemmil, 20) ayeti hakkında şunlar söylenmiştir: Gizli olarak verilecek şey, nafile sadakalar; açıktan verilecek ise farz kılınan zekattır.

“Malınızın zekatını veriniz ve Allah için karz-ı hasende bulunun/güzelinden borç verin” (Hud,88) ayeti hakkında da şöyle denmiştir: “Karz-ı hasen nafile cinsinden olan ibadetlerdir.” “O helal maldır” diyenler de olmuştur.

Allah Teala bir ayette şöyle buyurmuştur: “Zekatlarınızı açıktan verirseniz o ne güzeldir.” (Bakara,271)

Görüldüğü gibi burada sadakayı açıktan verenler methedilmiştir. Ancak bu durum, açıkça isteyen, elini açıp di­lenen insanlara karşı açıktan verildiği zaman güzel olur. Nitekim ayette, “Eğer onu fakirlere gizli olarak verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” (Bakara,267) buyrulmuştur.