Hz. Fatıma’nın Hayatı

Hz. Fatıma, İslamiyet’in gelmesinden yaklaşık bir yıl önce Sünni inanışına göre 606, Şiʿa’ya göre 614 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir. Fatıma, “sütten kesilmiş” anlamına gelmektedir. Hz.Fatıma (r.a), Peygamber babasının engin sevgisi ve bol şefkati altında büyüdü. Babasındaki merhameti ve güzel ahlakı, annesindeki asaleti ve cömertliği gördü. Hz. Fatıma hassas ruhlu, zayıf yapılı idi. Yaşından beklenmeyecek derecede yüce bir ahlak sahibiydi. Üstün bir zekası vardı ve son derece alçak gönüllüydü.  Çok az konuşurdu. Cömertti, ev işlerinde maharetli ve becerikliydi. Hz. Peygamber kızına o kadar şefkatli idi ki onu ellerinden ve yüzünden öperdi. Halbuki o toplumda bir babanın kızının elinden öpmesi bir yana erkek çocuklar bile öpülmezdi, ayıptı. “Benim on çocuğum var daha bir kez öpmüş değilim” diyen insanların yaşadığı bir toplumda kadını diri diri gömülmekten eli öpülen bir konuma yükselten de yine Hz. Peygamber’in getirdiği İslam’dı. Hz. Fatıma babasının İslam uğruna çektiği sıkıntılara nasıl katlandığını ve o yolda fedakarlığın en güzel örneklerini bizzat yaşayarak öğrendi. Bir gün yine yolda giderken azgın bir müşrik, efendimizin üzerine toz toprak ve pislik attı. Üstü başı toz-toprak olan ve elbiseleri kirlenen Efendimiz eve döndü. Nur topu yavrucuğu Fatıma, kapıyı açınca babasını tanıyamadı ve ağlamaya başladı. Ablaları da ağlıyordu. Peygamber efendimiz ise kendilerine gülümsüyordu: “Zararı yok, su ile temizlenir” diyordu. Böylece nur parçası yavrularını sukunete kavuşturmaya çalışıyordu. Fakat küçük Fatıma ise hıçkırıklarını tutamıyordu. Onu susturabilmek için: “Ağlama kızım. Yüce Allah, babanı koruyacaktır.” buyurdu ve bu şekilde onun korku ve endişelerini gidermeye gayret etti.

Hz. Fatıma’nın çocukluğu bu şekilde Kureyş’in zulüm, baskı ve ambargoları altında geçti. Daha henüz ömrünün baharını yaşarken annesini kaybetti. Mekke’de Müslümanlara eza ve cefalar arttı. İşkenceler dayanılmaz hal aldı. Bunun üzerine babasına hicret izni verildi. Daha sonra da aile efradı ile birlikte kendisi de Medine’ye hicret etti.

Hz. Fatıma’nın doğumundan önce Muhammed’in muhalifleri, onun son oğlunun da öldüğünü görünce, Muhammed’in soyunu sürdürecek kimse kalmadığı için yolunun bu yüzden mahvolacağı yönünde propaganda başlatmışlardı Bu propagandaya Kevser Suresi ile cevaρ verilmiştir: “Şüphesiz biz sana bol hayır (bereketli nesil) vermişiz. Öyleyse Rabbin iςin namaz kıl ve kurban kes. Doğrusu asıl ebter (soyu kesik) olan sana kin duyandır.” Muhammed’in soyu, Fatıma ve eşi Ali’nin çocukları yoluyla devam etmiştir, çünkü Muhammed’in vefatından sonra hayatta kalan tek çocuğu Fatıma’dır.  Küçük yaşından itibaren, babasının her işine koşturması, onu bir anne gibi koruyup kollaması sebebiyle, babası Muhammed ona; ‘Ümmü Ebiha’ yani “Babasının Annesi” lakabını vermiştir.

Fatıma, Peygamber efendimizin bir parçası ve kalbinin meyvesiydi. Artık büyümüş ve evlenecek yaşa gelmişti. Bu sebepten Peygamber’e hısım, akraba ve damat olabilme şerefine erişebilmek için ashab-ı kiramın büyüklerinden dahi talepler gelmişti. Önce Hz. Ebu Bekir (r.a.) sonra Hz. Ömer (r.a.)’den talepler geldi. Efendimiz bu yakın dostlarına: “Fatıma hakkında Allah Teala’nın emrini bekleyelim.” buyurmuştu. Bu haberler Medine’de yayılınca Ebu Talib ailesi Hz. Ali’yi bu konuda acele davranması için uyardı. Fakat o: “Ebu Bekir ve Ömer’den sonra bana verirler mi?” diye çekindiğini söyledi.  İkna ederek onu istemeye razı ettiler. Evliliği ile ilgili olarak Hz. Ali (r.a.) kendisi şöyle anlatır: Resul-i Ekrem (s.a.) Efendimiz’i, Ümmü Seleme (r.a) annemizin evinde buldum. Kapıyı çaldım ve selam verdim, içeri buyur ettiler. Efendimiz bana yanında yer gösterdi. Bende edepli, mahcup ve heyecanlı bir vaziyette başımı öne eğip oturdum. Halimi anlayan Efendimiz “Ya Ali! Öyle zannederim ki bir muradın var.”buyurdu. Bende: “Ya Rasulallah! Anam-babam sana feda olsun. Senin bereketinle sırat-ı müstakimi bulduk. Hayatımın sermayesi sensin. Nice zamandır ona cüret edip söyleyemedim.” diye söze başlayınca bana tebessüm etti ve: “Herhalde Fatıma’yı istemeye geldin.” buyurdu Ben de: “Evet” dedim. Bunun üzerine: “Fatıma’ya mehir olarak verebileceğin neyin var?” diye sordu. Ben de: “Bir kılıcım, bir devem bir de küçük zırhım var.” dedim. Efendimiz: “Kılıcın sana lazımdır. Deven bineğindir. Zırhını sat Ya Ali!” buyurdu ve sözüne devamla: “Hak Teala kendi katında Fatıma’yı sana nikahladı. Senden önce melek gelip, bana bu hali haber verdi.” dedi. Efendimiz, zırh parasının bir miktarını alıp düğün için gerekli  ihtiyaçları, çeyizleri almak için Hz. Ebubekir’e uzattı. Paranın kalan kısmını da müminlerin annesi Ümmü Seleme’ye (r.a.) emanet olarak gönderdi. Hz. Ebubekir, Selman ve Bilal (r.a.) yardımcıları ile birlikte çarşıya çıkıp çeyizlik eşyaları ve diğer ihtiyaçları temin ettiler. Çeyiz olarak alınan eşyalar şunlardı: 1 adet kadife yorgan, 1 adet yüzü deri içi lif dolu yastık, 3 adet minder, 2 döşek, 1 koç postu, 1 adet topraktan yapılmış su testisi, 1 su tulumu, 1 elek, 1 kilim,  2 adet Yemen işi üzerleri gümüşle işlenmiş elbise, 2 adet el değirmeni, 1 meşin su bardağı, 2 adet çanak çömlek, 1 adet hurma yaprağından örülmüş sedir.

Günler geçiyor düğün günü yaklaşıyordu. Efendimiz, Ümmü Seleme annemizle Ümmü Eymen’den Fatıma’yı (r.a) giydirip kuşatmalarını istedi. Bir deve getirilip süslendi ve Hz. Fatıma bindirildi. Yuları Selman-ı Farisi’nin (r.a.) eline verildi. Huzur ve neşe içerisinde Hz. Ali’nin evine getirildi. Böylece Hz. Fatıma şanına yakışan bir sadelik içinde gelin oldu. Bu mesut düğün hicretin 2. yılının Zilhicce ayında yapıldı. Peygamber efendimiz düğün gecesi abdest aldı ve Hz. Ali’yi çağırdı. Abdest suyundan göğsüne ve iki omuzunun arasına serpti. Sonra Hz. Fatıma’ya da aynı şekilde davrandı ve: “Allahümme barik fima ve barik lehüma fi neslihima= Allah’ım bu evliliği mübarek kıl! Onlara ve nesillerine mübarek kıl.” buyurdu ve: “Ey Allah’ım ! Fatıma ve zürriyeti hakkında kovulmuş şeytandan sana sığınırım.” diye dua etti. Hz. Ali için de aynı duayı tekrar ederek: “Allah’ın ismi ve bereketiyle gir zevcenin yanına.” buyurdu. Yeni gelin ve damada bu duaları yaptıktan sonra onların arasındaki muhabbeti kuvvetlendirmek için kızına: “Vallahi Ey Fatıma! Ben seni, ailemin en hayırlısına nikahladım! Allah hakkı için erin iyi erdir. Sahabenin evvelidir. İslam’ın büyüğüdür. İlim de en derinidir. İmamların kadısı, İslam’ın kahramanıdır. Zinhar ona isyan eyleme ve emrine muhalefet etme!” diye nasihatte bulundu. Damadına da: “Ey Ali, Fatıma’nın hakkına riayet eyle! Onu hoş tut. O benden bir parçadır. Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun.” buyurdu. Her ikisini de Allah’a emanet ederek oradan ayrıldı. Fatıma, Ali bin Ebu Talib ile olan evliliğinde, ikisi kız, üçü oğlan olmak üzere beş çocuk sahibi olmuştur. Çocuklarının isimleri;

Muhsin bin Ali, Hasan bin Ali, Hüseyin bin Ali, Zeyneb bint Ali, Ümmügülsüm bint Ali’ dir.

Hz. Fatıma (a.s)’ın ibadetine gelince, birçok geceleri ibadetle geçirdiği söylenir. Her namazdan sonra okunması sünnet olan, Resulullah tarafından bir hediye olarak öğretilen Fatımat’üz-Zehra Tesbihatı (34 defa Allah-u Ekber, 33 defa Elhamdulillah, 33 defa Sübhanallah ) ibadetteki yüce makamına bir işarettir.

Hz. Fatıma’nın (s.a) ömrü 18 sene gibi kısa bir süre olmasına rağmen ilimdeki makamı o dereceye varmıştır ki Kur’an’ın tefsiriyle ilgili buyrukları Hz. Ali (a.s) tarafından kaleme alınmış ve bu yolla meydana gelen kitap Ehl-i Beyt İmamlarının ilmi kaynaklarından biri olmuştur. Böylece o sonradan gelen imamlar için de bir muallime sayılmıştır.

Hz.Fatıma (s.a) Resulullah (s.a.v)’den sonra çok kısa bir süre yaşamıştır. Bu süre bazı kaynaklara göre, altı ay bazısına göre de 95 veya 100 gündür. Medine’de vefat etmiş ve vasiyeti üzerine geceleyin gizlice defnedilmiştir ve mezarı hala bilinmemektedir.

Hz. Fatıma’nın Sözleri

“Ey Allahım! Baba ve anamı ve boynumda hakkı olan herkesi en iyi mükafatınla benden taraf mükafatlandır. Ey Allah’ım benim durumumu yaratılış gayem uğrunda uğraşmak için müsait kıl, senin üstlendiğin (rızık) için çalışmakla meşgul eyleme, ben senden mağfiret diliyorum, öyleyse beni azaba uğratma; ben sana yalvarıyorum, beni mahrum bırakma.”

“Allah, şarap içmeyi, pislik ve kötülükleri önlemek için haram kılmıştır.”

“Siz ey Allah’ın kulları! O’nun emir ve nehiylerinin muhatabı sizsiniz. Din ve vahyi taşıyanlar (ahkamı kendinizde uygulamak için) Allah’ın eminleri ve onu diğer milletlere ulaştıracak elçileri sizsiniz.”

“Allah, zekatı nefsin temizlenmesi ve rızkın artması için farz kıldı.”

“Allah’ım! Beni verdiğin rızıkla kanı eyle, yaşattığın sürece ayıplarımı ört ve bana afiyet nasib eyle, ölümüm gelip çattığında bağışla beni ve bana rahmeyle, mukadder etmediğin şeyi elde etmek için boşuna uğraşmakla beni yorma, bana mukadder kıldığına da ulaşmayı kolaylaştır.”

“Babam Hz. Muhammed (sav) insanların hidayeti için kıyam etti, onları sapıklıktan kurtardı, körlükten çıkarıp basiret verdi onlara; sağlam bir dine hidayet etti, doğru yolu gösterdi onlara.”

“Allah, orucu ihlasın sağlamlaşması için farz kıldı.”

“Allah’ım! Nefsimi bana küçük göster ve kendi makamını benim nazarımda büyült, itaatini, senin rızana uygun amel etmeyi ve senin gazabına sebep olan işten uzak durmayı bana ilham eyle, ey rahmeti bütün rahmedenlerden daha çok olan.”

“Allah, anne babaya iyilik yapmayı ilahi gazaptan korunma vesilesi kıldı.”

“Allah’ın kitabı. Kendisine uyanı Allah’ın rızasına götürür. O’na kulak vereni kurtuluşa sevk eder. O kitapla Allah’ın aydın hüccetlerine, açıklanmış farzlarına, yasaklanmış haramlarına, belli nişanelerine, yeterli delillerine, övülmüş erdemlerine, hibe olan ruhsatlarına ve yazılı şeriatlarına ulaşılır.”

 

 

 

 

 

 

 

Esma-ül Hüsna “El-Mümin”

EL-MÜMİN:Mümin kelime olarak inanan anlamına gelir. Bu mana kullar içindir. Allah için olan mana ise gönüllere iman veren, kendisine güvenenlere emniyet sağlayan ve ferahlık bahşeden demektir.El-Mümin esmasının ebced değeri 136’dır. Güneş doğarken ilk saatlerde, ikindi namazı sonrası, gece okumalarında ise tam gece yarısı okunması daha iyidir.

İmam-ı Kurtubi hazretleri buyuruyor ki:

El-Mü’min ismi, dostlarını azaptan, kullarını zulümden emin kılan demektir. Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah onları korkudan emin kılandır) buyurmuştur. (Kureyş 5)

El-Mümin isminin faziletleri

Özel istek ve ihtiyaçları bulunan kimse her gün “136” defa 43 gün boyunca “Ya Mü’min” esmasının zikrine devam etmeli ve sonra isteyeceğini Allah’tan istemelidir.

Düşmanına karşı üstün gelmek ve onu etkisi altına almak isteyen kişi her gün bu esmayı 136 defa “Ya Mü’min” diyerek çekmelidir.

Her gün sabah namazından sonra 267 defa “Ya Mü’min” esmasını okuyan kimse sıkıntıya düşmez, kimseye muhtaç olmaz. Diline yalan girmez, küfür denilen kötü ve çirkin sözlerden korunur.

El-Mü’min esmasının zikrine devam eden kimsenin dünya ve ahiret işleri dengeli bir şekilde yoluna girer.

5 vakit namazdan sonra bu esmayı 137 kere “Ya Mü’min celle celalühu” diyerek zikre devam edenlerin imanları kuvvetlenir, her türlü evham ve kötü alışkanlıklardan kurtulmuş olur.

Mümin İsminin Geçtiği Kur’an Ayetleri

“İnanmak-iman etmek” anlamında “mü’min” kelimesinin geçtiği bazı ayetler şöyledir:

“Mü’min olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Taha/75)

“Kim de mü’min olarak ahireti ister ve ona ulaşmak için gereği gibi çalışırsa, işte bunların çalışmalarının karşılığı verilir.” (İsra/19)

“Hiç mü’min fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar.” (Secde/18)

“Kim de inanmış olarak salih ameller işlerse o, ne zulme uğramaktan korkar, ne yoksun bırakılmaktan.” (Taha/112)

“Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (Nahl/97)

“Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, ayetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.

………Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yoluna harcarlar.

………İşte gerçekten mümin olanlar onlardır. Onlara Rablerinin katında dereceler vardır, bağışlanma ve değerli rızık vardır.” (Enfal/2-3-4)

İlk Ezan

Ezan, İslam’ın sembolü olup aynı zamanda sünnettir. Ezan aracılığıyla insanlara hem namaz vaktinin girdiği ilan edilmekte, hem de Allah’ın eşsiz büyüklüğü, Hz. Muhammed(s.a.v.)’in O’nun kulu ve elçisi olduğu ve namazın kurtuluş yolu olduğu ilan edilmektedir.

Medine’ye hicretten sonra Mescid-i Nebevi dediğimiz Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu mescid inşa edilmiş ve bu mescid tamamlanınca namaz cemaatle kılınmaya başlanmıştır. Namaz vakti girdiğinde de Hz. Bilal-i Habeşi,”Hayye ale’s salah” yani  “Haydi namaza” diyerek sahabeleri namaza çağırmıştır. İnsanlar çoğaldıkça Hz. Muhammed (s.a.v.) herkes tarafından bilinecek olan bir şeyle namaz vaktinin duyurulması gerektiğini ashabıyla istişare etmiştir. Kimisi; “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, Müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi fakat Peygamber Efendimiz bu teklifi beğenmedi. Yahudi borusu çalınması teklif edildi, onu da beğenmedi: “Bu, Yahudilerin aletidir.” buyurdu. Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz: “O da Hıristiyanların işidir.” buyurdu.

Peygamberimizin derdiyle dertlenen Abdullah bin Zeyd (r.a.) bir gün uykusunda iken kendisine ezan lütfedildi. Hemen Resulullah’ın yanına giderek:

“Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri gelip bana ezanı öğretti.” dedi.  Bunun üzerine peygamberimiz bu rüyayı hak bir rüya olarak kabul edip “Kalk rüyada öğrenmiş olduğunu Bilal’e öğret. O bunları söyleyerek ezan okusun. Zira o, sesçe senden daha gür” diye buyurmuştur. Hz. Bilal, Medine’nin en yüksek yerine çıkarak öğrendiklerini okuduğu sırada evinde olan ve ezanı duyan Hz. Ömerin de aynı rüyayı gördüğünü peygamberimize söylemesi üzerine peygamberimiz “Elhamdülillah! Şimdi bu daha sağlam oldu” demiştir. Böylece ezan, vacib derecesinde kuvvetli bir sünnet oldu.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Ezanı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini aynen tekrarlayın. Sonra bana salat ü selam getirin. Zira kim bana salat ü selam getirirse Allah da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için Vesile’yi taleb edin. O, cennette bir makamdır ki, mutlaka Allah’ın kullarından birinin olacaktır. Ona erişecek kimse olmayı ümid ediyorum. Kim benim için Allah’tan Vesile’yi taleb ederse, şefaatim kendisine vacib olur.” (Müslim, Salat, 11; Ebu Davud, Salat, 36/523)

Esma-ül Hüsna “Es-Selam”

 

ES-SELAM: Kullarını selamete güvene çıkaran, cennetteki mümin kullarına selam veren O’dur. Es-selam esmasının ebced değeri 131’dir. İnsanlar selamlaşma sırasında Allah’ın bu ismiyle selamlaşırlar. Es-selam ismi şerifinin zikir vakitleri sabah gün doğduğu vakit ve ikindinin son vaktidir. Bu ismi şerif zikir saati olan vakitlerde ve her vakitte ‘Es-Selam – Ya-Selam’ diyerek okunur.

 Es-selam İsminin Faziletleri

Es-selam ismi şerifini devamlı okuyan kimse her türlü felaketten korunur, Allah’ın himayesine girer ve koruma altına alınmış olur.

Her namazın arkasından “Ya Selam” isminin zikrine devam eden kimse adalet ve selamete ulaşır, emniyet ve güvende hisseder, Allah böyle kimseleri her türlü zulümden ve kötülükten korur.

“Ya Selam” ismi şerifi, eceli henüz gelmemiş bir hastaya her gün 131 defa okunursa hastalık kısa bir süre içerisinde iyileşir ve hasta sağlığına kavuşur.

Cuma ezanı okunduğu sırada “Euzübillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim. Selamün kavlen min Rabbi’n-Rahim ” okuyup ardından 17161 kere “Ya Selam” ismini zikredenin dileği hayırlı bir vakitte gerçekleşir.

Her türlü sıkıntı ve dertten selamete çıkmak için ve korkulardan korunmak için her gün 131 defa “es-Selam” diyerek zikretmek gerekir.

Bekar bir kimse günde 131 defa ‘Ya Selam’ ismini zikre devam ettiği takdirde ona hayırlı bir vakitte evlilik nasip olur. Evli olan bir kimse okursa eğer bir ömür mutlu bir evlilik sürer.

 Selam İsmi Geçen Kur’an Ayetleri

“Siz bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.”
Nisa- 86

“Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”
Ahzab-56

“Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selam verin.”
Nur-61

“Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip ( izin alıp) ev sahiplerine selam vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır.”
Nur, 24/27

“O öyle Allah’tır ki, O’ndan başka tapılacak yoktur. Öyle melik ki, mukaddestir, selamete erdirendir, güven verendir, görüp gözetendir, onurludur, dilediğini ister istemez zorla yaptırandır, her hususta büyüklüğünü gösterendir, Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir.”
Haşr-23

“Ayetlerimizi iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: ” Selam olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tevbe eder, kendini düzeltirse ( bilmiş olun ki) o, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
En’am, 6/54

“Allah selam yurduna (cennete) çağırıyor ve dilediğine de bir doğru yola hidayet buyuruyor.”
Yunus-25

“Sabretmenizden dolayı size selam olsun. Dar-ı dünyanın ( dünya yurdunun) akıbeti ( sonucu) ne güzel.”
Ra’d-24

“Orada onların duaları, “Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım!” karşılıklı iyi dilekleri de “selam” şeklinde olacaktır. Ve duaları, “Alemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun” diyerek son bulur.”
Yunus- 10

“İman edip salih ameller işleyenler ise, Rablerinin izniyle içinde sürekli kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetlere konulurlar. Oradaki dirlik temennileri ‘selam!’ dır.”
İbrahim – 23

Namaz Vakitlerinin Anlamları

 

 Allah’ın her emir ve yasağının sayısız hikmeti olduğu gibi namazların belli vakitlerde kılınmasının da elbette birçok hikmeti vardır. Kur’an-ı Kerim’de namaz vakitleriyle ilgili pek çok ayet yer almaktadır.

(Ey Muhammed!) Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür. (Hud Suresi 114)

Güneşin zevalinden (öğle vaktinde Batı’ya kaymasından) gecenin karanlığına kadar (belli vakitlerde) namazı kıl. Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı şahitlidir. Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın. (İsra Suresi 78-79)

Güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki hoşnut olasın.” (Taha Suresi 130)

Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah’ı tesbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur. (Rum Suresi 17-18)

 

Sabah Namazı

Yeni bir başlangıç

Sabah namazı vakti; bizim anne karnına düştüğümüz anı, kainatın yaratıldığı 6 günden ilk günü ve yıl içindeki bahar mevsimini gösterir. Sabah vakti aydınlıkla birlikte yeni bir güne başlar adeta yeniden doğarız. İnsan sabahleyin çeşitli faaliyetlere başlamak için gerekli vücut zindeliğine kavuşmuş halde uyanır. Bizlere yine O’nun bize verdiği rızkları kazanabilmemiz için bu canlılık ve zindeliği de veren  şüphesiz Allahu Teala`dır. Bu nedenle O’nun verdiği nimetlere ve sıhhate şükür için, sabah namazını kılmakla mükellef tutulmuşuzdur.

Rivayet edildiğine göre sabah namazının fazileti ile ilgili Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Sabah namazını kılan kimse Allah’ın himayesindedir. Dikkat et, ey Ademoğlu! Allah, bizzat himayesinde olan bir konuda seni sorguya çekmesin. (Müslim, Mesâcid 261-262)

 

Öğle Namazı

Gençlik ve Cehennem

Öğle vakti günün en sıcak zamanı olduğu için yazın en sıcak dönemine, insanda ise gençlik çağına işaret eder. Yine, öğlenin sıcağı bizlere mahşer gününü hatırlatır. Öğle vakti işlerimizin en yoğun olduğu andır. İnsan, o vakitte günlük işlerin yoğunluğundan dolayı adeta boğulacak duruma gelir. Tam da bu anda hem  bu sıkıntılardan biraz olsun uzaklaşmak, hem de günün o saatine kadar Rabbimizin bize verdiği nimetlere şükürde bulunmak amacıyla namaza koşar ve bizi sıkıntıya sokan dünya işlerinden sıyrılarak bir nefes alma fırsatı buluruz.

Ebu Hureyre(r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:

 

Sıcak (öğle vakti) şiddetlendiği zaman, onu namazla serinletin. Muhakkak ki, sıcaklığın şiddeti, cehennemin nefes almasından ileri gelir. Öyle ki, cehennem ateşi Rabbine ‘Ya Rabbi! Bir kısmım bir kısmımı yedi.’ diyerek şikayette bulundu. Bunun üzerine Allah, nefesin biri kışta, biri de yazda olmak üzere (yılda) iki nefes almasına izin verdi. İşte sizin gördüğünüz en şiddetli sıcak ve en şiddetli soğuk bundan (bu iki nefesten meydana gelmekte)dır. (Buharî, Mevakît, 9; Müslim, Mesacid, 185, 186, 187)

 

İkindi Namazı

İhtiyarlık ve sonbahar

İkindi vakti, güneşin batmaya meylettiği zamandır. Aynı zamanda insanoğlunun ve kainatın son dönemine de işaret eder. İkindi vakti geldiğinde az sonra güneşin batacağını ve birkaç saat sonra yeryüzündeki her şeyin karanlıkta kaybolacağını düşünürüz. Tam ümitsizliğe düşeceğimiz böyle bir zamanda kulaklarımızda ezan sesi yankılanır ve tek sığınılacak kapının Rabb’imiz olduğunu fark ederiz.

Ebu Züheyr Umare İbni Ruveybe (r.a) Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittiğini söyledi:

Güneş doğmadan ve batmadan önce namaz kılan bir kimse cehenneme girmeyecektir.”  (Müslim, Mesâcid 213-214)

Peygamber efendimiz bu sözüyle sabah ve ikindi namazlarını kastetmiştir.

 

Akşam Namazı

Ölüm ve kıyamet

Akşam vakti sonbaharın sonunda varlıkların ölmesini, insanın vefatını ve kıyameti hatırlatır. Artık gün batmış, güneşten geriye yalnızca bir kızıllık kalmıştır. Bu vakit yirmi dört saatlik bir günün ölümüyle birlikte bizim ölümümüzden de haber verir. Güneşin batmasıyla birlikte doğan her şeyin bir gün batacak olduğu gerçeğini hatırlarız. Bu düşünceler içinde kalbimize teselli vermek ve ruhumuzu huzura kavuşturmak için akşam namazına koşarız.

Ebu Atıyye dedi ki; ben ve Mesruk, Aişe (r.a)’nın yanına gittik.

Mesruk ona:

-“Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabından iki kişi var. İkisi de hayırdan geri kalmıyorlar. Ancak bunlardan biri akşam namazını kılmakta ve oruç açmakta acele ediyor, diğeri ise hem akşam namazını hem de iftarı geciktiriyor. dedi.

Bunun üzerine Aişe (r.a):

Akşam namazını kılmakta ve oruç açmakta acele eden kimdir? diye sordu.

Mesruk da:

– (İbni Mes’ud’u kastederek) Abdullah’tır. cevabını verdi.

Bunun üzerine Aişe (r.a):

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de öyle yapardı.” dedi.(Müslim, Sıyâm 49-50)

 

Yatsı Namazı

Büyük karanlık

Yatsı vakti güneşe ait hiçbir izin kalmadığı zamandır. Artık arkada bırakılan bir günün varlığı hakkında bize fikir verecek hiçbir şey yoktur. Akşam vakti izini bir kızıllık halinde şafağa bırakmıştı, o kızıllık da gidince her şey gitmiş ve bitmiş olmaktadır. Yatsı vakti bizlere her şeyin bitip tükendiğini ve kabirde her türlü ışıktan mahrum kalacağımızı hatırlatır. Bu vakitten sonra artık uyku alemine geçeriz. Hem yarı ölüm olarak adlandırılan hem de huzur ve dinlenme zamanı sayılan bu aleme geçmeden önce güne şükürle başladığımız gibi yine bir şükürle son vermek, gün içerisinde yaptıklarımızdan dolayı Allah’ın affına sığınmak için yatsı namazını kılarız.

Ebu Hüreyre (r.a) ‘den rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v)şöyle buyurdu:

Münafıklara sabah ve yatsı namazından daha ağır gelen hiçbir namaz yoktur.  İnsanlar bu iki namazda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa cemaate gelirlerdi. (Buhârî, Mevâkît 20)